Şubat’da gelen

Dere kenarında koca kovuğuyla
asırlık çınar,
tepelerde kızıl çamlar.
Yağmurlu bir şubat gününde,
bulutların arasına düşmüştü ağaçlar.
Sense,
Saçlarında gümüş kuşlar,
ahenkle dans ediyorlar.
oturmuşsun çayır çimen içinde.

Bulut günlerinde, yağmur aylarında
gördüm ilk seni tepedeki ormanda.
Bir denize bakar gibi,
sisli sisli baktım sana.
Yakaladım gizli bakışını;
gözlerim değdi ilk kez gözlerine.

Sönmüştü lambam, kapanmıştı perdem.
Kadife sesin kulağıma ilk değdiğinde.
Tıpkı bir kardelen coşkusuyla,
kırdım hücremin demirlerini,
aldım seni içime.

Yine bir şubat günü, seni gördüğüm gün;
İlk günkü gibi duruyor,
o mahzun bakışın hâlâ içimde.

5 Şubat 2018

yakılacak şehir

zor bir şehirsin
girdikçe zaptedemediğim
kaçtıkça sarmalandığım
her tepende bir yalnızlık
her ovanda kaybolduğum
acımasızsın İstanbul

ağacın var, dalında
ürkek bir serçeyim
kalen var, zındanında
kavrulmuş divaneyim
çırpınır deli umman, boğazında
şavkı düşmüş ayım
gecen var, karanlığında
parlayan bir alfa’yım
hüznün var, her soluğumda
kırağı düştüm sabahlarına
dayanılmazsın İstanbul

kavgana çağırdın, ölüme çağırdın
geldim İstanbul
mezarına toprak attım
yoksulluğuna bel verdim, esir düştün
kurtardım İstanbul
zehir verdin içtim
sevmesende, sevdim İstanbul

aşk masallarını sen yazdın
ayrılıkları ben
zaferlere sen koştun
paslı parmaklıklara ben
zevki sefayı sen sürdün
çöplüklerde ben
saraylarda sen kaldın
kulübelerde ben
git dedin ama
geldim İstanbul

güzelliğin dillere destan
değerin pahasız
dengine dengin de, sahibin de yok
genç, yaşlı, ölü
aşığın çok
gururunu yen biraz
vakurum İstanbul

katsam yedi tepene, yedi tepe
düşsem inci boğazına,
bağlasam iki kıtayı
koparsam hırçın Karadeniz’ini
mavi Marmara’ndan
yüreğindir;
kızkulesi, köprü, minarelerin
yanarsın İstanbul.

2009