Akyaka’da ayı mı var?

Günlerdir Muğla’nın Ula ilçesine bağlı sakin kent Akyaka’ya ayılar indiği konuşuluyor. Önce, Akyaka’nın hemen yanındaki ormanlık alandaki bin arı kovanını parçalayıp, bir de arıcıya saldıran ayılar, geçtiğimiz günlerde yeniden görüldüler. Üstelik burası, antik Karia Yolu’nun Akyaka-Kuyucak arası işaretli yolunun tam yanında bir yer. Okumaya devam et Akyaka’da ayı mı var?

Sizi susturmasını bilirim

Yine böyle bir zamandı. Göz gözü görmüyor, kimin ne dediği anlaşılmıyor, bağırışlar çığrışlar bir kargaşadır gidiyordu. Bağırma derim bağırırlar, susun derim susmazlar. Çileden çıktığım anlardan biriydi. Ve artık dayanamadım, başlıktaki sözü söyledim. Söylerken çok kararlıydım. Fakat…
Okumaya devam et Sizi susturmasını bilirim

Kırk yıl önce değil de bin yıl önce gibi

Son kırk yılda o kadar çok şey değişmiş ki yaşamımızda. Sanki yaşadığımız değil de, asırlar öncesi hikâyeler anlatır gibi hissediyorum kendimi. Teknoloji o kadar hızlı ilerledi ki son kırk yılda, bazen kendim bile inanmakta güçlük çekiyorum.

1970’li yılların başlarında köyümüzdeki yaşam şeklini düşünüyorum. Telefon yok, elektrik yok, modern tarım aletlerini hiç biri yok, tüple çalışan ocaklar yok. Köyden şehre yolcu ve eşya taşıyan tek bir kamyon be tek bir traktör dışında hiçbir motorlu araç yok. Okumaya devam et Kırk yıl önce değil de bin yıl önce gibi

Ant’lar üzerine

Birkaç senedir okullarda öğrencilere okutulan “ant”la ilgili bir tartışma yürütülüyor. Bu tartışmada ortaya iki ant çıktı. Birincisi Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1933 yılında okutulmaya başlayan ant. Diğer ise, AKP iktidarının okutulmasını istediği ant. Aslında iki ant arasında çok fazla bir fark yok. Birincisinde Türk ırkının üstünlüğü savunulurken, diğerinde ise Müslümanlık dininin üstünlüğü savunuluyor. Okumaya devam et Ant’lar üzerine

Sahiller ve ormanlar hiç kimsenin değildir

Geçtiğimiz hafta biten bayram tatili sonrası, Muğla’nın Gökova Körfezi kıyısındaki tatil beldesi Akyaka’da tatilcilerin çevreye verdiği zarar had safhaya ulaştı. Deniz kenarları, akarsu ve göl kenarları, yol kenarları, ormanlık alanlar, parklar, kısaca her yer umumi çöplüğe döndü. Bu kirliliği yaratan, tatil için bölgeye gelen tatilcilerdi. Zira, tatil dönemi haricindeki dönemlerde de, bu kadar büyük çaplı olmasa da, doğaya duyarsız insanlar çevreyi sürekli kirletiyor. Evinde tadilat yapan molozunu, arıcılık ve tarım yapan köylü ve balıkçı her türlü atığını, yolculuk eden aracındaki çöpü, yolda yürüyen elindeki sigarasına kadar her şeyi, hatta doğa yürüyüşçüleri bile kendi çöpünü çevreyi kirletmekte bir sakınca görmüyor. Devletin ve özel şirketlerin çevreye verdiği büyük zararlar yetmiyormuş gibi, “halk” adı altındaki insanlar da doğaya karşı adeta savaş açmış durumda. Okumaya devam et Sahiller ve ormanlar hiç kimsenin değildir

Sevgili Okur romana dahil; Hodbinler

Çok uzun zamandır başladığım kitapları bitiremiyordum. Ya yarım kalıyorlar ya da sürünüyorlar. Böyle olduklarını bildiğim için de kalın kitaplara başlamaya cesaretim hiç yoktu. Ama karşıma çıkan bu kitap beni adıyla ve ön bilgileriyle çekti. Ve nihayet yıllar sonra dört yüz sayfaya yakın bir kitabı kısa diyebileceğim bir sürede okuyup bitirebildim. Hem de ne okuma?

Saruhan Doğan’ın Hodbinler adlı ilk romanından o kadar etkilendim ki, kitabın sonlarına doğru kitap hakkında yazma isteğime engel olamadım. Hatta bir taraftan okurken, diğer taraftan yazacağım yazının kurgusunu da yapmaya başladım. Kitabı bitirdiğim gece ve ertesi günü ise, adeta kendim de kitabın içindeki karakterlerden biriymiş gibi hissediyordum. En sonunda, adı sanı belli olmayan ama romanda bana göre kritik bir eylem yapan karakterlerden biri olup, romanın önemli kahramanlarından ve Türk edebiyatın duayeni Üstad Efgan’la romanı konuşmaya karar verdim. Okumaya devam et Sevgili Okur romana dahil; Hodbinler

Hasretin dili

Saatler tam hasreti gösterdiğinde,
Güneş Sakar’dan batıyordu.
Serçeler “cik, cik” değil,
“hasret hasret” ötüyordu.
Kumruların kanat çırpışından,
Kırlangıçların şuursuzca uçuşundan
“hasret” sesleri geliyordu.
Hani o her dilden konuşan bir kuş vardı;
“Ayşe” der, “Fatma” der, hatta “miyav” derdi.
O da artık sadece “hasret, hasret” diyor,
başka bir dil konuşmuyordu.
Cırcır böcekleri adını değiştirdi,
Tevekkeli onlar da konuşuyordu hasretin dilinden.
Okumaya devam et Hasretin dili

Seçim sonuçları ve seçimim

Bu seçim sonuçları benim açımdan umutsuzluğumun perçini oldu. Geçen yıl yapılan referandumu normal seçimlerden farklı görmüş ve uzun bir aradan sonra sandığa gitmiştim. Geçen pazar yapılan ise, genel seçimler olmasına rağmen, referandumun rövanşı gibi görerek yine sandığa gittim. Her iki seçimin sonucuyla birlikte, siyasetçi-seçmen ilişkisini kısmen de olsa yaşadım ve yeniden bir yol ayrımına geldim. Yani yeniden 2000’ler ayarlarıma döndüm. Belki de daha geriye…

Seçim sonuçlarından yola çıkarak; Okumaya devam et Seçim sonuçları ve seçimim

24 Haziran’da vicdanıma borç vereceğim

24 Haziran seçimleri yaklaşıyor. İkinci tura kalırsa 8 Temmuz’da Türkiye hem yeni cumhurbaşkanını, hem de meclise girecek 600 vekili seçmiş olacak. Belki de hiç ikinci tura kalmayacak 25 Haziran’a tıpkı 16 Nisan 2017’de olduğu gibi büyük bir karamsarlıkla gireceğiz. Normalde siyasetçiler bu gibi durumlarda, “24 Nisan’da bitecek seçimi her iki tarafta kazanabilir, niçin kesin kaybedilmiş gibi düşünelim ki?” gibi yorumlarla her koşulda kazanma şanslarına vurgu yaparlar. Ama ben siyasetçi değilim, hiçbir hesabım da yok. O nedenle ne düşünüyorsam onu söylerim. Okumaya devam et 24 Haziran’da vicdanıma borç vereceğim

Cennetin aşağısı; Geyik Kanyonu

Bir kanyonum eksikti, o da oldu. Geçen hafta Sandras Dağı dönüşü, Karabörtlen kavşağından geçerken konuştuk; “bir de şu Geyik Kanyonu’nda yürüsek iyi olacak” diye. 5 Mayıs Cumartesi günü sadece bir dilekken, Muğla Dost grubu Perşembe günü, 13 Mayıs’ta Geyik Kanyonu’nu yürüyeceğini ilan etti. Bu yıl yürüyüş sezonu bitmeden kanyon yürüyüşünü de yapmış oldum. Okumaya devam et Cennetin aşağısı; Geyik Kanyonu