Tebliğcinin hükmü

Ağır suçlu bir hükümlüyüm. Mahkememi bekliyorum. Ne zaman olacak belli değil. Hiç kimseyle görüştürmüyorlar beni. Aslında görüşecek bir kimsem de yok. Yakalanmadan önce vardı ama artık yok. Kandırmıştım hepsini, önemli bir görevi yerine getirmek için, tam kırk yıl kandırdım onları. Önce bir kadın ve bir adam beni oğulları sandı. Sonra başka bir adam beni kardeşi, bir kadın eşi sandı. En sonunda bir çocuk da beni babası sandı. Hepsini kandırdım tam kırk yıl.

Çok eski bir tarihten geliyorum. Tebliğciyim. Tanrının gönderdiği peygamberler gibi değil, her şeyi bildiğini sanan filozoflar gibi de değil. Asırlar önce ölmüştüm ama dünyada olan biten her şeyi görüyor ve biliyordum. Yalnızdım. Dünyada değildim, yaşayanlar beni görmüyordu, sadece ben dünyayı izliyordum. Dinlerin dediği gibi öteki dünya gibi bir şey de değil. Bana göre öyle bir şey yok zaten. Öylesine hem tek başıma, hem de tüm insanlıkla, tüm coğrafyayla beraberdim. Baktım her şey çok kötüye gidiyor. İnsanlar vahşileşiyor, vicdansızlaşıyor, birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar. Daha da kötüsü dünyayı yok etmek üzereler. Ölmeden önce, yani asırlar önce bir şifacı bana bir ilaç vermişti. Demişti ki, “ölüyü bile diriltir”. Yanımda taşıdığım tek eşyam bu ilaçtı ve ondan kurtulmaya karar verdim. İlacı içerek kurtulacaktım ondan. Ve içtim. İnsanların içine karışıp onlardan biri gibi davranacak, güvenlerini kazanarak, basit bir insana özgü davranışlar gösterecektim. Unuttukları insanlığı dolaylı olarak tebliğ edecektim. Belki de ima edecektim sadece. Çünkü, herhangi bir misyonum da yoktu. İnsanlık hassasiyeti bu kadar zayıflamışken anlayan olur muydu bilmiyorum. Değer mi, değmez mi onu da bilmiyorum. Okumaya devam et Tebliğcinin hükmü