Hasretin dili

Saatler tam hasreti gösterdiğinde,
Güneş Sakar’dan batıyordu.
Serçeler “cik, cik” değil,
“hasret hasret” ötüyordu.
Kumruların kanat çırpışından,
Kırlangıçların şuursuzca uçuşundan
“hasret” sesleri geliyordu.
Hani o her dilden konuşan bir kuş vardı;
“Ayşe” der, “Fatma” der, hatta “miyav” derdi.
O da artık sadece “hasret, hasret” diyor,
başka bir dil konuşmuyordu.
Cırcır böcekleri adını değiştirdi,
Tevekkeli onlar da konuşuyordu hasretin dilinden.
Okumaya devam et Hasretin dili

Aşka sobelendim

Yitik bir zamanda
saklambaç oynayan
kaybolmuş çocuklarız.

Ağaca saklandık
sobelendik.
Duvara, kayaya
merdivenaltına saklandık
sobelendik.
Dağlara, denizlere
rüzgara saklandık
sobelendik.
Geçmişe, günümüze
saklandık
sobelendik.

Gecenin en karanlık
en berrak
vakitsiz bir anında
bir yıldız kayar
balık oynadı der
eskiler.
İşte o an
içime düştüğün
andır.

Eski bir mit
bebbuk kuşu
yaşıyor içimizde
ağlaya ağlaya
göstermez kendini
hiç bir yaratığa.
Bebbuk kuşu olalım
diyar içinde
hem var
hem kaybolalım.

Kaçmak istiyorum
tüm bildiklerimden
bilinmez bir zamanda
dağsız, denizsiz
oynayan yıldızsız
bebbuk kuşsuz
sadece sen
“sen” ve ben
doğmak istiyorum.

Yakalandım
amansız bir
duyguya.
Sobele beni
sağında solundayım
önünde arkandayım
bulamazsın ki
içindeyim.

2009

hüznün adı

güneş yan yatıp da, gölgeler uzarken şarka doğru
aşılmaz bir duvara çarptığında
kırılır tam orta yerinden;
hüzün

incecik bir yağmur düşer alınlara
koca bir yeşil ordu
dönüşür sararmış umutlara
nereye baksan belli belirsiz
titrek bir dalgalanma;
hüzün

göz düşer derinlere
incecik bir dere
akar aheste aheste
kanar açık yaralar;
hüzün

yanındadır dokunamazsın
elindedir tutamazsın
baksan uzun uzun
artar sızın;

adıdır, hüzün…

2009