Koronavirüs üzerine -3

Türkiye’deki durum

“2019 yılı Aralık ayında Çin’in Vuhan…” diye başlayan Koronavirüs haber ve değerlendirmelerinden gına geldi. O nedenle bu statik açıklamaya gerek görmeden direkt konuya girmek istiyorum.

Virüs ülkemize Avrupa’daki birçok ülkeye göre biraz daha geç geldi. Salgına karşı ve hastalığın teşhis ve tedavisi için Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir Bilim Kurulu kuruldu. Salgının Türkiye’deki etkisi ve sürecini bu şekilde takip ediyoruz. Açıklanan rakamlar ile gerçek rakamlar arasında bir farklılık olup olmadığını kesin olarak bilmememize karşın, bazı ölüm sebeplerinin Koronavirüs olmasına rağmen kayıtlara böyle geçmediği yolunda birçok spekülasyon var. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği ölüm nedeni kodlarına Türkiye’nin uymadığı gibi haberler çıktı. Bazı ölümlerde bulgular Koronavirüs’ü işaret ederken, testin negatif çıkmasından dolayı (kaldı ki, testlerin her zaman doğru çıkmayabileceği konusu Sağlık Bakanı tarafından dillendirilmişti), ölüm nedeninin salgın olarak işaretlenmediği iddiaları var. Bu durum açıklanan rakamların sağlıklı olmayabileceği şüphesini arttırıyor.

Keza, Sağlık Bakanı’nın açıklamalarına göre sadece ülkemizde teşhisten sonra hastalara uygulanan ilaç tedavi kronolojisi farklı bir şekilde işletiliyor. Bu durum ölüm sayısının azalmasına rağmen, o hastalara kalıcı ne tür zararlar vereceği konusunda bir bilgi verilmiyor. Hastalarda geçici mi, yoksa kalıcı bir iyileşme olacağı bilgileri muğlak. Bu tedavi yönetimi ne kadar test edildi ve sonuçları nelerdir anlatılmıyor? Sağlık Bakanı’nın salgın henüz bu aşamadayken, çok iddialı söylemleri güven vermediği gibi bilimsel de değil. Aynı şekilde Bilim Kurulu üyelerinin önerilerinin ne derecede uygulandığı konusu da tartışmalı. Bilim Kurulu, halkın kontrolden çıkma tehditleriyle psikolojik baskı altına alınmış olabilir mi?

Yani ülkemizdeki durum anlatılanlardan daha kötü ve sonuçları çok daha ağır olabilir. Süreç tahmin edilenden daha uzun sürebilir. Buna hazırlıklı olmakta fayda var.

Bunları bana düşündüren şeyler var tabii ki. Cumhurbaşkanı’nın Koronavirüs’ün ülkemizde etkili olmaya başladığından sonraki ilk konuşmasında başlattığı ve sonrasında aynı minvalde devam ettiği, “salgını fırsata çevirme” anlayışı çok tehlikeli bir bakış açısı. Yine aynı şekilde, tüm dünyada salgından dolayı vatandaşına maddi yardımda bulunan devletlere rağmen, bizde bağış toplanması daha da ileri Kurtuluş Savaşı yılları koşullarında uygulanan (yanlışlığı, doğruluğu ve uygulanış şekli ayrı tartışma konusu) “Tekalifi Milliye”ye atıfta bulunularak, “gerekirse malınıza el koyarız” tehdidi salgının yaşandığı ortamda oldukça tehlikeli söylemler. Bu anlayıştaki bir yönetimin emrindeki Sağlık Bakanı ve onunla birlikte çalışan Bilim Kurulu üyelerinin bu krizi ne kadar sağlıklı yönettikleri tartışmalı bir durum. Geçen hafta sonu yaşanan, sokağa çıkma yasağının açıklama ve uygulanma şekli de bu salgın krizinin iyi yönetilemediği şüphelerini arttırıyor. Hükümetin kendisinden olmayan belediyelerle ortak çalışmak yerine,  salgını yenmek için yaptığı çalışmalara engel ve köstek olması da başka bir olumsuz örnek. Maske takılması ısrarla önerilmesine rağmen, halkın maskeye ulaşması için zor yolların seçilmesi ve yavaş işletilmesi de daha başka bir örnek. Yirmi yaş altı çalıştırılan gençler, sağlıksız ortamda çalışan emekçiler gibi başka sorunlarla da bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Cumhurbaşkanı salgını fırsata her türlü dönüştürmek istiyor. İnsanları salgınla baş başa çalıştırarak, ihracat yapıp para kazanmak istiyor, halktan para toplamak istiyor, korku iktidarını pekiştirmek istiyor, muhaliflerin muhalefet etme koşullarını ortadan kaldırmak istiyor, rant için bekletilen doğayı talan etme projelerini el altından uygulamaya geçiriyor. Kısaca salgını kendi sömürü düzenini iyice pekiştirmek amaçlı kullanıyor. Böyle bir yönetim anlayışının salgınla gerçek anlamda ne derece başa çıkabileceği şüpheli görünüyor. Bu yönetim salgınla mücadele de başarılı olup olmamayı değil, salgını kullanarak yönetim gücümü arttırmak konusunda ne kadar başarılı olurum hesapları yapıyor. İktidarını pekiştirmek, muhaliflerini bertaraf etmenin silahı olarak düşünüyor salgını.

Düşman mı, gerçeklik mi?

Şu anda insanlara saldıran ve dünya çapında ciddi bir salgına neden olan virüsü ben şöyle görüyorum: Dünya üzerinde yaşayan tüm canlı ve cansız varlıklarıyla bir bütündür. Her canlının kendine göre farklılıkları ya da ortak özellikleri vardır. Farklılıklar zaman zaman çatışmayı gerektirir, zaman zaman da geri çekilmeyi, hatta zaman zaman da yok olmayı gerektirir. Benzerlikler de zaman zaman iç içe yaşamayı, zaman zaman da ayrışmayı gerektirir. Biz insanları, diğer canlılardan farklı olarak aklımızın ve düşünme yetimizin gelişmiş olması bizi doğadaki diğer canlılardan özel kılmaz. Aklımızla yapabildiğimiz iyi şeyler de, kötü şeyler de doğaya dâhildir. İyi şeyler yaparsak doğayla daha barışık yaşarız, kötü şeyler yaşarsak doğayla daha savaş halinde yaşarız. Aklımızla çok kötü şeyler yaparsak,  doğa da buna göre kendi tedbirini alır, gerekirse savunmaya geçer, gerekirse saldırıya. Aklımız ve düşünme yetimizin bize bir üstünlük verdiğini zannediyorsak yanılıyoruz. Doğadaki seleksiyon, insan saldırılarını absorb edebildiği sürece, karşı saldırıya geçmez, edemediği noktada önce kendini savunur, sonra saldırıya geçer. Doğanın da kendine göre basit şekilde çalışan bir düşünce sistematiği ve aklı vardır. O farklı olarak tepkisini başka türlü verir. İnsanlar kendisine zarar nereden geliyorsa oraya saldırır, kendi ırkı içinde bile aynısını yapar. Ama doğa öyle yapmaz. İnsanlar ormana zarar veriyorsa, ağaçların kendini savunmaz ya da saldırıya geçmez. Çöp yığınları yaptığımız denizler kendisine çöp atıldığı anda çöpleri dalgalarıyla geri fırlatamaz, yollar yol olmaktan çıkmaz, dağlar insanların üstüne devrilmez. Doğa cevabını daha farklı şekilde verir. Biz birçok şeye doğal afet, iklim bozukluğu, salgın, hastalık deyip geçeriz çoğu zaman. Aslında onların hepsi bir cevaptır insanlığa.

İnsanın aklı da, salgınlar da, afetler de, muhteşem doğaya dâhildir. Aynı muhteşem doğal güzellikler gibi, tüm güzel tatlar gibi, toprağın bereketi, suyun, güneşin verdiği hayat gibi, hepsi de doğaya dâhildir. İnsan aklı doğaya rağmen fütursuzca davranamaz. Sınırlarını aştığı an doğa bir şekilde tepkisini verir ve durdurur.

Koronavirüs salgınından çıkartılacak dersler

Siyasetçisinden bilim insanına, felsefecisinden sosyoloğuna, gazetecisinden ekonomistine kadar herkes, “dünya artık eskisi gibi olmayacak” diyor. Ama bunu derken herkes kendi açısından düşünüyor. Kimisi bu yaşananlardan ders çıkartıp, dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak istiyor, kimisi bunu fırsata çevirip daha güçlü olmak istiyor. Kimisi doğayla barışmak istiyor, kimisi Koronavirüs’ü yok edeceğim diye, doğaya saldırmak istiyor. Akıl kimin elindeyse ona göre kullanılır.

Bana göre Koronavirüs insanlığa çok şey öğretiyor. Yaşam şeklinden, dünyaya bakış açısına kadar, beslenmeden, insan ilişkilerine kadar çok şey öğretiyor.  Bir kere sade yaşamı tavsiye ediyor. Zenginlik, şatafat bir değer değil, zafiyettir diyor. İnsanın tek bir ırk olduğunu, alt ırkların, milliyetlerin, dinlerin, coğrafyanın bir üstünlük olmadığını anlatıyor bu salgın. Beslenmenin sadece karın doyurmak ya da lezzete bulanmış hazır yiyecekler olmadığını, toprak, güneş ve sudan gelen yiyeceğin makbul olduğu dersini veriyor. Başka canlıların yaşam alanlarına girmememiz,  zarar vermememiz gerektiğini anlatıyor. Üretimin önemini hatırlatıyor, başkasına bağımlı olmanın yanlışlığını söylüyor. Toplumun bir oy kitlesi değil, birbirine yaslanacak bireyler olduğunu, paylaşmanın güzelliğini, kötülükte değil, iyilikte birleşmeyi öğütlüyor Koronavirüs. Temiz olmayı dayatıp, gereksiz ve göstermelik samimiyeti yasaklıyor.

Geldiğimiz noktada bazen dindarlar diyor ki, dinimiz bunu öngörmüştü; şu emirle, şu bölümle, şu ayetle, şu sureyle. Bazen de ideolojiler, kurtuluşun kendi izmlerinde olduğunu söylüyor. Bence artık bunların da bir anlamı kalmadı. Doğa zaten bizi ne yapmamız veya ne yapmamamız konusunda uyarıyor. Buradan bir ayrışma değil, ortak akıl çıkarmak gerekiyor. Karmaşık yönetim anlayışlarına, din uygulamalarına hiç gerek yok. Doğa bize sade ve basit yaşamayı tembih ediyor. Beni zorlarsan seni yok ederim, barışık olursan sana zarar vermem diyor. Aklını beni yenmek için değil, beni daha güzelleştirmek için kullan diyor. Koronavirüs ne ilk salgındır ne de son salgın olacaktır diyor. Yaşadığın afetler de öyle diyor. Topu seni yönetenlere atıp kurtulamazsın, onları sen seçiyorsun diyor. Oyunu verirken seni daha zengin etsin, senin inancından, milliyetinden olduğu için değil, benimle (yani doğayla, yani evinle) iyi anlaşacağına inandığın için oy ver diyor, yoksa öyle bir aday oy verme diyor. Sen milyarlarca çeşit, çeşit olsan da, benim gözümde tek türsün, bunu kavramaya mecbursunuz diyor. Ben diyor dünyanın, doğanın düşmanı değilim, beni öyle göstermeyin. Daha ne desin?

15 Nisan 2020

Koronavirüs günleri – 2 /  Rüyada hasbıhal

Haftalardır Koronavirüs’le kalkıp, Koronavirüs’le yatıyoruz. Onun ne kadar öldürücü, zalim ve bulaşıcı olduğuyla ilgili konuşuyoruz, yazıp, çiziyoruz. Tüm dünya insanları Koronavirüs’e odaklanmış durumdayız. Durum bu olunca hayallerimizi, planlarımızı Koronavirüs gerçeğine göre yapmaya başladık. Bunlardan etkilenmiş olmalıyım ki, dün gece rüyama Koronavirüs girdi. Onu rüyamda gördüm, tanıştık ve hatta sohbet ettik. Rüya bu, ne kadarı gerçek, ne kadarı gerçek dışı bilemem, ama aklımda kaldığı kadarıyla şunları konuşabildik:

  • Ne istiyorsun insanlardan Koronavirüs?
  • Benim insanlarla bir alıp veremediği yok, sadece sizin hakkınız olduğu kadar yaşamak istiyorum.
  • Ama yaşarken zarar veriyorsun, öldürüyorsun. Hem yaşlı ve zayıf olanlarımızı öldürüyorsun.
  • Öldürdüğümü ve kimi öldürdüğümün farkında değilim ki. Ben sadece yaşam bulduğum yerler arıyorum. Bunun bir insan olduğunun, yaşlı ve zayıf olduğunu fark edemiyorum. Bu benim doğama aykırı. Yaşamak için bir canlıya ihtiyacım var, ben sadece bunu arıyorum.
  • Neden başka canlılarda değil de insanlara geliyorsun?
  • Öyle yapıyordum zaten, ben hep vardım. Ama insan canlısıyla yeni tanıştım. Nasıl tanıştığımı bile bilmiyordum. Öncesin de de yaşadığım canlılar vardı, ama insanlar kadar tepki vermediler bana. Nasıl olduysa, sizinle tanışınca benim varlığım bilinmeye başladı ve bu noktaya geldi.
  • Niçin dünyanın her yerine yayıldın ve tehdit haline geldin?
  • Bak, orada dur. Siz insanlarda dünyanın her yerinde yok musunuz, siz de dünyayı tehdit etmiyor musunuz? Siz de gittiğiniz her yere yıkım, felaket ölüm götürmüyor musunuz? Doğaya bıraktığınız çöpler, atıklar, kimyasallar da doğada başka canlılara zarar vermiyor mu? Siz biraz kendinizi dünyanın sahibi gibi görüyorsunuz. Ve kendi yaptıklarınızı görmezden gelip, sadece benim gibi size zarar verenleri görüyorsunuz. Bu bir haksızlık değil mi?
  • Belki bir yere adar haklısın, ama bizim doğayı koruyan, diğer canlıların yaşama hakkını savunan bir tarafımız da var. Siz tüm insanlara zarar veriyorsunuz. Eğer böyle yaparsanız, doğaya da zarar vermiş olmaz mısınız?
  • Biz bu ayrıntıyı bilemeyiz. Biz de sizin gibi yaşam mücadelesi veriyoruz. Öldürmek gibi bir niyetimiz yok. Barış içinde yaşamak istiyoruz. Aslında bunu yapıyoruz da. Ama sizin içinizde doğal yaşamayan ya da artık doğaya karşı direnci kırılmış olanlar bizden etkileniyor. Biz yaşamak için girdiğimiz her canlıyı öldürmüyoruz. Aslında onu kuvvetlendiriyoruz. Eğer dediğin gibi olsaydı dünyada insan kalmazdı. Biz sen dâhil birçok insanda hücremiz var. Ama bizimle barışık olanla, birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ölenlerin yaşlı olmasının sebebi de o. Siz ne kadar bizimle mücadele etseniz de, tükenmeyeceğiz. Bizimle barışık olanla yaşamaya devam edeceğiz, olmayanla savaşacağız. Sizin yaptığınız da bu değil mi? Şu dönemde bir uyum süreci dönemindeyiz. Bunlar geçecek, nasıl bir zamanlar vebayı, tifoyu, kolerayı atlattıysanız bunu da atlatacaksınız. Önemli olan bundan bir ders çıkartıp çıkartmamanız. Eğer yeniden kendinizi dünyanın sahibi göremeye başlarsanız, bazı gerçeklerden kaçamazsınız.
  • Biz kendi içimizde bunun savaşını veriyoruz. İstiyoruz ki, bu dünyada yaşarken, sadece bir canlı olduğumuzun farkında olarak yaşayalım. Güçlü olduğumuz için diğer canlıların yaşam hakkına saldırmayalım. Maalesef içimizde kendisini dünyanın, doğanın sahibi olarak gören insanlar çıkabiliyor. Yaşadığımız birçok sorun, onların sorumsuzluğundan dolayı çıkıyor. Bizi üzen tarafı, bunu cezasını bu insanların değil, içimizdeki en zayıf insanların çekmesi.
  • Kendi açınızdan haklısınız, ama bizim bunu fark etmemiz mümkün değil. Doğal yaşam, iç işleyişi mükemmel bir devinimdir. Biz sadece o devinimin bir parçasıyız. Doğada duygulara, özerk alanlara yer yoktur. Sizin bunu kabullenmeniz gerekir. Sizin kendi içinizdeki gelişmeler, dönüşümler doğayı ilgilendirmez. Her koşulda doğa, kendi bildiğini okur. Sorun sizin bunu göz önünde bulundurmadan yaşamaya çalışmanız. Sonra da zarar gördüğünüzde, mağdur olduğunuzu söyleminiz. Oysa olağan dışı hiçbir şey yoktur, her şey doğaya dâhildir. Kendinizi özel ve dünyanın sahibi görmekten vaz geçerseniz, her şey daha kolaylaşacaktır. Bizim için mülk yaşam bulduğumuz hücredir. Sizin için ise satın alabileceğiniz her şeydir. Oysa sizin satın alabildiğiniz her şey doğanın bir parçasıdır. Ve ona hükmetmeniz mümkün değildir…

Dediğinde Koranavirüs, önce üşüdüm, sonra ayaklarımı yorganın içine çektim ve döndüm, dönerken de uyandım. Kalktım ve olabildiğince ayrıntıları hatırlamaya çalışarak yazdım. Durum bu, hasbıhal böyle. Haber vermek istedim.

26 Mart 2020

“Ben Koronavirüs…”

Koronavirüs’ün Çin’den başlayıp, adım adım dünyaya yayılması üzerine ben de bir şeyler yazmak istiyordum, ama hangi açıdan yazacağım konusunda kararsızdım. Günlerdir bunu düşünürken, bu gece sabaha karşı uzun bir mesaj aldım. Mektup, Koronavirüs’ün bizzat kendisinden geliyordu. Benim “ne yazacağım” üzerine kafa yormama gerek kalmadan, sözü Koronavirüs’e bırakıyorum:

“Ben Koronavirüs. Aslında benim gerçek adım bu değil. Bu adı siz insanlar bana koydunuz. Benim gerçek adım Şah’tır. Virüsler arasında bana öyle derler. Sanırım virüslerin şahı olmamdan dolayı bana bu adı koymuşlar. Ama fark etmez, siz istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Hakkımızda çok şey konuşuyor insanlar. Ne kadar tehlikeli olduğumuz, sinsice yayıldığımız, özel yayılma ağları kullandığımız, seçtiğimiz ve hücrelendiğimiz insan ırkları ve yaşları arasında tercihler yaptığımız gibi. Bize savaş açtınız dört bir yandan. Oysa biz size savaş falan açmadık, ırklarınız ve yaşlar arasında da tercihler yapmadık. Hepsi bir tesadüf. Girdiğimiz hücrelerin bağışıklığı, dayanıklılığı belirliyor gücümüzü. Bizim de bu dünyada en az sizin kadar yaşama hakkımız var. Bizim yaptığımız sadece dünya üzerinde küçük bir gezi yapmak ve kendimizce küçük oyunlar oynamaktan ibaret. Eğer savaşınıza savaşla cevap vermeye kalkarsak, bunun altında kalırsınız. Sizin bize gücünüz yetmez. Ne son nesil silahlarınız, ne teknolojiniz, ne insan gücünüz, ne de aklınız bizi yenmeye yetmez. Siz o silahlarınızla ve “süper” güçlerinizle ancak birbirinizle savaşır ve doğaya zarar verebilirsiniz. Ama bize zarar veremezsiniz. Zaten beslenmeniz ve yaşam şekliniz o kadar kötü ki, karşımızda çok savunmasız ve güçsüzsünü

“Siz insanlar her konuda, sürekli başkalarını suçluyorsunuz. Biz ortaya çıktığımızda da başka coğrafyaları, farklı ırkları, bazı hayvanları suçluyorsunuz. Deprem oluyor fay hatlarını suçluyorsunuz, yağmurlar yağıyor, kasırgalar çıkıyor doğayı suçluyorsunuz. Hiçbir şey bulamazsanız birbirinizi suçluyorsunuz, savaşlar açıyorsunuz. Oysa bu dünyanın tek suçlanacak canlıları sizlersiniz. Sizler kadar dünyaya zarar veren, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve aslında en büyük zararı kendi ırkına veren başka bir canlı yok. Siz sürekli kendinizi dünyanın tek hâkimi sanıyorsunuz. Diğer canlıları, istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz, istediğiniz yerlerde yaşatabileceğiniz, istemediğinizde öldürebileceğiniz değersiz canlılar olarak görüyorsunuz. Her şeyin sizin kontrolünüzde olduğunu sanıyorsunuz. Bizimle ilgili haberler yaparken de, hep bizi kötü gösteren görseller kullanıyorsunuz. Bu yazının görseli de bunlardan biri. Sanki bizi dünyaya zarar veren bir canavarmış gibi gösteriyorsunuz. Biz dünyaya zarar vermiyoruz, hatta dünyanın bir parçasıyız. Biz sadece dünyaya zarar veren insanlığa zarar veriyoruz.

“Bu yaptığımız küçük dünya gezisi ve oyun haddinizi bilmeniz içindir. Size bir uyarıdır. Bunun çok daha fazlasını yapabilecek gücümüz olduğu gibi, henüz haberinizin bile olmadığı bizden daha tehlikeli canlıların olduğunu bilmelisiniz. Demek istediğimiz, sizin de diğer canlılar kadar bu dünya üzerinde yaşama hakkınız var. Daha fazlasını isterseniz, cevabını misliyle alırsınız. Siz ne kadar bizi düşman olarak görseniz de, doğa için en büyük düşman sizsiniz. Sizin boyutunuzla, bizim boyutumuz kıyaslanamaz bile. Ama biz sizden çok daha güçlüyüz. Ve bu gücümüzü henüz kontrollü kullanıyoruz. Üstelik sizinle savaşımızda işimiz  hiç de zor değil. Bu yaşam tarzınız ve beslenme biçiminizle, karşımızda çok güçsüz kalıyorsunuz.

“Size dünyada birden bire nasıl bu kadar yayıldığımızdan bahsedeyim. Birincisi aslında biz hep vardık. Ama hücremizde günümüzü bekliyorduk. Hücremizden çıkmamıza yine siz neden oldunuz. Sizin doğaya olan düşmanlığınız, acımasızlığınız, kâr hırsınız, teknolojik gelişmeleriniz, bir noktadan sonra otokontrol sistemiyle durdurulması gerekiyordu. Bunu durdurmak için pek çok yol olduğu gibi, bu defa görev bize düştü. Tek işimiz, sizin hücrelerinize yerleşmek ve gelişmekti. Ne kadar çok insanda hücre kurarsak o kadar korkutabilirdik sizi. Bu bizim için o kadar kolay bir şey ki, çünkü siz bizi göremiyorsunuz, sizin aracılığınızla istediğimiz kadar rahat hareket edebiliyoruz. O nedenle, coğrafyanın birkaç yerine seyahat edecek insanlara gizlenmemiz yetti. Aramızda iş bölümü yaptık, haritadan yer beğendik ve yavaş yavaş yayıldık. Yayılmayı yaparken de kendimizce bir taktiğimiz oldu. Bu taktiği bilmemeniz daha iyi. Bunu bir uyarı olarak düşündüğümüz için de, fazla kendimizi zorlamadık, sadece biraz eğlenmek istedik. İçinizde iyiler de var kötüler de. Ama biz bunu ayırt edemiyoruz. O nedenle bir seçim yapmadan rast gele hücrelerinizi ele geçiriyoruz.

“Bu yaptıklarımızı biraz da sizin için yapıyoruz. Sizin sisteminiz o kadar kötü ki, siz insanların bir kısmı, bu sistemden sürekli zarar görüyor. Bizim sayemizde, kendi içinizde yaptığınız savaşlara ara verdiniz, bizim sayemizde yardımlaşmayı, temizliği öğrendiniz. Bizim sayemizde üretiminiz durma noktasına geldi ve birbirinizin, çalışanlarınızın değerini daha iyi anladınız, bazı işlerin, eğitimin, evlerden de yapılabileceğini öğrendiniz. Bizim sayemizde, doğal beslenmenin, öz üretimin değerini anladınız. Bizim sayemizde, doğru sosyalleşmeyi yeniden fark edip, ailenizle vakit geçirmeğe, kitap okumaya, sohbet etmeye başladınız. Kontrolünüzü kaybetmiş, freniniz patlamış bir şekilde giderken, bir iyilik yaptık ve durmanız gereken yeri hatırlattık. Size çok şey öğrettik, ders çıkarmasını bilirseniz eğer. Bizim sayemizde, ağızlarından sadece tehdit, nefret, savaş çıkan yöneticileriniz “hayat bilgisi” dersleri vermek için uluslarına seslendiler.

“İsteseydim bu mektubu başka dillerde de yazardım. Biz her dili biliyoruz ama Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’ye yeni geldik. Sizin nasıl olsa Google amcanız var, anında her dile çeviri yapabiliyorsunuz. Yine bu mesajı göndermek için seni seçmemizin sebebi de, bizim hakkımızda herkesin yazdığı gibi saldırgan bir yazı yazmanı istemediğimiz içindir. Bizi yenemezsiniz, ama size bir şans daha vermek için, bir süre sonra gidip kendi hücremize çekilebiliriz. İstersek yine geliriz, ama bu defa gezmek için, oyun oynamak için değil, savaş ilan ederek geliriz, işte o zaman bizden korkun. Mutasyona uğrayarak bu hale geldiğimiz doğru, ama buna siz sebep oldunuz. Böyle fütursuzca devam ederseniz, bu mutasyonlar da devam edecek. Sakın ha, bu geri çekilişimizi savaşı kazandık diye düşünmeyin. Sadece biz değil, sizin sayenizde hücrelerinde bekleyen başka virüsler de var. O çağı yaşamak bile istemezseniz. Biz de bu dünyaya ve doğal seleksiyona dahiliz. Sizin aklınızla ulaştığınız sözde ‘ilerlemeler’ bizi engelleyemez.”

Bu mesajı alınca uzun uzun düşündüm ve empati yaptım. Korona virüsün çok haklı yanları var.  Onunla mücadele edelim etmesine de, ders de çıkartmak gerekiyor.

18 Mart 2020