Şubat’da gelen

Dere kenarında koca kovuğuyla
asırlık çınar,
tepelerde kızıl çamlar.
Yağmurlu bir şubat gününde,
bulutların arasına düşmüştü ağaçlar.
Sense,
Saçlarında gümüş kuşlar,
ahenkle dans ediyorlar.
oturmuşsun çayır çimen içinde.

Bulut günlerinde, yağmur aylarında
gördüm ilk seni tepedeki ormanda.
Bir denize bakar gibi,
sisli sisli baktım sana.
Yakaladım gizli bakışını;
gözlerim değdi ilk kez gözlerine.

Sönmüştü lambam, kapanmıştı perdem.
Kadife sesin kulağıma ilk değdiğinde.
Tıpkı bir kardelen coşkusuyla,
kırdım hücremin demirlerini,
aldım seni içime.

Yine bir şubat günü, seni gördüğüm gün;
İlk günkü gibi duruyor,
o mahzun bakışın hâlâ içimde.

5 Şubat 2018

sanki değil çocuk gibi

bak şu bakışlara, masum ve gri
belki ilk, belki sonbahar
bir çiğ düşer yaprağa;
sanki çocuk

ay akşamdan yitik
son yıldız battı batacak
güneş henüz uykuda
tan atacak
sıcak, sarı sıcak

çok uzaklardan bir yel düşer
alınları yalar geçer.
apansız bir vaha
susuz, çok susuz
diz dayanmaz
derman kalmaz düşer yere
yerden ince bir su sızar;
sanki çocuk Okumaya devam et sanki değil çocuk gibi

Aşka sobelendim

Yitik bir zamanda
saklambaç oynayan
kaybolmuş çocuklarız.

Ağaca saklandık
sobelendik.
Duvara, kayaya
merdivenaltına saklandık
sobelendik.
Dağlara, denizlere
rüzgara saklandık
sobelendik.
Geçmişe, günümüze
saklandık
sobelendik.

Gecenin en karanlık
en berrak
vakitsiz bir anında
bir yıldız kayar
balık oynadı der
eskiler.
İşte o an
içime düştüğün
andır.

Eski bir mit
bebbuk kuşu
yaşıyor içimizde
ağlaya ağlaya
göstermez kendini
hiç bir yaratığa.
Bebbuk kuşu olalım
diyar içinde
hem var
hem kaybolalım.

Kaçmak istiyorum
tüm bildiklerimden
bilinmez bir zamanda
dağsız, denizsiz
oynayan yıldızsız
bebbuk kuşsuz
sadece sen
“sen” ve ben
doğmak istiyorum.

Yakalandım
amansız bir
duyguya.
Sobele beni
sağında solundayım
önünde arkandayım
bulamazsın ki
içindeyim.

2009

Yaşanan tek masal aşk; unutulacak

Yeni bir şey doğacak
görüyorum;
Şark’tan değil,
belki Garp’tan da değil.
Kuzey, Güney hiç değil,
arzın merkezi de değil.
Bilinmez yaşamların
kaybolmuş umutlarından.
Güneş gibi de değil,
yaşanmış aşkların küllerinden,
yaşanacakların düşlerinden
doğacak.

Bir sevi
“seviyorum”,
bir acı
“sevmiyorum”
harmanından doğacak.

Bu kaçıncı doğuş,
diye sormayın.
Belki milyon kez,
belki son,
belki de ilk kez doğacak.
Her doğuş ilk heyecan,
her heyecan bir aşk;
yaşar kendi vadisinde
sallana sallana,
kanata kanata.
Bazen diker bayrağını zirveye,
bazen siler kılıcını yüreğine.
Aşkların masalıdır bu.
Ayaktakinin yürekteki kanı
görmesidir aşk.
Kanlı yüreğini
avucunda sunmasıdır aşk.

Tüm ayrılık türkülerini unuttum,
veda havalarını da.
Karşılıksız aşkların
hüzünlü şarkılarını da unuttum.
Bir yol biliyorum.
O yolun sonunda aşk.

Gecenin uykusuz bir saatinde,
dolmuş bir gözün
yıldızlara kaçan anında,
titrek elin
yalnızlığa çarpışında,
ilk kez çıkan bir sesin
boğuk tonunda,
direnen tüm sözcüklerin
sessizliğinde,
kapanırken koca demir kapılar
yırtılmış bir çivi deliğinde,
masal biter aşk başlar.

Aşk an’lara sığmaz.
Aşk görmektir,
aynı şeye bakabilmek tek duyguyla.
Aşk hissetmektir
ve onu taşımaktır
alın aklığında.

Yorulduğunda tutmak,
düştüğünde kaldırmak,
giderken,
son kez bakabilmektir aşk.
Dün için an’ı yaşamak,
an için,
yarını düşünmektir aşk.

Paylaşamanın mutluluğuyla,
kaybetmenin korkusunu
aynı anda duyumsamaktır
aşk.

Bu değildi
henüz yazılamayan o şiir.
Belki de hiç yazılmayacak;
aşk masalları tarihinde
sadece imge olacak.
Yazıldıkça yeniden doğacak.

2009