Marmaris, Karacasöğüt-Longoz

02 Nisan 2017‘de Karia Yolu Karacasöğüt-Longoz etabını Akyaka Akyaka Yürüyüş Grubu olarak yürüdük. Yürüyüşümüz on altı buçuk kilometre sürdü. Araçlarımızı Karacasöğüt’ü ve Okluk Koyu’nu geçtikten sonraki vadide bıraktık. Sonrası aşağıda efendim. 🙂

 

 

 

düş/l/erim

seni gördüm düşümde
yine başını çevirdin senden yana.
gözlerine bakmak istedim
kaçırdın,
buğulu okyanusumu.
yüzüne uzandım
dokunamadım gamzelerine.
boynun, kuğumsu boynun
uzandıkça kısaldılar.

seni gördüm düşümde
yine ulaşamadım.

düşlerim, gece düşlerim,
uykulu düşlerim,
hep böyle oldunuz
yaşadıklarıma inat.
hayallerime inat,
o göründüğünüz üç beş saniyede
hep acı verdiniz,
bana inat.
size inat, yaşıyorum
gösterdiklerinizin tersini;
çok seviyorum.

2009

Sinek

 

Hava, ne tam soğuk ne de sıcaktı. Kışlıkları giysem acaba rahatsız eder mi, yazlıkları giysem ayaklarım üşür mü diye kısa bir tereddüt geçirdikten sonra, kışlıkların gece serinliğinde ayağıma verdiği huzuru düşünüp kararımı vermiş oldum. Son kez etrafa göz atmak için geri döndüm. Tam çıkmadan önce, duş aldığım banyoda su kaldığını görüp çekçekle sildim. Bir an musluk damlatıyor sandım ve sıktım. Yüz havlusunun hafif kirlenmiş tarafının üste geldiği dikkatimi çekti, alta gelecek şekilde havluyu yeniden astım sinsice. Evden çıkmadan, yatağımın örtüsünün düzgün olup olmadığına baktım, içtiğim kahvenin fincanını hızla yıkadım, ocağı yanık bırakıp bırakmadığımı da kontrol ettim. Dış kapıyı çekip çıkarken, her defasında özenle iki defa kilitlediğim kapıyı, bu defa hiç kilitlemeden sadece çekerek kapattım. Hatta alışkanlıkla acaba kilitlemiş olabilir miyim diye de tekrar bir kez çevirip açılıp açılmadığını kontrol edip, kapıyı sadece mandalda bırakarak kapattım. Hafta sonu olduğu için okulun otoparkına bırakmadığım aracıma binip, hızla uzaklaştım. Okumaya devam et Sinek

Düğün davetiyesi

Kemal Bey elinde davetiyesiyle beni ziyaret ettiğinde, yıllar sonra bir düğüne gideceğimi hiç düşünmemiştim. Uzun bir süredir çok yakınlarımın düğünlerine gitmediğim yetmezmiş gibi, sonrasında bile, ne ziyaret ederek, ne de arayarak kutlamıştım evlenenleri. Bu nedenle kimlerin evli olup olmadığını bilmediğim gibi, bildiklerimi de, aklımda tutma ihtiyacı dahi duymuyordum. Tesadüf eseri, karşılaşmalarda eski tanıdıklarımdan bazılarının evlenmiş olduğunu hatta çocukları bile olduğunu öğrendiğimde, “aaa sen evlendin mi, sanırım hanımefendi de eşin, ne gereği vardı neden böyle bir saçmalık yaptınız ki?” gibi moral bozucu şeyler söylemekten de kaçınmam. Hele çocukları da olduysa, peşinden “yazık değil mi bu çocuğa, dünyaya getirerek ona kötülük yapmışsınız” diye eklerim hiç çekinmeden.

Büromun mülk sahibi Kemal Bey, bu düşüncede olduğumu bilmediğinden, elinde davetiye olduğu halde bana geldiğinde, önce davetiyenin benimle bir alakası olabileceğini düşünmedim. Daha doğrusu böyle durumlarda kasıtlı olarak düşünmem. Çünkü düşünceler bulaşıcıdır, önce kendisini yapıştırıp ardından eylemini de getirir diye bir inancım olduğunu inkâr edecek değilim elbet. Lakin Kemal Bey selam verdikten sonra elindeki kabartmalı yazılarla, papirüs görüntüsündeki kocaman davetiyeyi uzatıp, “Galip Bey, kızımızın düğünü var, gelirseniz seviniriz” dediğinde bunun bir düğün davetiyesi olduğunu anlamama rağmen, düğüne gidebileceğim düşüncesinin kıvılcımları dahi hâlâ oluşmadı bende. Geçmişte de, bu tür teşebbüsler olursa, daha davet sahibi yanımdan ayrılır ayrılmaz, davetiyeyi top, çöp sepetini pota yapardım. Kemal Bey’in davetiyesini top yapmamamın sebebi ise düğüne gidebileceğim düşüncesi değildi. Birincisi, davetiyenin top şekline getirilmeyecek kadar sert olan kâğıdının köşelerinin elime batması ve ikincisi, böyle zarfın içine nasıl bir kâğıt koyduklarını sırf kâğıt teknolojisinin geldiği noktayı merak etmemdi. Okumaya devam et Düğün davetiyesi

yakılacak şehir

zor bir şehirsin
girdikçe zaptedemediğim
kaçtıkça sarmalandığım
her tepende bir yalnızlık
her ovanda kaybolduğum
acımasızsın İstanbul

ağacın var, dalında
ürkek bir serçeyim
kalen var, zındanında
kavrulmuş divaneyim
çırpınır deli umman, boğazında
şavkı düşmüş ayım
gecen var, karanlığında
parlayan bir alfa’yım
hüznün var, her soluğumda
kırağı düştüm sabahlarına
dayanılmazsın İstanbul

kavgana çağırdın, ölüme çağırdın
geldim İstanbul
mezarına toprak attım
yoksulluğuna bel verdim, esir düştün
kurtardım İstanbul
zehir verdin içtim
sevmesende, sevdim İstanbul

aşk masallarını sen yazdın
ayrılıkları ben
zaferlere sen koştun
paslı parmaklıklara ben
zevki sefayı sen sürdün
çöplüklerde ben
saraylarda sen kaldın
kulübelerde ben
git dedin ama
geldim İstanbul

güzelliğin dillere destan
değerin pahasız
dengine dengin de, sahibin de yok
genç, yaşlı, ölü
aşığın çok
gururunu yen biraz
vakurum İstanbul

katsam yedi tepene, yedi tepe
düşsem inci boğazına,
bağlasam iki kıtayı
koparsam hırçın Karadeniz’ini
mavi Marmara’ndan
yüreğindir;
kızkulesi, köprü, minarelerin
yanarsın İstanbul.

2009

Göz göze

Garip bir adamdı şu Abidin. Girmediği iş kalmadı. Çocukluğunda ailesiyle birlikte gıda işi falan yaparak başladı hayata. Yirmi beş yaşına geldiğinde kurulu düzenini bozdu. Bu ilk bozmasıydı. Elli yaşına geldi hala kendi çapında düzen kurar, düzen bozar. Çay bahçelerinde, kafeteryalarda çalıştı, bir şirkette tahsilatçılık yaptı. Geceleri bayilere gazete dağıttı bir süre. Bunları gençliğinde, yani otuz yaşından önce yaptı. Sonra gazetecilik gibi işler de yaptı, hatta bir ara siyasete bile bulaştı. Ona sorsan “devrimcilik yapıyorum” diyordu o zamanlar. Sonra yayın işlerinde boy gösterdi, kitapçılığı öğrendi. Kim bilir daha neler?  Yanlış anlaşılmasın, çok iş değiştirmesi kovulması ya da iflas etmesinden değildi. Girdiği her işi öğrendi, başarılı oldu, sonra da ayrıldı. “Derdin ne, neden ayrılıyorsun?” diyen patronlarına, ailesine, arkadaşlarına şunu diyordu; “insanlara tahammül edemiyorum, dayanamıyorum”.

Çareyi kendi iş yerini açmakta buldu. “Emekliliğime kadar böyle idare ederim artık” diye düşünüyordu. Çevresinde birkaç okul olan bir kırtasiye dükkânı devraldı. Çalıştı, çabaladı düzenledi dükkânı. Borca girdi fotokopi makinaları aldı. Başlarda biraz zorlansa da, işleri yoluna soktu yine. İşleri yoluna soktu sokmasına da, artık yanında çalıştıracağı bir adama ihtiyaç vardı. Ama bir türlü istediği adamı bulamıyordu. Mahalleden birisini buldu, tembel ve beceriksiz çıktı. Eski siyaset zamanından tanıdığı birisinden iki ay sonra canını zor kurtardı. Yanında çalışmak üzere işe başlayan bu tanıdığı, neredeyse oturduğu evi, dükkânını elinden alacaktı. O da sahtekâr çıktı. Bir akrabası aracılığıyla gelen genç birisi ise, bir hafta sonra “ben daha çalışmayacağım usta” diyerek ayrıldı. Abidin çaresiz, gazeteye ilan verdi. Okumaya devam et Göz göze

Usta’ya serzeniş

Usta’ya serzeniş

“Kararmasın sol memenin altındaki cevher”

Böyle demiştin Usta’m
sana geldim
yalnızım…

Biliyorum Usta’m
cevher değil bendeki
ama taş da değil Usta’m;
Acı çektim karartmadım
ihaneti gördüm
kullanılmayı, şerri gördüm
karartmadım.
Yalnızlık yaşamımdır
mutluluk gurbet oldu
karartmadım.

Ama Usta’m, el insaf
tarifsizliği sevdim
yaşadıklarıma inat
ulaşılmazı buldum.
Ulaşamadım Usta’m
Ölümsüzlüğe ulaştım
O’na ulaşamadım Usta’m.

Sol göğsümün içindeki cevher değil tamam
ama taş da değil Usta’m.

Gün vursa kararmaz
don vursa kararmaz
Rüzgar, dalga çarpsa
kararmaz
kayalar, sütunlar düşse
yine kararmaz

Ben ne yaptım Usta’m
inanıyorum sana
karartma içimdekini…

2008

Frınge

2012 yılında ilk dizi izlemeye başladığımda önerilmişti. İki bölüm izleyince sarmamış bırakmıştım. Aradan iki yıl geçip de artık yabancı dizileri didik didik aradığım dönemde en çok önerilenler listelerinde sürekli karşıma çıkınca, ilk izlediğimde tam anlamamış olacağımı düşündüm ve yeniden izlemeye başladım. Yirmi bölüm olan ilk sezonu bitiremeyeceğimi anlayımca onuncu bölümde bir kez daha bıraktım Frıng’i izlemeyi.

Aradan üç dört yıl daha geçti. Artık izleyecek adam gibi dizi bulamayacak duruma geldim. Bir iki sohbette yine bu dizinin adı geçince ve ben de diziyle olan olumsuz geçmişimi anlatınca beni ayıplayanlar bile oldu. Dizi yokluğunda bir kez daha baştan başlayarak izlemeye başladım. Birinci sezonu bitirdim, ikinci sezonu yarıladım. Maalesef dizi hakkındaki düşüncem değişmedi. Lost gibi bir dizinin yaratıcısının çocukça bir kurguyla ve neredeyse her bölümün otuzuncu dakikada sonu anlaşılan bir kurguya imza atmasına bir türlü anlam veremiyorum.

İzlemeyin demiyorum yine izleyin. Sonuçta ortada, kafayı yemiş sıra dışı bir biyoloji profesörü, onun pratik ve zeki oğlu ve FBI’ın sınırlarını zorlayan bir ajanın hikayesi var. Benim anlayamadığım bir şeyler vardır mutlaka, bazılarınıza oldukça ilginç gelecek.

Buyurun güzel yorumlardan bir kısmı.

http://www.beyazperde.com/diziler/dizi-3584/kullanici-yorumlari/

The Legend of 1900

Yönetmenliğini Giuseppe Tornatore’nin, müziğini Ennio Morricone yaptığı, başrolünde Tim Roth’un oynadığı, nedense bir türlü en iyi filmlerin ilk yüzünde bile bahsedilmeyen adı gibi efsane bir film.

Stefan Zweig’ın Satranç kısa romanında, gemide gerçekleşen eski bir mahkumla, dünya satranç şampiyonun bir oyunu vardır. O sahneyi alın bu filmde de neredeyse tamamı bir yolcu gemisindeki piyano sahnesiyle yan yana koyun…

1900 yılında gemide yolculuk yapan bir kadın doğum yapar. Fakat yeni dünya Amerika’ya giderken çocuğu yanında götürmek istemez ve kazan dairesinde “unutur”. O çocuk hayatı boyunca gemiden çıkmaya cesaret edemez. Gemi müzisyenlerinden piyano çalmasını öğrenerek yaşamını burada sürdürür.

Kalabalık fobisi, yalnızlığın dibi, müzik ziyafeti, yaşam felsefesi, dostluk vurguları mükemmel bir kurgu ve görüntüyle ve tabii, Tüm Roth’un muhteşem oyunculuğuyla birleşmiş. Yılda bir kez izlenesi bir film.