Hasretin dili

Saatler tam hasreti gösterdiğinde,
Güneş Sakar’dan batıyordu.
Serçeler “cik, cik” değil,
“hasret hasret” ötüyordu.
Kumruların kanat çırpışından,
Kırlangıçların şuursuzca uçuşundan
“hasret” sesleri geliyordu.
Hani o her dilden konuşan bir kuş vardı;
“Ayşe” der, “Fatma” der, hatta “miyav” derdi.
O da artık sadece “hasret, hasret” diyor,
başka bir dil konuşmuyordu.
Cırcır böcekleri adını değiştirdi,
Tevekkeli onlarda konuşuyordu hasretin dilinden.
Okumaya devam et Hasretin dili

Şubat’da gelen

Dere kenarında koca kovuğuyla
asırlık çınar,
tepelerde kızıl çamlar.
Yağmurlu bir şubat gününde,
bulutların arasına düşmüştü ağaçlar.
Sense,
Saçlarında gümüş kuşlar,
ahenkle dans ediyorlar.
oturmuşsun çayır çimen içinde.

Bulut günlerinde, yağmur aylarında
gördüm ilk seni tepedeki ormanda.
Bir denize bakar gibi,
sisli sisli baktım sana.
Yakaladım gizli bakışını;
gözlerim değdi ilk kez gözlerine.

Sönmüştü lambam, kapanmıştı perdem.
Kadife sesin kulağıma ilk değdiğinde.
Tıpkı bir kardelen coşkusuyla,
kırdım hücremin demirlerini,
aldım seni içime.

Yine bir şubat günü, seni gördüğüm gün;
İlk günkü gibi duruyor,
o mahzun bakışın hâlâ içimde.

5 Şubat 2018

Umutsuz dünya

“İnsan yaşadığı yere benzer ”
Demiştin Edip abi.
Artık benzemiyor, sürekli değişiyor.
İnsan ağaca benzerdi, çınar gibi
Dağlara benzerdi, Munzur gibi
Öyle değil mi Şair abi?

İnsan hayvana benzerdi, aslan gibi
Fırat gibi sulara benzerdi
Yaşadığı yere benzerdi insan, Anadolu gibi
Benzemiyor artık hiçbir şeye Şair abi.

Engin ovalar gibiydi yaşadığımız yerler;
şimdi ateşler fışkırıyor gözlerimizden.
Müzik sesleri gelirdi ormanlarımızdan;
uyandırıyor artık karabasanlar.
Sularımız akardı dingin ve coşkun;
biz ise gergin ve kederli.

Artık yaşadığımız yere benzemiyoruz
Hakkını veremedik bu güzel dünyanın
Çok değiştik, çok kirlendik Ahmet abi.

İnsan yaşadığı yeri kendine benzetiyor
Suların akışını, ormanın sesini
Ovaları, dağları, denizleri
Bozuyor yaşadığı yeri insan
Sinsice kendine benzetiyor.

Artık şiir okunmuyor, hikaye dinlenmiyor
Sevinçler buruk, gülüşler kısa
Soluduğumuz hava bile paylaşılamıyor
Çoktan kesti umudunu bizden yaşadığımız dünya.

*Edip Cansever’in “Mendilimde kan sesleri” şiirine ithafen.

Ocak 2018

sanki değil çocuk gibi

bak şu bakışlara, masum ve gri
belki ilk, belki sonbahar
bir çiğ düşer yaprağa;
sanki çocuk

ay akşamdan yitik
son yıldız battı batacak
güneş henüz uykuda
tan atacak
sıcak, sarı sıcak

çok uzaklardan bir yel düşer
alınları yalar geçer.
apansız bir vaha
susuz, çok susuz
diz dayanmaz
derman kalmaz düşer yere
yerden ince bir su sızar;
sanki çocuk Okumaya devam et sanki değil çocuk gibi

Rüya

Düşümde gördüm seni,
uyku ile uyanıklık arasındaki
gri düşümde.
Al bir ata binmiştin;
alnı beşik,
kulakları kuşşik,
ayakları sekili,
al bir kısrak.

“Yolcuyum” diyorsun,
anlayamıyorum.
Giden yolcu mu,
gelen yolcu mu.
“Güneşe bak” diyorsun,
bakıyorum.
“Ne gördün” diyorsun,
susuzluğumu diyorum.
Gülüyorsun.

“Ben yanmadım” diyorsun.
Yaktın ama,
yaktığın da seni yakar
diyorum.
Susuyorsun.

İnsene, diyorum.
“Atım yüklü bakamazsın”
diyorsun.
O at benim meramda yetişti,
diyorum;
çifte vurmaz, yele verir;
kişniyor at.
Ağlıyorsun.

“Binsene” diyorsun.
“Yolcuydum, yoldaşım ol
gaiptim, gerçeğim ol”.
Açıyorum ellerimi derin boşluğa,
yakalıyorum tarifsiz bir şey.
Bulanıklaşıyorsun.

Dönüşüyor dünya,
kocaman bir aydınlığa.
Düşüyor kafam,
uyanıyorum.
Soğuk bir yangı,
yalnızlığıma dönüşüyor,
yalnızlığım hüzne,
hüznüm umuda.
Hasretim özlem olup
çağlıyor.

2009

inilti

yine böye bir gün batımıydı.
güneş tam ufuğa yanaşmış,
biraz da yavaştan almış;
ardından konuşan kimse
var mı yok mu diye.
kalaycı ustasından
körüğü yemiş sini gibi korlaşmış,
eski mahalleden
mersiye teyze edasında,
meraklı meraklı
dönüp  bakarken geriye;

bir inilti duydum içimde
belki epeyce derinde…

haziran 2011

Aşka sobelendim

Yitik bir zamanda
saklambaç oynayan
kaybolmuş çocuklarız.

Ağaca saklandık
sobelendik.
Duvara, kayaya
merdivenaltına saklandık
sobelendik.
Dağlara, denizlere
rüzgara saklandık
sobelendik.
Geçmişe, günümüze
saklandık
sobelendik.

Gecenin en karanlık
en berrak
vakitsiz bir anında
bir yıldız kayar
balık oynadı der
eskiler.
İşte o an
içime düştüğün
andır.

Eski bir mit
bebbuk kuşu
yaşıyor içimizde
ağlaya ağlaya
göstermez kendini
hiç bir yaratığa.
Bebbuk kuşu olalım
diyar içinde
hem var
hem kaybolalım.

Kaçmak istiyorum
tüm bildiklerimden
bilinmez bir zamanda
dağsız, denizsiz
oynayan yıldızsız
bebbuk kuşsuz
sadece sen
“sen” ve ben
doğmak istiyorum.

Yakalandım
amansız bir
duyguya.
Sobele beni
sağında solundayım
önünde arkandayım
bulamazsın ki
içindeyim.

2009

hüznün adı

güneş yan yatıp da, gölgeler uzarken şarka doğru
aşılmaz bir duvara çarptığında
kırılır tam orta yerinden;
hüzün

incecik bir yağmur düşer alınlara
koca bir yeşil ordu
dönüşür sararmış umutlara
nereye baksan belli belirsiz
titrek bir dalgalanma;
hüzün

göz düşer derinlere
incecik bir dere
akar aheste aheste
kanar açık yaralar;
hüzün

yanındadır dokunamazsın
elindedir tutamazsın
baksan uzun uzun
artar sızın;

adıdır, hüzün…

2009

Hücre evi

Gittin on yıllar oluyor
Hangi dağın mağarasında
ağacın kovuğundasın
Hangi kuşun yuvasında
ırmağın oyuğundasın
Hangi ayın karanlığında
yıldızın altındasın
Hangi ateşin başında
duvarın dibindesin

Karanfilin hangi rengini
zincirin kaç halkalısını taşıdın
özgürlük arayan ellerinde
Kaç kardelen öldürdün
güneşi beklerken

Kaç deniz aştın
kaç yolda kayboldun
Hangi rüzgarın uğultusunda boğuldun
kendini ararken

Yenilmekten korktun
her kavganda
Yarım bıraktın yaşadıklarını
Kaçarken buldun tüm heyecanlarını
Bitmesinden korktun
yine kaçarken

Neredesin şimdi
Hangi dalgada, kasırgada
Hangi girdapta, mengenede
Hangi kuşatmada, çaprazda

Neredesin şimdi
Yaşanmamış düşlerinin
Hangi hücre evindesin

2012

Hesap günü

Selam Tanrı!
bir varsayım üzerine,
geldim, karşındayım.

Sana soracak soru bırakmadılar
adını kullanan kulların.
Tüm yaşamım boyunca
sorguladılar.
İlk tanıdığım günden beri seni,
sürekli adınla korkuttular.
Korkular üzerine kurulunca
ilişkimiz,
kabul etmedi fikrimiz.
Korkuyla yapılan her şey,
yapmasak da olur zikrimiz.

Seni düşünmeden,
sen istediğin için değil,
öylesine yaşarken hayatımı;
iyiyle, güzelle, dürüstlükle.
Karşıma çıkan kulların,
korkundan yapıyordu bunları.
Onlar korktukça,
başkaldırdım bu iki yüzlülüğe.
İzin vermedi vicdanım,
varlığını kabullenemedim. Okumaya devam et Hesap günü