Koronavirüs üzerine -3

Türkiye’deki durum

“2019 yılı Aralık ayında Çin’in Vuhan…” diye başlayan Koronavirüs haber ve değerlendirmelerinden gına geldi. O nedenle bu statik açıklamaya gerek görmeden direkt konuya girmek istiyorum.

Virüs ülkemize Avrupa’daki birçok ülkeye göre biraz daha geç geldi. Salgına karşı ve hastalığın teşhis ve tedavisi için Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir Bilim Kurulu kuruldu. Salgının Türkiye’deki etkisi ve sürecini bu şekilde takip ediyoruz. Açıklanan rakamlar ile gerçek rakamlar arasında bir farklılık olup olmadığını kesin olarak bilmememize karşın, bazı ölüm sebeplerinin Koronavirüs olmasına rağmen kayıtlara böyle geçmediği yolunda birçok spekülasyon var. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği ölüm nedeni kodlarına Türkiye’nin uymadığı gibi haberler çıktı. Bazı ölümlerde bulgular Koronavirüs’ü işaret ederken, testin negatif çıkmasından dolayı (kaldı ki, testlerin her zaman doğru çıkmayabileceği konusu Sağlık Bakanı tarafından dillendirilmişti), ölüm nedeninin salgın olarak işaretlenmediği iddiaları var. Bu durum açıklanan rakamların sağlıklı olmayabileceği şüphesini arttırıyor.

Keza, Sağlık Bakanı’nın açıklamalarına göre sadece ülkemizde teşhisten sonra hastalara uygulanan ilaç tedavi kronolojisi farklı bir şekilde işletiliyor. Bu durum ölüm sayısının azalmasına rağmen, o hastalara kalıcı ne tür zararlar vereceği konusunda bir bilgi verilmiyor. Hastalarda geçici mi, yoksa kalıcı bir iyileşme olacağı bilgileri muğlak. Bu tedavi yönetimi ne kadar test edildi ve sonuçları nelerdir anlatılmıyor? Sağlık Bakanı’nın salgın henüz bu aşamadayken, çok iddialı söylemleri güven vermediği gibi bilimsel de değil. Aynı şekilde Bilim Kurulu üyelerinin önerilerinin ne derecede uygulandığı konusu da tartışmalı. Bilim Kurulu, halkın kontrolden çıkma tehditleriyle psikolojik baskı altına alınmış olabilir mi?

Yani ülkemizdeki durum anlatılanlardan daha kötü ve sonuçları çok daha ağır olabilir. Süreç tahmin edilenden daha uzun sürebilir. Buna hazırlıklı olmakta fayda var.

Bunları bana düşündüren şeyler var tabii ki. Cumhurbaşkanı’nın Koronavirüs’ün ülkemizde etkili olmaya başladığından sonraki ilk konuşmasında başlattığı ve sonrasında aynı minvalde devam ettiği, “salgını fırsata çevirme” anlayışı çok tehlikeli bir bakış açısı. Yine aynı şekilde, tüm dünyada salgından dolayı vatandaşına maddi yardımda bulunan devletlere rağmen, bizde bağış toplanması daha da ileri Kurtuluş Savaşı yılları koşullarında uygulanan (yanlışlığı, doğruluğu ve uygulanış şekli ayrı tartışma konusu) “Tekalifi Milliye”ye atıfta bulunularak, “gerekirse malınıza el koyarız” tehdidi salgının yaşandığı ortamda oldukça tehlikeli söylemler. Bu anlayıştaki bir yönetimin emrindeki Sağlık Bakanı ve onunla birlikte çalışan Bilim Kurulu üyelerinin bu krizi ne kadar sağlıklı yönettikleri tartışmalı bir durum. Geçen hafta sonu yaşanan, sokağa çıkma yasağının açıklama ve uygulanma şekli de bu salgın krizinin iyi yönetilemediği şüphelerini arttırıyor. Hükümetin kendisinden olmayan belediyelerle ortak çalışmak yerine,  salgını yenmek için yaptığı çalışmalara engel ve köstek olması da başka bir olumsuz örnek. Maske takılması ısrarla önerilmesine rağmen, halkın maskeye ulaşması için zor yolların seçilmesi ve yavaş işletilmesi de daha başka bir örnek. Yirmi yaş altı çalıştırılan gençler, sağlıksız ortamda çalışan emekçiler gibi başka sorunlarla da bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Cumhurbaşkanı salgını fırsata her türlü dönüştürmek istiyor. İnsanları salgınla baş başa çalıştırarak, ihracat yapıp para kazanmak istiyor, halktan para toplamak istiyor, korku iktidarını pekiştirmek istiyor, muhaliflerin muhalefet etme koşullarını ortadan kaldırmak istiyor, rant için bekletilen doğayı talan etme projelerini el altından uygulamaya geçiriyor. Kısaca salgını kendi sömürü düzenini iyice pekiştirmek amaçlı kullanıyor. Böyle bir yönetim anlayışının salgınla gerçek anlamda ne derece başa çıkabileceği şüpheli görünüyor. Bu yönetim salgınla mücadele de başarılı olup olmamayı değil, salgını kullanarak yönetim gücümü arttırmak konusunda ne kadar başarılı olurum hesapları yapıyor. İktidarını pekiştirmek, muhaliflerini bertaraf etmenin silahı olarak düşünüyor salgını.

Düşman mı, gerçeklik mi?

Şu anda insanlara saldıran ve dünya çapında ciddi bir salgına neden olan virüsü ben şöyle görüyorum: Dünya üzerinde yaşayan tüm canlı ve cansız varlıklarıyla bir bütündür. Her canlının kendine göre farklılıkları ya da ortak özellikleri vardır. Farklılıklar zaman zaman çatışmayı gerektirir, zaman zaman da geri çekilmeyi, hatta zaman zaman da yok olmayı gerektirir. Benzerlikler de zaman zaman iç içe yaşamayı, zaman zaman da ayrışmayı gerektirir. Biz insanları, diğer canlılardan farklı olarak aklımızın ve düşünme yetimizin gelişmiş olması bizi doğadaki diğer canlılardan özel kılmaz. Aklımızla yapabildiğimiz iyi şeyler de, kötü şeyler de doğaya dâhildir. İyi şeyler yaparsak doğayla daha barışık yaşarız, kötü şeyler yaşarsak doğayla daha savaş halinde yaşarız. Aklımızla çok kötü şeyler yaparsak,  doğa da buna göre kendi tedbirini alır, gerekirse savunmaya geçer, gerekirse saldırıya. Aklımız ve düşünme yetimizin bize bir üstünlük verdiğini zannediyorsak yanılıyoruz. Doğadaki seleksiyon, insan saldırılarını absorb edebildiği sürece, karşı saldırıya geçmez, edemediği noktada önce kendini savunur, sonra saldırıya geçer. Doğanın da kendine göre basit şekilde çalışan bir düşünce sistematiği ve aklı vardır. O farklı olarak tepkisini başka türlü verir. İnsanlar kendisine zarar nereden geliyorsa oraya saldırır, kendi ırkı içinde bile aynısını yapar. Ama doğa öyle yapmaz. İnsanlar ormana zarar veriyorsa, ağaçların kendini savunmaz ya da saldırıya geçmez. Çöp yığınları yaptığımız denizler kendisine çöp atıldığı anda çöpleri dalgalarıyla geri fırlatamaz, yollar yol olmaktan çıkmaz, dağlar insanların üstüne devrilmez. Doğa cevabını daha farklı şekilde verir. Biz birçok şeye doğal afet, iklim bozukluğu, salgın, hastalık deyip geçeriz çoğu zaman. Aslında onların hepsi bir cevaptır insanlığa.

İnsanın aklı da, salgınlar da, afetler de, muhteşem doğaya dâhildir. Aynı muhteşem doğal güzellikler gibi, tüm güzel tatlar gibi, toprağın bereketi, suyun, güneşin verdiği hayat gibi, hepsi de doğaya dâhildir. İnsan aklı doğaya rağmen fütursuzca davranamaz. Sınırlarını aştığı an doğa bir şekilde tepkisini verir ve durdurur.

Koronavirüs salgınından çıkartılacak dersler

Siyasetçisinden bilim insanına, felsefecisinden sosyoloğuna, gazetecisinden ekonomistine kadar herkes, “dünya artık eskisi gibi olmayacak” diyor. Ama bunu derken herkes kendi açısından düşünüyor. Kimisi bu yaşananlardan ders çıkartıp, dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak istiyor, kimisi bunu fırsata çevirip daha güçlü olmak istiyor. Kimisi doğayla barışmak istiyor, kimisi Koronavirüs’ü yok edeceğim diye, doğaya saldırmak istiyor. Akıl kimin elindeyse ona göre kullanılır.

Bana göre Koronavirüs insanlığa çok şey öğretiyor. Yaşam şeklinden, dünyaya bakış açısına kadar, beslenmeden, insan ilişkilerine kadar çok şey öğretiyor.  Bir kere sade yaşamı tavsiye ediyor. Zenginlik, şatafat bir değer değil, zafiyettir diyor. İnsanın tek bir ırk olduğunu, alt ırkların, milliyetlerin, dinlerin, coğrafyanın bir üstünlük olmadığını anlatıyor bu salgın. Beslenmenin sadece karın doyurmak ya da lezzete bulanmış hazır yiyecekler olmadığını, toprak, güneş ve sudan gelen yiyeceğin makbul olduğu dersini veriyor. Başka canlıların yaşam alanlarına girmememiz,  zarar vermememiz gerektiğini anlatıyor. Üretimin önemini hatırlatıyor, başkasına bağımlı olmanın yanlışlığını söylüyor. Toplumun bir oy kitlesi değil, birbirine yaslanacak bireyler olduğunu, paylaşmanın güzelliğini, kötülükte değil, iyilikte birleşmeyi öğütlüyor Koronavirüs. Temiz olmayı dayatıp, gereksiz ve göstermelik samimiyeti yasaklıyor.

Geldiğimiz noktada bazen dindarlar diyor ki, dinimiz bunu öngörmüştü; şu emirle, şu bölümle, şu ayetle, şu sureyle. Bazen de ideolojiler, kurtuluşun kendi izmlerinde olduğunu söylüyor. Bence artık bunların da bir anlamı kalmadı. Doğa zaten bizi ne yapmamız veya ne yapmamamız konusunda uyarıyor. Buradan bir ayrışma değil, ortak akıl çıkarmak gerekiyor. Karmaşık yönetim anlayışlarına, din uygulamalarına hiç gerek yok. Doğa bize sade ve basit yaşamayı tembih ediyor. Beni zorlarsan seni yok ederim, barışık olursan sana zarar vermem diyor. Aklını beni yenmek için değil, beni daha güzelleştirmek için kullan diyor. Koronavirüs ne ilk salgındır ne de son salgın olacaktır diyor. Yaşadığın afetler de öyle diyor. Topu seni yönetenlere atıp kurtulamazsın, onları sen seçiyorsun diyor. Oyunu verirken seni daha zengin etsin, senin inancından, milliyetinden olduğu için değil, benimle (yani doğayla, yani evinle) iyi anlaşacağına inandığın için oy ver diyor, yoksa öyle bir aday oy verme diyor. Sen milyarlarca çeşit, çeşit olsan da, benim gözümde tek türsün, bunu kavramaya mecbursunuz diyor. Ben diyor dünyanın, doğanın düşmanı değilim, beni öyle göstermeyin. Daha ne desin?

15 Nisan 2020

Koronavirüs günleri – 2 /  Rüyada hasbıhal

Haftalardır Koronavirüs’le kalkıp, Koronavirüs’le yatıyoruz. Onun ne kadar öldürücü, zalim ve bulaşıcı olduğuyla ilgili konuşuyoruz, yazıp, çiziyoruz. Tüm dünya insanları Koronavirüs’e odaklanmış durumdayız. Durum bu olunca hayallerimizi, planlarımızı Koronavirüs gerçeğine göre yapmaya başladık. Bunlardan etkilenmiş olmalıyım ki, dün gece rüyama Koronavirüs girdi. Onu rüyamda gördüm, tanıştık ve hatta sohbet ettik. Rüya bu, ne kadarı gerçek, ne kadarı gerçek dışı bilemem, ama aklımda kaldığı kadarıyla şunları konuşabildik:

  • Ne istiyorsun insanlardan Koronavirüs?
  • Benim insanlarla bir alıp veremediği yok, sadece sizin hakkınız olduğu kadar yaşamak istiyorum.
  • Ama yaşarken zarar veriyorsun, öldürüyorsun. Hem yaşlı ve zayıf olanlarımızı öldürüyorsun.
  • Öldürdüğümü ve kimi öldürdüğümün farkında değilim ki. Ben sadece yaşam bulduğum yerler arıyorum. Bunun bir insan olduğunun, yaşlı ve zayıf olduğunu fark edemiyorum. Bu benim doğama aykırı. Yaşamak için bir canlıya ihtiyacım var, ben sadece bunu arıyorum.
  • Neden başka canlılarda değil de insanlara geliyorsun?
  • Öyle yapıyordum zaten, ben hep vardım. Ama insan canlısıyla yeni tanıştım. Nasıl tanıştığımı bile bilmiyordum. Öncesin de de yaşadığım canlılar vardı, ama insanlar kadar tepki vermediler bana. Nasıl olduysa, sizinle tanışınca benim varlığım bilinmeye başladı ve bu noktaya geldi.
  • Niçin dünyanın her yerine yayıldın ve tehdit haline geldin?
  • Bak, orada dur. Siz insanlarda dünyanın her yerinde yok musunuz, siz de dünyayı tehdit etmiyor musunuz? Siz de gittiğiniz her yere yıkım, felaket ölüm götürmüyor musunuz? Doğaya bıraktığınız çöpler, atıklar, kimyasallar da doğada başka canlılara zarar vermiyor mu? Siz biraz kendinizi dünyanın sahibi gibi görüyorsunuz. Ve kendi yaptıklarınızı görmezden gelip, sadece benim gibi size zarar verenleri görüyorsunuz. Bu bir haksızlık değil mi?
  • Belki bir yere adar haklısın, ama bizim doğayı koruyan, diğer canlıların yaşama hakkını savunan bir tarafımız da var. Siz tüm insanlara zarar veriyorsunuz. Eğer böyle yaparsanız, doğaya da zarar vermiş olmaz mısınız?
  • Biz bu ayrıntıyı bilemeyiz. Biz de sizin gibi yaşam mücadelesi veriyoruz. Öldürmek gibi bir niyetimiz yok. Barış içinde yaşamak istiyoruz. Aslında bunu yapıyoruz da. Ama sizin içinizde doğal yaşamayan ya da artık doğaya karşı direnci kırılmış olanlar bizden etkileniyor. Biz yaşamak için girdiğimiz her canlıyı öldürmüyoruz. Aslında onu kuvvetlendiriyoruz. Eğer dediğin gibi olsaydı dünyada insan kalmazdı. Biz sen dâhil birçok insanda hücremiz var. Ama bizimle barışık olanla, birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ölenlerin yaşlı olmasının sebebi de o. Siz ne kadar bizimle mücadele etseniz de, tükenmeyeceğiz. Bizimle barışık olanla yaşamaya devam edeceğiz, olmayanla savaşacağız. Sizin yaptığınız da bu değil mi? Şu dönemde bir uyum süreci dönemindeyiz. Bunlar geçecek, nasıl bir zamanlar vebayı, tifoyu, kolerayı atlattıysanız bunu da atlatacaksınız. Önemli olan bundan bir ders çıkartıp çıkartmamanız. Eğer yeniden kendinizi dünyanın sahibi göremeye başlarsanız, bazı gerçeklerden kaçamazsınız.
  • Biz kendi içimizde bunun savaşını veriyoruz. İstiyoruz ki, bu dünyada yaşarken, sadece bir canlı olduğumuzun farkında olarak yaşayalım. Güçlü olduğumuz için diğer canlıların yaşam hakkına saldırmayalım. Maalesef içimizde kendisini dünyanın, doğanın sahibi olarak gören insanlar çıkabiliyor. Yaşadığımız birçok sorun, onların sorumsuzluğundan dolayı çıkıyor. Bizi üzen tarafı, bunu cezasını bu insanların değil, içimizdeki en zayıf insanların çekmesi.
  • Kendi açınızdan haklısınız, ama bizim bunu fark etmemiz mümkün değil. Doğal yaşam, iç işleyişi mükemmel bir devinimdir. Biz sadece o devinimin bir parçasıyız. Doğada duygulara, özerk alanlara yer yoktur. Sizin bunu kabullenmeniz gerekir. Sizin kendi içinizdeki gelişmeler, dönüşümler doğayı ilgilendirmez. Her koşulda doğa, kendi bildiğini okur. Sorun sizin bunu göz önünde bulundurmadan yaşamaya çalışmanız. Sonra da zarar gördüğünüzde, mağdur olduğunuzu söyleminiz. Oysa olağan dışı hiçbir şey yoktur, her şey doğaya dâhildir. Kendinizi özel ve dünyanın sahibi görmekten vaz geçerseniz, her şey daha kolaylaşacaktır. Bizim için mülk yaşam bulduğumuz hücredir. Sizin için ise satın alabileceğiniz her şeydir. Oysa sizin satın alabildiğiniz her şey doğanın bir parçasıdır. Ve ona hükmetmeniz mümkün değildir…

Dediğinde Koranavirüs, önce üşüdüm, sonra ayaklarımı yorganın içine çektim ve döndüm, dönerken de uyandım. Kalktım ve olabildiğince ayrıntıları hatırlamaya çalışarak yazdım. Durum bu, hasbıhal böyle. Haber vermek istedim.

26 Mart 2020

“Ben Koronavirüs…”

Koronavirüs’ün Çin’den başlayıp, adım adım dünyaya yayılması üzerine ben de bir şeyler yazmak istiyordum, ama hangi açıdan yazacağım konusunda kararsızdım. Günlerdir bunu düşünürken, bu gece sabaha karşı uzun bir mesaj aldım. Mektup, Koronavirüs’ün bizzat kendisinden geliyordu. Benim “ne yazacağım” üzerine kafa yormama gerek kalmadan, sözü Koronavirüs’e bırakıyorum:

“Ben Koronavirüs. Aslında benim gerçek adım bu değil. Bu adı siz insanlar bana koydunuz. Benim gerçek adım Şah’tır. Virüsler arasında bana öyle derler. Sanırım virüslerin şahı olmamdan dolayı bana bu adı koymuşlar. Ama fark etmez, siz istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Hakkımızda çok şey konuşuyor insanlar. Ne kadar tehlikeli olduğumuz, sinsice yayıldığımız, özel yayılma ağları kullandığımız, seçtiğimiz ve hücrelendiğimiz insan ırkları ve yaşları arasında tercihler yaptığımız gibi. Bize savaş açtınız dört bir yandan. Oysa biz size savaş falan açmadık, ırklarınız ve yaşlar arasında da tercihler yapmadık. Hepsi bir tesadüf. Girdiğimiz hücrelerin bağışıklığı, dayanıklılığı belirliyor gücümüzü. Bizim de bu dünyada en az sizin kadar yaşama hakkımız var. Bizim yaptığımız sadece dünya üzerinde küçük bir gezi yapmak ve kendimizce küçük oyunlar oynamaktan ibaret. Eğer savaşınıza savaşla cevap vermeye kalkarsak, bunun altında kalırsınız. Sizin bize gücünüz yetmez. Ne son nesil silahlarınız, ne teknolojiniz, ne insan gücünüz, ne de aklınız bizi yenmeye yetmez. Siz o silahlarınızla ve “süper” güçlerinizle ancak birbirinizle savaşır ve doğaya zarar verebilirsiniz. Ama bize zarar veremezsiniz. Zaten beslenmeniz ve yaşam şekliniz o kadar kötü ki, karşımızda çok savunmasız ve güçsüzsünü

“Siz insanlar her konuda, sürekli başkalarını suçluyorsunuz. Biz ortaya çıktığımızda da başka coğrafyaları, farklı ırkları, bazı hayvanları suçluyorsunuz. Deprem oluyor fay hatlarını suçluyorsunuz, yağmurlar yağıyor, kasırgalar çıkıyor doğayı suçluyorsunuz. Hiçbir şey bulamazsanız birbirinizi suçluyorsunuz, savaşlar açıyorsunuz. Oysa bu dünyanın tek suçlanacak canlıları sizlersiniz. Sizler kadar dünyaya zarar veren, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve aslında en büyük zararı kendi ırkına veren başka bir canlı yok. Siz sürekli kendinizi dünyanın tek hâkimi sanıyorsunuz. Diğer canlıları, istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz, istediğiniz yerlerde yaşatabileceğiniz, istemediğinizde öldürebileceğiniz değersiz canlılar olarak görüyorsunuz. Her şeyin sizin kontrolünüzde olduğunu sanıyorsunuz. Bizimle ilgili haberler yaparken de, hep bizi kötü gösteren görseller kullanıyorsunuz. Bu yazının görseli de bunlardan biri. Sanki bizi dünyaya zarar veren bir canavarmış gibi gösteriyorsunuz. Biz dünyaya zarar vermiyoruz, hatta dünyanın bir parçasıyız. Biz sadece dünyaya zarar veren insanlığa zarar veriyoruz.

“Bu yaptığımız küçük dünya gezisi ve oyun haddinizi bilmeniz içindir. Size bir uyarıdır. Bunun çok daha fazlasını yapabilecek gücümüz olduğu gibi, henüz haberinizin bile olmadığı bizden daha tehlikeli canlıların olduğunu bilmelisiniz. Demek istediğimiz, sizin de diğer canlılar kadar bu dünya üzerinde yaşama hakkınız var. Daha fazlasını isterseniz, cevabını misliyle alırsınız. Siz ne kadar bizi düşman olarak görseniz de, doğa için en büyük düşman sizsiniz. Sizin boyutunuzla, bizim boyutumuz kıyaslanamaz bile. Ama biz sizden çok daha güçlüyüz. Ve bu gücümüzü henüz kontrollü kullanıyoruz. Üstelik sizinle savaşımızda işimiz  hiç de zor değil. Bu yaşam tarzınız ve beslenme biçiminizle, karşımızda çok güçsüz kalıyorsunuz.

“Size dünyada birden bire nasıl bu kadar yayıldığımızdan bahsedeyim. Birincisi aslında biz hep vardık. Ama hücremizde günümüzü bekliyorduk. Hücremizden çıkmamıza yine siz neden oldunuz. Sizin doğaya olan düşmanlığınız, acımasızlığınız, kâr hırsınız, teknolojik gelişmeleriniz, bir noktadan sonra otokontrol sistemiyle durdurulması gerekiyordu. Bunu durdurmak için pek çok yol olduğu gibi, bu defa görev bize düştü. Tek işimiz, sizin hücrelerinize yerleşmek ve gelişmekti. Ne kadar çok insanda hücre kurarsak o kadar korkutabilirdik sizi. Bu bizim için o kadar kolay bir şey ki, çünkü siz bizi göremiyorsunuz, sizin aracılığınızla istediğimiz kadar rahat hareket edebiliyoruz. O nedenle, coğrafyanın birkaç yerine seyahat edecek insanlara gizlenmemiz yetti. Aramızda iş bölümü yaptık, haritadan yer beğendik ve yavaş yavaş yayıldık. Yayılmayı yaparken de kendimizce bir taktiğimiz oldu. Bu taktiği bilmemeniz daha iyi. Bunu bir uyarı olarak düşündüğümüz için de, fazla kendimizi zorlamadık, sadece biraz eğlenmek istedik. İçinizde iyiler de var kötüler de. Ama biz bunu ayırt edemiyoruz. O nedenle bir seçim yapmadan rast gele hücrelerinizi ele geçiriyoruz.

“Bu yaptıklarımızı biraz da sizin için yapıyoruz. Sizin sisteminiz o kadar kötü ki, siz insanların bir kısmı, bu sistemden sürekli zarar görüyor. Bizim sayemizde, kendi içinizde yaptığınız savaşlara ara verdiniz, bizim sayemizde yardımlaşmayı, temizliği öğrendiniz. Bizim sayemizde üretiminiz durma noktasına geldi ve birbirinizin, çalışanlarınızın değerini daha iyi anladınız, bazı işlerin, eğitimin, evlerden de yapılabileceğini öğrendiniz. Bizim sayemizde, doğal beslenmenin, öz üretimin değerini anladınız. Bizim sayemizde, doğru sosyalleşmeyi yeniden fark edip, ailenizle vakit geçirmeğe, kitap okumaya, sohbet etmeye başladınız. Kontrolünüzü kaybetmiş, freniniz patlamış bir şekilde giderken, bir iyilik yaptık ve durmanız gereken yeri hatırlattık. Size çok şey öğrettik, ders çıkarmasını bilirseniz eğer. Bizim sayemizde, ağızlarından sadece tehdit, nefret, savaş çıkan yöneticileriniz “hayat bilgisi” dersleri vermek için uluslarına seslendiler.

“İsteseydim bu mektubu başka dillerde de yazardım. Biz her dili biliyoruz ama Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’ye yeni geldik. Sizin nasıl olsa Google amcanız var, anında her dile çeviri yapabiliyorsunuz. Yine bu mesajı göndermek için seni seçmemizin sebebi de, bizim hakkımızda herkesin yazdığı gibi saldırgan bir yazı yazmanı istemediğimiz içindir. Bizi yenemezsiniz, ama size bir şans daha vermek için, bir süre sonra gidip kendi hücremize çekilebiliriz. İstersek yine geliriz, ama bu defa gezmek için, oyun oynamak için değil, savaş ilan ederek geliriz, işte o zaman bizden korkun. Mutasyona uğrayarak bu hale geldiğimiz doğru, ama buna siz sebep oldunuz. Böyle fütursuzca devam ederseniz, bu mutasyonlar da devam edecek. Sakın ha, bu geri çekilişimizi savaşı kazandık diye düşünmeyin. Sadece biz değil, sizin sayenizde hücrelerinde bekleyen başka virüsler de var. O çağı yaşamak bile istemezseniz. Biz de bu dünyaya ve doğal seleksiyona dahiliz. Sizin aklınızla ulaştığınız sözde ‘ilerlemeler’ bizi engelleyemez.”

Bu mesajı alınca uzun uzun düşündüm ve empati yaptım. Korona virüsün çok haklı yanları var.  Onunla mücadele edelim etmesine de, ders de çıkartmak gerekiyor.

18 Mart 2020

 

Hüzünlü bir seçim masalı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde çok güzel bir ormanda her türlü hayvan birlikte yaşıyorlarmış. Bu orman, bu kadar çok farklı hayvanın bir arada yaşadığı nadir ormanlardan biriymiş. Bu kadar fazla çeşit hayvanın bir arada yaşaması her ne kadar zenginlik gibi görünse de, zaman zaman ciddi sorunlar çıkıyormuş. Aslında bu sorunlara kendi halinde yaşayan hayvanlardan çok, ormanı yönetmek isteyen güçlü hayvanlar neden oluyormuş. Ormanın yönetimi zaman zaman aslan, kaplan, orangutan, yılan gibi hayvanlar arasında değişiyormuş fakat, sorunlar her yönetimde farklı olarak yeniden tezahür ediyormuş.

Gel zaman git zaman, ormanın yönetimi bir deveye geçmiş. “Deve de ormanı yönetebilir miymiş?” demeyin, başka büyük ormanların yöneticilerinin ve kendi ormanından yaşayan çok farklı hayvanların desteğini alarak deve ormanın yöneticisi olmuş. Çünkü onlara çok güzel vaatlerde bulunup, sözler verip, “beni seçerseniz hepinize eşit davranacağım ve bugüne kadar sizlere yapılan haksızlıkların hesabını soracağım” demiş. Ne yazık ki, deve ormanı yönetmeye başladıktan bir süre sonra anlaşılmış ki, evet bir şeyler değişiyor ama, bunlar hep devenin ihtiyaçlarına yönelik değişiyor. Hatta bir zaman daha geçtikten sonra yine anlaşılmış ki, aslında deve sadece kendisine destek verenlerin ihtiyaçlarını karşılıyor, onun dışında kalan orman ahalisine baskı uyguluyor, zulüm ediyormuş. Ormandaki tüm hayvanların kendisine koşulsuz biat etmesini istiyormuş.

Bu durum karşısında ormanın eski yöneticileri mücadele etmeye çalışıyormuş fakat, onların yönetimi sırasında yaptıkları büyük hatalar nedeniyle, baskı gören, zulüm gören hayvanların desteğini alamıyorlarmış. Zaman geçtikçe devenin gücü artmış, ona karşı olan hayvanların da sabrı tükenip, ümitsizliğe kapılmışlar. Ormanda yine bir seçim yapılacakmış ama, devenin gücü karşısındaki hayvanların, tek başlarına hiç şansları olmadığı gibi, kendi içinde paramparça oldukları için ve birbirlerine güvenmedikleri için ortak bir hayvan üzerinde birleşemiyorlarmış.

Tam bu dönemde, ormanın eski yöneticilerinden kaplan ve tilki aralarında anlaşarak, bir leoparı ortak aday göstermeye karar vermişler. Bu ortaklığa, ormanda epeyce bir gücü olan aslanın da dışarıdan desteğini almışlar. Hatta kedi de, devenin saldırılana  maruz kaldığından, tavrını leopardan yana kullanacakmış. Lakin, devenin gücü o kadar fazlaymış ki, onu sorgusuz destekleyen kurtla beraber, bir çok hayvan hiç sorgulamadan onu yine iktidar yapacaklarına inanıyormuş. Seçim günü yaklaştıkça, deve-kurt ittifakıyla, leopar, kaplan, tilki, aslan, kedi ittifakı arasındaki mücadele iyice kızışmış. her ne kadar tahminlere göre leoparın güçlendiği, devenin zayıfladığı görünse de, oyunu kime vereceği belli olmayan sayıları çok az olan bazı hayvanlar seçim için belirleyici duruma gelmişler. Bu seçim sonucunu sayısı çok az alan bu hayvanlar belirleyecekmiş.

Leopar bu hayvanlara gidip yalvararak, “bana oy verin ki, artık bu zulüm dönemi sona ersin. Söz veriyorum geçmişteki hataları yapmayacağım” diyormuş. Arada kalan bazı hayvanlar buna ikna oluyormuş ama, bazıları, “ben geçmişte ne sizi, ne de onları destekledim. çünkü hepiniz aynısınız” diyerek burunlarından kıl aldırmıyorlarmış. Bu koşullar altında seçim yapılmış.

Seçimi yine deve ve kurt ittifakı çok küçük bir farkla kazanmış. Çünkü seçimden önceki son günler, kararsız olan bazı hayvanlara karşı öyle oyunlar oynamış, tuzaklar kurmuşlar ki, o hayvanların bazısı korkudan, bazısı saflığından onlara inanmışlar. Leopar, kaplan, tilki, aslan ve kedi kaybetmişler.

O günden sonra o orman bir daha iflah olmamış. Çünkü deve bu seçimden sonra bir daha seçim yapmamış. Eline geçirdiği gücü öylesine despotça, acımasızca kullanmış ki, ormanda artık korku imparatorluğu hakim olmuş. Bunu kabullenmek istemeyen hayvanlar bu zulüme dur demek için, savaşmaya karar vermişler ama, bu savaş çok kısa sürmüş. Çünkü ormandaki bu iç karışıklığın pususuna yatmış başka orman yöneticileri de işin içine girerek, savaşı körüklemişler. Nihayet ormanda devenin yönetimi son bulmuş ama, ortada orman ahalisinden pek kimse kalmamış. Bir çoğu savaşta boğazlanmış, bir kısmı başka ormanlara kaçmış, bir kısmı da, ormanın yeni işbirlikçi yöneticilerinin kuklası olarak ormanı yönetmeye başlamış.

Bu savaşta ilk ölenlerin önemli bir kısmı, seçimlerde oyunu leopara vermediği için, devenin kazanmasına yol açan hayvanlar olmuş. Bu hayvanlardan “leopara da güvenmiyorum, hiç kimseye oyumu vermeyeceğim” diyen at ise, başlarda deveye karşı savaşsa da, daha sonra canını zor kurtararak, başka bir ormana kaçabilmiş. Bu at o ormanda başka bir atla çiftleşerek bir yavru yapmış. Bu yavru, her gece anne attan, “kaybolan orman” adlı bir masal dinliyormuş. O masalın sonu şöyle bitiyormuş; “ormanda yaşayan bazı hayvanlar, kibirinden, egosundan ve ukalalığından dolayı leopara oyunu vermediği için o ormanın kaybolmasına neden oldular”.

22 Haziran 2019

31 Mart seçimleri, 6 Mayıs darbesi ve 23 Haziran

Öncelikle, 31 Mart Yerel Seçimleri öncesi ve sonrası kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimleri sonrası, “bu sonuç benim için yeni bir milattı ve bir şekilde kaybedildi. Bundan sonraki seçimlerde oy kullanmama tercihimi kullanacağım” demiştim. 31 Mart’a iki hafta kalıncaya kadar da, bu düşüncemi korudum. Lakin seçim tarihi yaklaştıkça, AKP iktidarının seçimi kazanmak için başvurduğu yollar, belden aşağı vurmalar, kazanmak için her yolun mubah olduğunu gösteren tavırlar düşüncelerimi gözden geçirmeme neden oldu. Zira karşısında oluşan resmi/gayriresmi ittifakın yürüttüğü görece daha dürüst seçim stratejisi ve görece daha inandırıcı olmaları kararımı değiştirmeme neden oldu. Sonuçta 31 Mart’da sandığa gidip, yaşadığım bölgede bana en mantıklı gelen adaylara oyumu verdim. Pişman da değilim.

6 Mayıs darbesi

Seçim sonrasında bu minvalde daha açıklayıcı bir yazı yazmayı planlamıştım. Ama AKP iktidarının seçim sonuçlarını kabullenmekte ayak diremesi, sonuçları değiştirmek için elindeki tüm güçleri ve bürokrasiyi seferber etmesi nedeniyle biraz daha beklemeye karar verdim. Çünkü AKP iktidarının on yedi senelik pratiği, 31 Mart seçim sonuçlarının kolay kolay resmileşmeyeceği fikri bende ağır basıyordu. Seçimlerin tamamının, kaybettikleri önemli yerlerin ya da en önemli yerin iptal edilmesi gibi bir çok gelişmeye açık bir durum görünüyordu. Sonuçta, sadece İstanbul seçimleri, AKP ve MHP’nin kendilerini dâhi açıklayamadıkları sebepten dolayı, sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı sonuçlarının iptal edilmesiyle son bulan bir süreç yaşandı. Bu tam anlamıyla bir darbe oldu. Ama bu darbeyi sanıldığı gibi YSK yapmadı. Bizzat iktidar, kaybettiği önemli mevziyi yeniden kazanmak için seçmenin iradesine karşı kendisi YSK’ya yaptırdı.

Darbe sonrası Türkiye Haziran’da yenilenecek İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerine kilitlendi. Bu seçimler sadece bir belediye başkanlığı seçimleri olmaktan çıkıp, ülkemizin geleceğini belirleyecek bir seçim öneminde tescillendi. Bu seçimlerle darbe, ya güven oyu alacak ya da başarısızlığa mahkûm olacak.

Ekrem İmamoğlu

Bu koşullarda yapılacak olan 23 Haziran İstanbul seçimi, esas olarak iki aday arasında geçecek. Birincisi CHP ve İYİ Parti’nin ortak adayı olmasına rağmen, HDP’nin de desteklediği 31 Mart’taki seçimi on dört bine yakın bir oyla önde bitirmiş olan Ekrem İmamoğlu. İkincisi ise, AKP-MHP ittifakının adayı Binali Yıldırım.

Bu seçimi Ekrem İmamoğlu niçin kazanmalı? Beylikdüzü Belediye Başkanlığından, İstanbul Belediye Başkanlığına aday oluncaya kadar Ekrem İmamoğlu’nu çok fazla kimse tanımıyordu. Ekrem İmamoğlu, 31 Marta seçim çalışmaları süresince o kadar başarılı bir profil çizdi ki, Türkiye siyasetinden umudunu kesmiş bir çok insan bile “Bu farklı bir siyasetçi, Türkiye’yi AKP’nin baskıcı ve kutuplaştısırcı iktidarından kurtarmak için ileri bir mevzi insanı olabilir mi acaba?” diye düşünmesine neden oldu. Barışçı, birleştirici, kucaklayıcı bir dili var. Üslubu, zekası, soğukkanlılığı yerli yerinde. Çalışkanlığı, cesareti, takipçiliği gayet iyi. Olabildiğince halkın çıkarları doğrultusunda kararlar veriyor. Eğer tüm bunlarda samimiyse, böyle bir yönetici için bir şeyler yapmalı elbette. Çünkü Ekrem İmamoğlu klasik CHP çizgisinin epey üstünde bir vizyona sahip. Henüz bir kaç aydır Türkiye arenasında olmasına rağmen, çok geniş kitlelerinin takdirini kazanmayı başardı. Hatta bana göre bu çizgisiyle CHP’nin üyelerini, yöneticilerini de eğitti. Seçimi kazanmanın yolunun AKP-MHP ittifakına oy veren seçmeni kısmen de olsa da kazanmaktan geçtiğini biliyor, ki bu çok önemli. O nedenle kamplaştırıcı, ayrıştırıcı söylemlerden uzak duruyor ve taraftarlarını da bunu yapmaya zorluyor. Özetle İmamoğlu, iktidarla, yandaşlarını, seçmenlerinden ayrı tutmak gerektiğini iyi biliyor.

Eğer Ekrem İmamoğlu, tüm bu yaptıklarını bir seçim kazanmak için değil de, kendi inandığı siyaset anlayışı için yapıyorsa bu gerçekten Türkiye için çok önemli bir kazanım olur. O nedenle sisteme hep muhalif olan kesimler için de Ekrem İmamoğlu, daha yaşanılır bir Türkiye için önemli bir mevzi olabilir.

AKP-MHP adayı Binali Yıldırım

Aslında bu seçimlerde Binali Yıldırım’ın hiç bir hükmü kalmadı. Seçim çalışmasını esas olarak RTE yönetiyor. Tıpkı on yedi yıldır adım adım ele geçirdiği devleti tüm kurumlarıyla yönettiği gibi. İstanbul Belediye Başkanlığını kaybetmenin Türkiye’yi kaybetmek olduğunu onlar herkesten daha iyi biliyor. Tüm bu YSK kararları, gerekçelendiremedikleri nedenler, iktidarın ellerinden gitmemesi için. O nedenle bu seçimleri kazanmak için, 31 Mart seçimleri öncesi yaptıklarından çok daha fazlasını yapmayı mûbah sayacaklar.

Seçimi kazanmak için önlerine koydukları stratejileri şöyle sıralamak mümkün.

  1. 31 Mart’da boykot eden ya da kazanma ihtimali olmayan adaylara tepki oyu veren, kendi küskün seçmenlerini yeniden kazanmak.
  2. HDP’nin etki alanından bağımsız hareket edecek Kürt seçmenlerin oyunu kazanmak için ne gerekiyorsa yapmak.
  3. Muhalefeti PKK ve Fetö ile ilişkilendirecek açıklamalar yapıp, İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak.
  4. Dini ve milli duyguları kışkırtıp, “bölünme”, “iç savaş” algısı yaratacak provokasyonlar yapmak.
  5. “Dış güçler” karşısında mücadele eden, bir iktidar görüntüsü verecek dış politika çıkışları yapmak.
  6. Yeni rant kapıları üretip, seçim rüşveti olarak seçmeni etkilemek.

Önümüzdeki bir aydan fazla bir zamanda, bunların dışında da seçim kazandıracak her türlü yolu deneyecekler. Başarılı olma ihtimalleri var. On yedi senedir farklı kesimlerin oylarını, desteğini almak için yaptıkları siyaset modeli önümüzde olmasına rağmen, duygusal, milli, siyasi, maddi nedenlerden dolayı iktidarın söylemlerine bir kez daha kanabilecek insanlar çıkabilir.

Her şey çok güzel olacak”

Umut veren bir slogan. Ama aynı zamanda altı doldurulmazsa, rehaveti de getiren bir slogan. O nedenle tek başına “her şey çok güzel olacak” demek fazla işe yaramaz. Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin çok dikkatli bir seçim stratejisi yapması gerekiyor. İktidarın olası her türlü bel altı saldırısını bertaraf edecek savunma mekanizması, onun seçmeninin gönlünü kazanacak bir çalışma planlanması gerekiyor. Sonuçta kazanılacak olan sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı değil, Türkiye halklarının gönlünü kazanmak düşüncesinden hareket etmek gerekiyor. Her şeyin çok güzel olması için, sadece seçim çalışmasında görev alacak insanların değil, destek olan herkesin kullanacağı dilin önemi anlatılmalı. Umut veren bir slogan olmaktan çıkıp, umudun kendisi olmak için, o sözlerin altını dolduracak bir çalışma yürütmek gerekiyor.

İmamoğlu’na düşeceğim şerh

Bundan yirmi yıl önce bana deselerdi ki, “yirmi sene sonra bir siyasetçi için iyi şeyler düşünebilirsin” hâşâ kabul etmezdim. Ama bugün bunları yazıyorum Ekrem İmamoğlu için. Ama bunları yazarken şunları unutmuyorum. Sonuçta Ekrem İmamoğlu da bir siyasetçi. Her siyasetçi gibi o da kazanmak için ne gerekiyorsa yapar, ama kazanıp İstanbul Belediye Başkanı, başarılı olduğunda muhtemelen sonrasında Cumhurbaşkanlığı, yani iktidar olduğunda, şimdiki söylemlerinden kayabilir, unutabilir, belki sisteme fazla direnemeyip teslim olabilir. Tüm bu ihtimalleri göz önünde bulundurmakta fayda var. Buna rağmen şu an için önemli bir iş yaptığını düşünüyorum. Bu yazıyı yazarken, eğer bir gün söyledikleriyle ters düşen bir şeyler yaparsa, “yakasına yapışıp hesap sorma” hakkını kendimde görüyorum.

18 Mayıs 2019

Özel günler üzerine

Şubat ayı geldiğinde beni bir sıkıntı basar. Çünkü, özel günlerin içinde en sahtesi ve kokuşmuş olanı Sevgililer Günü. Diğer özel günleri akladığım sanılmasın. Doğum günleri, Anneler ve Babalar Günü, tanışma yıl dönümleri, hatta biraz genele yayarsak Evlilik yıl dönümleri de bana olabildiğince gereksiz ve yapmacık gelir. Çoğu insanın bir şekilde kutladığı ya da bir şekilde dahil olduğu bu özel günlerle ilgi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Okumaya devam et Özel günler üzerine

Akyaka’da ayı mı var?

Günlerdir Muğla’nın Ula ilçesine bağlı sakin kent Akyaka’ya ayılar indiği konuşuluyor. Önce, Akyaka’nın hemen yanındaki ormanlık alandaki bin arı kovanını parçalayıp, bir de arıcıya saldıran ayılar, geçtiğimiz günlerde yeniden görüldüler. Üstelik burası, antik Karia Yolu’nun Akyaka-Kuyucak arası işaretli yolunun tam yanında bir yer. Okumaya devam et Akyaka’da ayı mı var?

Kırk yıl önce değil de bin yıl önce gibi

Son kırk yılda o kadar çok şey değişmiş ki yaşamımızda. Sanki yaşadığımız değil de, asırlar öncesi hikâyeler anlatır gibi hissediyorum kendimi. Teknoloji o kadar hızlı ilerledi ki son kırk yılda, bazen kendim bile inanmakta güçlük çekiyorum.

1970’li yılların başlarında köyümüzdeki yaşam şeklini düşünüyorum. Telefon yok, elektrik yok, modern tarım aletlerini hiç biri yok, tüple çalışan ocaklar yok. Köyden şehre yolcu ve eşya taşıyan tek bir kamyon be tek bir traktör dışında hiçbir motorlu araç yok.

Tarımın nasıl yapıldığını çok iyi biliyorum. Tarlalar öküzlerin çifte koşulmasıyla kara sabana takılan demir pulluk dışında hiçbir fabrika yapımı alet kullanılmazdı. Tarla sürülüp ekildikten sonra yine sabana takılan ve kalın ağaçtan yapılmış aletle tapanlanırdı. Buğday ve arpa tarlaları, oraklarla biçilirdi. Eli orak kesmemesi ve daha büyük desteler yapmak için dört parmağa ağaç ve deriden yapılmış ellikler takılırdı. Biçilmiş buğday ve arpalar, yük hayvanları üzerine konulan şahralarla harman yerlerine taşınırdı. Harman yerindeki buğday, arpa, fiğ, yulaf gibi tahıllar, iyice kuruduktan sonra yine öküzlerin çektiği düvenle günlerce üzerinde dolaşılarak ezilirdi. Tahıllarla samanlar birbirinden ayırmak için, öbeğin tepesine dikilen söğüt dallarının aynı yöne estiği anda (aşağı yel), ağaçtan yapılmış yabalarla savrulup, tanelerin dibe, samanların az uzağa ayrılması sağlanırdı. Sonrasında çuvallara doldurulan tahıllar ve samanlar eşeklerle, katırlarla köye taşınırdı. Tohumluk tahıllar ayrıldıktan sonra kalanı önce kazanlarda yıkanıp, sonra toprak damlarda kurutulurdu. Biz çocuklara bu işlerin her aşamasında çok iş düşerdi. Tarlada orakla çalışanlara toprak küplerle su taşırdık (plastik bidonlara göre çok daha ağırdı ama, suyun uzun süre soğuk kalmasını sağlardı), yüklenmiş hayvanları harman yerine götürürdük. Daha ağır olsun diye düvene binerdik. Ki, bu çok eğlenceli olurdu. Düveni kullanan amcamın arkasında oturup, harman yerinde döner dururduk. Yine yüklenmiş hayvanları köye götürürdük. Bu işin en zevkli yani, boş dönerken eşeklere katırlara binerdik. Kuruması için damlara çıkarılmış buğdayları kuşlar yemesin diye damda beklerdik. (Google amcada bile görselini bulamadım.)

Sonrasında buğdaylar su değirmenine taşınırdı. Orada nöbet sistemi vardı. Değirmenci sırası gelen köylünün buğdayından isteğine göre, ekmeklik un, yarma (aşurelik), kalın ve ince bulgur yapardı. Hatta bunları yaparken düğürcek ve pıt pıtılar da alınır ve onlarla da çeşitli yemekler yapılırdı.

Tarım alanında yapılan bu kadar işte, hiçbir modern alet kullanılmazdı. Demir olarak ise, pulluk, öküzleri hareketlendirmek için uzun sopaların (masta) ucuna çakılmış kör bir çivi ve hayvanların ayağındaki nallardan başka şehirden gelmiş bir şey olmazdı. Geri kalan her şey ağaçtan köyün ustaları tarafından yapılmış aletlerdi. Yine her işte kullanılan kazma, kürek, keser, balta ve dehre (tahra) aletleri o günün en teknolojik aletleriydi.

1970’lerin ikinci yarısında ilk önce kata patozla tanıştım. Yine oraklarla derilen tahıllar, harman yerinde patozla parçalanıyordu artık. Kocaman bir kazan içindeki kesici pervaneler, traktörün çevirdiği kayışlarla dönüyordu ve içine atılan her şeyi parçalayan bir aletti. Ama henüz taneleri ayırmadığı için ayırma işlemi yine rüzgârın keyfine, yaba sallayan kolun gücüne bağlıydı. Sadece döven kısmı artık gereksiz olmuştu. Sonra bu patozların sapla, taneyi ayırt edenleri geldi köye. Ama bu aletler gelir gelmez herkes kullanamıyordu. Çünkü ek bir maliyet getiriyordu köylüye. Ancak tarlası büyük ve biraz daha varlıklı olanlar kullanabildi önceleri. Sonra ise herkes kullanmaya başladı. Tüm bu değişim on yıl içinde oldu.

Hayvancılık da bundan farklı değildi. Büyükbaş hayvanlar ya köyün ortak sığırlarıyla ya da benim gibi çocukların bireysel çobanlığıyla otlatılırdı. Belimize bağladığımız bohçanın içinde ekmeğe sarılı peynir, soğan, domatesler olurdu. İnekler akşam ve kuşlukta sağılır, akşamları kaynatılıp sabaha yoğurt olurdu. Bizim inekler köyün sığırına karışmadığı için çok süt verirdi. O nedenle babaannem, süt bakracını ahırdan eve götürürken, önlüğünün altına saklardı. O sırada kapıdan geçebilecek bir komşu görüp de nazarı değmesin diye. Yoğurtlar sabah erkenden çatmalara asılmış yayıklarda saatlerce yayılıp içindeki tereyağının özleşmesi sağlanırdı. Sonra bunlar süzülerek yağ ve ayran olarak ayrılırdı. Yağ tuzlanıp yine toprak küplere basılırken. Yağı azalmış ayran yeniden kaynatılarak çökelik (çökelek) yapılırdı. Çökelekler ise tuzlanıp, derilere sıkıca basılarak kuyularda ya da kilerlerde saklanırdı.

Küçükbaş hayvanlar ise ilk yazdan yaylalara çadır kurularak oralarda beslenip, yağı, peyniri, çökeleği aynı yöntemlerle yapılırdı. Sonbahara kadar da yaylada kalırlardı. Hayvanların kışlık yiyecekleri için çayırlar yılda iki defa tırpanlarla derilirdi. Otlar yaş olarak köye taşınır yine toprak damlarda kurutulduktan sonra samanlıklara kaldırılırdı.

Hayvancılıkla ilgili tüm bu işleri yaparken, metal yayıklar (daha eskiden ağaç fıçılar ve hayvan derisinden yapılan tulumlarda yapılırmış, ama ben onu görmedim), bakır bakraçlar, küçüklü büyüklü kazanlar ve ocaklarda kullanılan saç ayakları dışında demir kullanılmadığı gibi hiçbir modern alet bilinmezdi. Yılda bir kez köye kalaycı gelip ocağını kurardı. Bütün köylü bakır kaplarını sırayla kalaylatırdı. Parası olmayanlar yağ, buğday gibi ürettiği şeylerle borcunu öderdi kalaycıya.

Yine 80’lerin başlarında, önce süt sağma makineleri, sonra yağı yoğurttan ayıran otomatik yayık makineleri köylünün yaşamına girmeye başladı. Sadece toprak, deri ve bakır olan kapların yerini ise önce alüminyumlar, sonra plastikler almaya başladı.

Ocaklarda sadece odun yakılırdı. Bazı evlerde gazla pompalanarak çalışan ocaklar vardı ki, sadece çay için bazen kullanılırdı. Akşamları gaz lambası ışığında oturulur, ancak çok önemli misafir geldiğinde lüks diye gazla çalışan bir aydınlatma aleti kullanılırdı. Gerçek adı muhtemelen başka bir şeydi ama, çok lüks bir alet olduğu için köylüler ona “lüks”derdi.

Tüm bu yaşam, taş, çamur ve ağaçla yapılmış evlerde hüküm sürerdi. Okul yaşamımızda modern bir şey yoktu. Sadece okul binası köyün tek çatısı olan tek katlı binasıydı. Ama içinde modern hiç bir şey yoktu.

Bunları yazarken bile hayretler içindeyim. Elektrikle ilk kez üç dört yaşındayken Malatya’daki bir akrabamızın evinde tanıştım. Duvarda iki tane delik var. Bana diyorlar ki, “sakın o deliklere parmağını sokma, seni ceryan (cereyan) çarpar”. Ben cereyanı bir hayvan gibi düşünüyorum. Eğer elimi sokarsam o deliklerden yılan gibi bir şey çıkacak ve bana çarpacak. Köyümüze telefon, 80’de, elektrik ise ondan birkaç yıl sonra geldi. Sonrasında İstanbul’da elektrikli ev aletleriyle, televizyonla, videoyla, otomobille tanıştım. 90’larda, cep telefonları, bilgisayarlar derken 2000’de internetle bambaşka bir dünyaya girdim. 1970’lerde tüple çalışan ilk ocağı gördükten kırk yıl sonra, elimdeki telefonla dünyadaki birçok bilgiye ulaşabilir duruma gelmek beni ürkütüyor.

Yine eskilere gidiyorum. Şimdi köylerde, dağlarda, ormanlarda, ovalarda her yerde dönüşümü olmayan her türlü atık var. O zamanlar hiç yoktu. Çünkü, plastikte satılan hiçbir şey köylerde kullanılmıyordu. Sular ya kaynağından avuçla içilirdi ya küplerle, bakraçlarla taşınırdı. Yemekler bohçalarda, tahıl ip çuvallarda, sebzeler kamıştan yapılmış sepetlerde, heybelerde, meyveler ahşap sandıklarda taşınırdı. Köyün bakkalında bisküvi vs. açık olarak kese kâğıtlarında satılırdı. Meşrubatın ne olduğunu bilmezdik. Bira bile yoktu. İçki olarak sadece rakı vardı, ama şişesi birçok işe yaradığı için atılmazdı. Bir de gaz tenekeleri vardı. Çünkü aydınlanmada sadece o kullanılıyordu. Ama o boş tenekelerde birçok tamiratta veya çeşitli saklama işlerinde için kullanılırdı. O nedenle bırakın plastiği, doğada kâğıt gördüğümü bile pek hatırlayamıyorum.

Kırk yıl öncesi ile asırlar öncesi arasında o kadar az farklar var ki. İnsan ister istemez yüzyıllar öncesi zamanda yaşamış gibi hissediyor kendisini. Bu yirminci yüzyıl nasıl bir yüzyılsa, doğanın bütün dünyasını karartı. Bir taraftan günlük yaşamımıza giren teknolojik aletler hayatımızı kolaylaştırırken, diğer taraftan o teknolojinin getirdiği her türlü kirlilik hayatımızı zehir eder oldu. Teknolojinin hem her türlü nimetinden yararlanıyoruz, hem de verdiği zararlarından şikâyet ediyoruz. Her yeniliği hayatımıza sokarak, başka yeniliklerin önünü açıyoruz.

Belki de bu durum da doğal bir şey. Madem insan canlısında var olan akıl ve düşünme duyusu doğal bir şey, o zaman o akılın getirdiği şeyler de, beğenmesek bile o doğallığın bir parçası. İnsanlığın ve onun getirdiği sistemlerin bütün sonuçları doğanın bir parçası. Karşı olduğumuz, mücadelesini verdiğimiz, şikâyet ettiğimiz yanlışların hepsi doğanın bir parçası olan insana dair. Bunun sonuçlarına katlanmalı mıyız? Bu farklı ve çok uzun bir tartışma, başka bir yazının konusu olsun.

Ant’lar üzerine

Birkaç senedir okullarda öğrencilere okutulan “ant”la ilgili bir tartışma yürütülüyor. Bu tartışmada ortaya iki ant çıktı. Birincisi Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1933 yılında okutulmaya başlayan ant. Diğer ise, AKP iktidarının okutulmasını istediği ant. Aslında iki ant arasında çok fazla bir fark yok. Birincisinde Türk ırkının üstünlüğü savunulurken, diğerinde ise Müslümanlık dininin üstünlüğü savunuluyor. Okumaya devam et Ant’lar üzerine

Sahiller ve ormanlar hiç kimsenin değildir

Geçtiğimiz hafta biten bayram tatili sonrası, Muğla’nın Gökova Körfezi kıyısındaki tatil beldesi Akyaka’da tatilcilerin çevreye verdiği zarar had safhaya ulaştı. Deniz kenarları, akarsu ve göl kenarları, yol kenarları, ormanlık alanlar, parklar, kısaca her yer umumi çöplüğe döndü. Bu kirliliği yaratan, tatil için bölgeye gelen tatilcilerdi. Zira, tatil dönemi haricindeki dönemlerde de, bu kadar büyük çaplı olmasa da, doğaya duyarsız insanlar çevreyi sürekli kirletiyor. Evinde tadilat yapan molozunu, arıcılık ve tarım yapan köylü ve balıkçı her türlü atığını, yolculuk eden aracındaki çöpü, yolda yürüyen elindeki sigarasına kadar her şeyi, hatta doğa yürüyüşçüleri bile kendi çöpünü çevreyi kirletmekte bir sakınca görmüyor. Devletin ve özel şirketlerin çevreye verdiği büyük zararlar yetmiyormuş gibi, “halk” adı altındaki insanlar da doğaya karşı adeta savaş açmış durumda. Okumaya devam et Sahiller ve ormanlar hiç kimsenin değildir