“Ben Koronavirüs…”

Koronavirüs’ün Çin’den başlayıp, adım adım dünyaya yayılması üzerine ben de bir şeyler yazmak istiyordum, ama hangi açıdan yazacağım konusunda kararsızdım. Günlerdir bunu düşünürken, bu gece sabaha karşı uzun bir mesaj aldım. Mektup, Koronavirüs’ün bizzat kendisinden geliyordu. Benim “ne yazacağım” üzerine kafa yormama gerek kalmadan, sözü Koronavirüs’e bırakıyorum:

“Ben Koronavirüs. Aslında benim gerçek adım bu değil. Bu adı siz insanlar bana koydunuz. Benim gerçek adım Şah’tır. Virüsler arasında bana öyle derler. Sanırım virüslerin şahı olmamdan dolayı bana bu adı koymuşlar. Ama fark etmez, siz istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Hakkımızda çok şey konuşuyor insanlar. Ne kadar tehlikeli olduğumuz, sinsice yayıldığımız, özel yayılma ağları kullandığımız, seçtiğimiz ve hücrelendiğimiz insan ırkları ve yaşları arasında tercihler yaptığımız gibi. Bize savaş açtınız dört bir yandan. Oysa biz size savaş falan açmadık, ırklarınız ve yaşlar arasında da tercihler yapmadık. Hepsi bir tesadüf. Girdiğimiz hücrelerin bağışıklığı, dayanıklılığı belirliyor gücümüzü. Bizim de bu dünyada en az sizin kadar yaşama hakkımız var. Bizim yaptığımız sadece dünya üzerinde küçük bir gezi yapmak ve kendimizce küçük oyunlar oynamaktan ibaret. Eğer savaşınıza savaşla cevap vermeye kalkarsak, bunun altında kalırsınız. Sizin bize gücünüz yetmez. Ne son nesil silahlarınız, ne teknolojiniz, ne insan gücünüz, ne de aklınız bizi yenmeye yetmez. Siz o silahlarınızla ve “süper” güçlerinizle ancak birbirinizle savaşır ve doğaya zarar verebilirsiniz. Ama bize zarar veremezsiniz. Zaten beslenmeniz ve yaşam şekliniz o kadar kötü ki, karşımızda çok savunmasız ve güçsüzsünü

“Siz insanlar her konuda, sürekli başkalarını suçluyorsunuz. Biz ortaya çıktığımızda da başka coğrafyaları, farklı ırkları, bazı hayvanları suçluyorsunuz. Deprem oluyor fay hatlarını suçluyorsunuz, yağmurlar yağıyor, kasırgalar çıkıyor doğayı suçluyorsunuz. Hiçbir şey bulamazsanız birbirinizi suçluyorsunuz, savaşlar açıyorsunuz. Oysa bu dünyanın tek suçlanacak canlıları sizlersiniz. Sizler kadar dünyaya zarar veren, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve aslında en büyük zararı kendi ırkına veren başka bir canlı yok. Siz sürekli kendinizi dünyanın tek hâkimi sanıyorsunuz. Diğer canlıları, istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz, istediğiniz yerlerde yaşatabileceğiniz, istemediğinizde öldürebileceğiniz değersiz canlılar olarak görüyorsunuz. Her şeyin sizin kontrolünüzde olduğunu sanıyorsunuz. Bizimle ilgili haberler yaparken de, hep bizi kötü gösteren görseller kullanıyorsunuz. Bu yazının görseli de bunlardan biri. Sanki bizi dünyaya zarar veren bir canavarmış gibi gösteriyorsunuz. Biz dünyaya zarar vermiyoruz, hatta dünyanın bir parçasıyız. Biz sadece dünyaya zarar veren insanlığa zarar veriyoruz.

“Bu yaptığımız küçük dünya gezisi ve oyun haddinizi bilmeniz içindir. Size bir uyarıdır. Bunun çok daha fazlasını yapabilecek gücümüz olduğu gibi, henüz haberinizin bile olmadığı bizden daha tehlikeli canlıların olduğunu bilmelisiniz. Demek istediğimiz, sizin de diğer canlılar kadar bu dünya üzerinde yaşama hakkınız var. Daha fazlasını isterseniz, cevabını misliyle alırsınız. Siz ne kadar bizi düşman olarak görseniz de, doğa için en büyük düşman sizsiniz. Sizin boyutunuzla, bizim boyutumuz kıyaslanamaz bile. Ama biz sizden çok daha güçlüyüz. Ve bu gücümüzü henüz kontrollü kullanıyoruz. Üstelik sizinle savaşımızda işimiz  hiç de zor değil. Bu yaşam tarzınız ve beslenme biçiminizle, karşımızda çok güçsüz kalıyorsunuz.

“Size dünyada birden bire nasıl bu kadar yayıldığımızdan bahsedeyim. Birincisi aslında biz hep vardık. Ama hücremizde günümüzü bekliyorduk. Hücremizden çıkmamıza yine siz neden oldunuz. Sizin doğaya olan düşmanlığınız, acımasızlığınız, kâr hırsınız, teknolojik gelişmeleriniz, bir noktadan sonra otokontrol sistemiyle durdurulması gerekiyordu. Bunu durdurmak için pek çok yol olduğu gibi, bu defa görev bize düştü. Tek işimiz, sizin hücrelerinize yerleşmek ve gelişmekti. Ne kadar çok insanda hücre kurarsak o kadar korkutabilirdik sizi. Bu bizim için o kadar kolay bir şey ki, çünkü siz bizi göremiyorsunuz, sizin aracılığınızla istediğimiz kadar rahat hareket edebiliyoruz. O nedenle, coğrafyanın birkaç yerine seyahat edecek insanlara gizlenmemiz yetti. Aramızda iş bölümü yaptık, haritadan yer beğendik ve yavaş yavaş yayıldık. Yayılmayı yaparken de kendimizce bir taktiğimiz oldu. Bu taktiği bilmemeniz daha iyi. Bunu bir uyarı olarak düşündüğümüz için de, fazla kendimizi zorlamadık, sadece biraz eğlenmek istedik. İçinizde iyiler de var kötüler de. Ama biz bunu ayırt edemiyoruz. O nedenle bir seçim yapmadan rast gele hücrelerinizi ele geçiriyoruz.

“Bu yaptıklarımızı biraz da sizin için yapıyoruz. Sizin sisteminiz o kadar kötü ki, siz insanların bir kısmı, bu sistemden sürekli zarar görüyor. Bizim sayemizde, kendi içinizde yaptığınız savaşlara ara verdiniz, bizim sayemizde yardımlaşmayı, temizliği öğrendiniz. Bizim sayemizde üretiminiz durma noktasına geldi ve birbirinizin, çalışanlarınızın değerini daha iyi anladınız, bazı işlerin, eğitimin, evlerden de yapılabileceğini öğrendiniz. Bizim sayemizde, doğal beslenmenin, öz üretimin değerini anladınız. Bizim sayemizde, doğru sosyalleşmeyi yeniden fark edip, ailenizle vakit geçirmeğe, kitap okumaya, sohbet etmeye başladınız. Kontrolünüzü kaybetmiş, freniniz patlamış bir şekilde giderken, bir iyilik yaptık ve durmanız gereken yeri hatırlattık. Size çok şey öğrettik, ders çıkarmasını bilirseniz eğer. Bizim sayemizde, ağızlarından sadece tehdit, nefret, savaş çıkan yöneticileriniz “hayat bilgisi” dersleri vermek için uluslarına seslendiler.

“İsteseydim bu mektubu başka dillerde de yazardım. Biz her dili biliyoruz ama Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’ye yeni geldik. Sizin nasıl olsa Google amcanız var, anında her dile çeviri yapabiliyorsunuz. Yine bu mesajı göndermek için seni seçmemizin sebebi de, bizim hakkımızda herkesin yazdığı gibi saldırgan bir yazı yazmanı istemediğimiz içindir. Bizi yenemezsiniz, ama size bir şans daha vermek için, bir süre sonra gidip kendi hücremize çekilebiliriz. İstersek yine geliriz, ama bu defa gezmek için, oyun oynamak için değil, savaş ilan ederek geliriz, işte o zaman bizden korkun. Mutasyona uğrayarak bu hale geldiğimiz doğru, ama buna siz sebep oldunuz. Böyle fütursuzca devam ederseniz, bu mutasyonlar da devam edecek. Sakın ha, bu geri çekilişimizi savaşı kazandık diye düşünmeyin. Sadece biz değil, sizin sayenizde hücrelerinde bekleyen başka virüsler de var. O çağı yaşamak bile istemezseniz. Biz de bu dünyaya ve doğal seleksiyona dahiliz. Sizin aklınızla ulaştığınız sözde ‘ilerlemeler’ bizi engelleyemez.”

Bu mesajı alınca uzun uzun düşündüm ve empati yaptım. Korona virüsün çok haklı yanları var.  Onunla mücadele edelim etmesine de, ders de çıkartmak gerekiyor.

18 Mart 2020

 

Özel günler üzerine

Şubat ayı geldiğinde beni bir sıkıntı basar. Çünkü, özel günlerin içinde en sahtesi ve kokuşmuş olanı Sevgililer Günü. Diğer özel günleri akladığım sanılmasın. Doğum günleri, Anneler ve Babalar Günü, tanışma yıl dönümleri, hatta biraz genele yayarsak Evlilik yıl dönümleri de bana olabildiğince gereksiz ve yapmacık gelir. Çoğu insanın bir şekilde kutladığı ya da bir şekilde dahil olduğu bu özel günlerle ilgi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Okumaya devam et Özel günler üzerine

Sizi susturmasını bilirim

Yine böyle bir zamandı. Göz gözü görmüyor, kimin ne dediği anlaşılmıyor, bağırışlar çığrışlar bir kargaşadır gidiyordu. Bağırma derim bağırırlar, susun derim susmazlar. Çileden çıktığım anlardan biriydi. Ve artık dayanamadım, başlıktaki sözü söyledim. Söylerken çok kararlıydım. Fakat…
Okumaya devam et Sizi susturmasını bilirim

Kırk yıl önce değil de bin yıl önce gibi

Son kırk yılda o kadar çok şey değişmiş ki yaşamımızda. Sanki yaşadığımız değil de, asırlar öncesi hikâyeler anlatır gibi hissediyorum kendimi. Teknoloji o kadar hızlı ilerledi ki son kırk yılda, bazen kendim bile inanmakta güçlük çekiyorum.

1970’li yılların başlarında köyümüzdeki yaşam şeklini düşünüyorum. Telefon yok, elektrik yok, modern tarım aletlerini hiç biri yok, tüple çalışan ocaklar yok. Köyden şehre yolcu ve eşya taşıyan tek bir kamyon be tek bir traktör dışında hiçbir motorlu araç yok.

Tarımın nasıl yapıldığını çok iyi biliyorum. Tarlalar öküzlerin çifte koşulmasıyla kara sabana takılan demir pulluk dışında hiçbir fabrika yapımı alet kullanılmazdı. Tarla sürülüp ekildikten sonra yine sabana takılan ve kalın ağaçtan yapılmış aletle tapanlanırdı. Buğday ve arpa tarlaları, oraklarla biçilirdi. Eli orak kesmemesi ve daha büyük desteler yapmak için dört parmağa ağaç ve deriden yapılmış ellikler takılırdı. Biçilmiş buğday ve arpalar, yük hayvanları üzerine konulan şahralarla harman yerlerine taşınırdı. Harman yerindeki buğday, arpa, fiğ, yulaf gibi tahıllar, iyice kuruduktan sonra yine öküzlerin çektiği düvenle günlerce üzerinde dolaşılarak ezilirdi. Tahıllarla samanlar birbirinden ayırmak için, öbeğin tepesine dikilen söğüt dallarının aynı yöne estiği anda (aşağı yel), ağaçtan yapılmış yabalarla savrulup, tanelerin dibe, samanların az uzağa ayrılması sağlanırdı. Sonrasında çuvallara doldurulan tahıllar ve samanlar eşeklerle, katırlarla köye taşınırdı. Tohumluk tahıllar ayrıldıktan sonra kalanı önce kazanlarda yıkanıp, sonra toprak damlarda kurutulurdu. Biz çocuklara bu işlerin her aşamasında çok iş düşerdi. Tarlada orakla çalışanlara toprak küplerle su taşırdık (plastik bidonlara göre çok daha ağırdı ama, suyun uzun süre soğuk kalmasını sağlardı), yüklenmiş hayvanları harman yerine götürürdük. Daha ağır olsun diye düvene binerdik. Ki, bu çok eğlenceli olurdu. Düveni kullanan amcamın arkasında oturup, harman yerinde döner dururduk. Yine yüklenmiş hayvanları köye götürürdük. Bu işin en zevkli yani, boş dönerken eşeklere katırlara binerdik. Kuruması için damlara çıkarılmış buğdayları kuşlar yemesin diye damda beklerdik. (Google amcada bile görselini bulamadım.)

Sonrasında buğdaylar su değirmenine taşınırdı. Orada nöbet sistemi vardı. Değirmenci sırası gelen köylünün buğdayından isteğine göre, ekmeklik un, yarma (aşurelik), kalın ve ince bulgur yapardı. Hatta bunları yaparken düğürcek ve pıt pıtılar da alınır ve onlarla da çeşitli yemekler yapılırdı.

Tarım alanında yapılan bu kadar işte, hiçbir modern alet kullanılmazdı. Demir olarak ise, pulluk, öküzleri hareketlendirmek için uzun sopaların (masta) ucuna çakılmış kör bir çivi ve hayvanların ayağındaki nallardan başka şehirden gelmiş bir şey olmazdı. Geri kalan her şey ağaçtan köyün ustaları tarafından yapılmış aletlerdi. Yine her işte kullanılan kazma, kürek, keser, balta ve dehre (tahra) aletleri o günün en teknolojik aletleriydi.

1970’lerin ikinci yarısında ilk önce kata patozla tanıştım. Yine oraklarla derilen tahıllar, harman yerinde patozla parçalanıyordu artık. Kocaman bir kazan içindeki kesici pervaneler, traktörün çevirdiği kayışlarla dönüyordu ve içine atılan her şeyi parçalayan bir aletti. Ama henüz taneleri ayırmadığı için ayırma işlemi yine rüzgârın keyfine, yaba sallayan kolun gücüne bağlıydı. Sadece döven kısmı artık gereksiz olmuştu. Sonra bu patozların sapla, taneyi ayırt edenleri geldi köye. Ama bu aletler gelir gelmez herkes kullanamıyordu. Çünkü ek bir maliyet getiriyordu köylüye. Ancak tarlası büyük ve biraz daha varlıklı olanlar kullanabildi önceleri. Sonra ise herkes kullanmaya başladı. Tüm bu değişim on yıl içinde oldu.

Hayvancılık da bundan farklı değildi. Büyükbaş hayvanlar ya köyün ortak sığırlarıyla ya da benim gibi çocukların bireysel çobanlığıyla otlatılırdı. Belimize bağladığımız bohçanın içinde ekmeğe sarılı peynir, soğan, domatesler olurdu. İnekler akşam ve kuşlukta sağılır, akşamları kaynatılıp sabaha yoğurt olurdu. Bizim inekler köyün sığırına karışmadığı için çok süt verirdi. O nedenle babaannem, süt bakracını ahırdan eve götürürken, önlüğünün altına saklardı. O sırada kapıdan geçebilecek bir komşu görüp de nazarı değmesin diye. Yoğurtlar sabah erkenden çatmalara asılmış yayıklarda saatlerce yayılıp içindeki tereyağının özleşmesi sağlanırdı. Sonra bunlar süzülerek yağ ve ayran olarak ayrılırdı. Yağ tuzlanıp yine toprak küplere basılırken. Yağı azalmış ayran yeniden kaynatılarak çökelik (çökelek) yapılırdı. Çökelekler ise tuzlanıp, derilere sıkıca basılarak kuyularda ya da kilerlerde saklanırdı.

Küçükbaş hayvanlar ise ilk yazdan yaylalara çadır kurularak oralarda beslenip, yağı, peyniri, çökeleği aynı yöntemlerle yapılırdı. Sonbahara kadar da yaylada kalırlardı. Hayvanların kışlık yiyecekleri için çayırlar yılda iki defa tırpanlarla derilirdi. Otlar yaş olarak köye taşınır yine toprak damlarda kurutulduktan sonra samanlıklara kaldırılırdı.

Hayvancılıkla ilgili tüm bu işleri yaparken, metal yayıklar (daha eskiden ağaç fıçılar ve hayvan derisinden yapılan tulumlarda yapılırmış, ama ben onu görmedim), bakır bakraçlar, küçüklü büyüklü kazanlar ve ocaklarda kullanılan saç ayakları dışında demir kullanılmadığı gibi hiçbir modern alet bilinmezdi. Yılda bir kez köye kalaycı gelip ocağını kurardı. Bütün köylü bakır kaplarını sırayla kalaylatırdı. Parası olmayanlar yağ, buğday gibi ürettiği şeylerle borcunu öderdi kalaycıya.

Yine 80’lerin başlarında, önce süt sağma makineleri, sonra yağı yoğurttan ayıran otomatik yayık makineleri köylünün yaşamına girmeye başladı. Sadece toprak, deri ve bakır olan kapların yerini ise önce alüminyumlar, sonra plastikler almaya başladı.

Ocaklarda sadece odun yakılırdı. Bazı evlerde gazla pompalanarak çalışan ocaklar vardı ki, sadece çay için bazen kullanılırdı. Akşamları gaz lambası ışığında oturulur, ancak çok önemli misafir geldiğinde lüks diye gazla çalışan bir aydınlatma aleti kullanılırdı. Gerçek adı muhtemelen başka bir şeydi ama, çok lüks bir alet olduğu için köylüler ona “lüks”derdi.

Tüm bu yaşam, taş, çamur ve ağaçla yapılmış evlerde hüküm sürerdi. Okul yaşamımızda modern bir şey yoktu. Sadece okul binası köyün tek çatısı olan tek katlı binasıydı. Ama içinde modern hiç bir şey yoktu.

Bunları yazarken bile hayretler içindeyim. Elektrikle ilk kez üç dört yaşındayken Malatya’daki bir akrabamızın evinde tanıştım. Duvarda iki tane delik var. Bana diyorlar ki, “sakın o deliklere parmağını sokma, seni ceryan (cereyan) çarpar”. Ben cereyanı bir hayvan gibi düşünüyorum. Eğer elimi sokarsam o deliklerden yılan gibi bir şey çıkacak ve bana çarpacak. Köyümüze telefon, 80’de, elektrik ise ondan birkaç yıl sonra geldi. Sonrasında İstanbul’da elektrikli ev aletleriyle, televizyonla, videoyla, otomobille tanıştım. 90’larda, cep telefonları, bilgisayarlar derken 2000’de internetle bambaşka bir dünyaya girdim. 1970’lerde tüple çalışan ilk ocağı gördükten kırk yıl sonra, elimdeki telefonla dünyadaki birçok bilgiye ulaşabilir duruma gelmek beni ürkütüyor.

Yine eskilere gidiyorum. Şimdi köylerde, dağlarda, ormanlarda, ovalarda her yerde dönüşümü olmayan her türlü atık var. O zamanlar hiç yoktu. Çünkü, plastikte satılan hiçbir şey köylerde kullanılmıyordu. Sular ya kaynağından avuçla içilirdi ya küplerle, bakraçlarla taşınırdı. Yemekler bohçalarda, tahıl ip çuvallarda, sebzeler kamıştan yapılmış sepetlerde, heybelerde, meyveler ahşap sandıklarda taşınırdı. Köyün bakkalında bisküvi vs. açık olarak kese kâğıtlarında satılırdı. Meşrubatın ne olduğunu bilmezdik. Bira bile yoktu. İçki olarak sadece rakı vardı, ama şişesi birçok işe yaradığı için atılmazdı. Bir de gaz tenekeleri vardı. Çünkü aydınlanmada sadece o kullanılıyordu. Ama o boş tenekelerde birçok tamiratta veya çeşitli saklama işlerinde için kullanılırdı. O nedenle bırakın plastiği, doğada kâğıt gördüğümü bile pek hatırlayamıyorum.

Kırk yıl öncesi ile asırlar öncesi arasında o kadar az farklar var ki. İnsan ister istemez yüzyıllar öncesi zamanda yaşamış gibi hissediyor kendisini. Bu yirminci yüzyıl nasıl bir yüzyılsa, doğanın bütün dünyasını karartı. Bir taraftan günlük yaşamımıza giren teknolojik aletler hayatımızı kolaylaştırırken, diğer taraftan o teknolojinin getirdiği her türlü kirlilik hayatımızı zehir eder oldu. Teknolojinin hem her türlü nimetinden yararlanıyoruz, hem de verdiği zararlarından şikâyet ediyoruz. Her yeniliği hayatımıza sokarak, başka yeniliklerin önünü açıyoruz.

Belki de bu durum da doğal bir şey. Madem insan canlısında var olan akıl ve düşünme duyusu doğal bir şey, o zaman o akılın getirdiği şeyler de, beğenmesek bile o doğallığın bir parçası. İnsanlığın ve onun getirdiği sistemlerin bütün sonuçları doğanın bir parçası. Karşı olduğumuz, mücadelesini verdiğimiz, şikâyet ettiğimiz yanlışların hepsi doğanın bir parçası olan insana dair. Bunun sonuçlarına katlanmalı mıyız? Bu farklı ve çok uzun bir tartışma, başka bir yazının konusu olsun.

Zaman kıskacındaki bilinç

Üç yıl önce kol saatimin kayışı kopunca yeniden yaptırmayıp, saatten kurtulmuştum. Ama saate bakmaktan kurtulamadım. Güneş anlımı yakıyor, kemiklerim ısındı. Bunu bozmak istemiyorum. Şimdi saati neden merak ettim ki? Güya yaşamımdan zamanı çıkarmak istiyordum. Uyumayı, yatmayı, kalkmayı, yemek yemeyi zamana göre değil, vücudumun ihtiyaçlarına göre yapacaktım. Bazen kendiliğinden oluyor, bazen olmuyor. Sigarayı saate göre içmeyi hâlâ bırakamadım. Kahvaltı sonrası ilk sigara demiştim. Okumaya devam et Zaman kıskacındaki bilinç

Erkekler!.. Neden korkuyorsunuz? Yoksa…

Kendimi bildim bileli gözlemliyorum ki, erkekler bazı işleri yapmaktan imtina ediyorlar, bazı işlerden ise neredeyse elleri yanacakmış gibi kaçıyorlar. Yemek yapmak, bulaşık yıkamak gibi mutfak işleri olsun, ütü yapmak, çamaşır asmak, cam silmek, ev temizlemek gibi ev işleri olsun… Bu tür işleri yapmamak için ya “ben beceremiyorum” ya da “bu erkek işi değil” gerekçileri uyduruyorlar.

Bu konu beni oldukça meşgul ediyor. Şaşırtıcı olan şu ki, bu tür davranışları sadece ataerkil çevreler içinde yetişmiş erkekler değil, sosyal statüsü oldukça yüksek entelektüeller, konuşmaya gelince “en özgürlükçü” kesilen ilericiler de gösteriyor. Kadın-erkek ilişkileri konusu konuşulurken mangalda kül bırakmayan birisine bir bakıyorsun eşi/annesi evde olmayınca, mutfakta yemek pişmiyor, evde temiz tabak çanak kalmayıncaya kadar bulaşıklar yıkanmıyor. Giyecek kalmayıncaya kadar çamaşırlar yıkanmıyor, ütü ise hiç yapılmıyor. Evi bok götürse temizlenmiyor. Camları silmek, balkonda çamaşır asmak, evin önünü temizlemek gibi, konu komşunun tanık olabileceği işlerden ise özellikle kaçınılıyor. Tabii ki bu durum herkes için aynı seviyede tezahür etmiyor ve genelleme yapmak da istemiyorum. Ama hep bir çekinceyle ya yapılmıyor bu tür işler ya da baştan savma yapılıyor. Kendi işlerini yaparken her türlü teknolojik aleti kullanma kompetanı olan bu erkekler, çamaşır/bulaşık makinesi, ütü, elektrik süpürgesi gibi elektrikli ev aletleri karşısında teknoloji cahili kesiliyorlar. Nedir bu korku? Okumaya devam et Erkekler!.. Neden korkuyorsunuz? Yoksa…

Düşük belli pantolonların çektiği sancı

Ben genelde geç anlarım. Yanlış anlaşılmasın, anlatılan veya okuduğum şeyleri değil, toplum yaşamındaki yeni davranış şekillerini, bazı hareketleri anlamakta zorlanırım. Anlayıncaya kadar da, anlamak istediğim şeye canlı cansız ne olursa olsun bön bön bakınır dururum. Bir köşesi dışarı çıkmış bir kaldırım taşına da, yapraklarının sadece bir tarafı kararmış ağaca da, çöp kutularının yanına atılmış çöpler de, yolda elleri üstünde ayakları yukarıda yürüyene de aynı gözle bakar ve anlamaya çalışırım. Bazen, bakıp bakıp, yanlış değerlendirdiğimi yıllar sonra bir tesadüf sonucu anlarım. Bazen de, anladıktan sonra daha başka şekillerini görebilmek için uzun uzun sağımı solumu kolaçan ederek bakmaya devam ederim. Bu defa da, herkesin anladığından daha fazlasını anlamaya, anlamlandırmaya çalışırım. Okumaya devam et Düşük belli pantolonların çektiği sancı

Sanal dünyanın bittiği gün

İnternetin yaşamımıza girmesiyle beraber yeni bir dünyayla tanıştık. Aslında bu dünyanın etkisini televizyonun hayatımıza girmesinden beri hissediyorduk. Filmleriyle, yarışma, eğlence ve tartışma programlarıyla, “haber” diye sundukları çıkarcı düşünceleriyle bizi bir şekilde etkiliyordu bu dünya. İnternetle beraber bu dünyanın içine iyice girdik. Artık reel hayatta hiç tanımadığımız, görmediğimiz insanlarla konuşabiliyor, her şeyden anında haberimiz oluyor. Eskiden sadece iktidar sahiplerinin, güç odağı yayıncıların düşüncelerini beyan ettiği bu dünyaya, sanal dünyada olan herkes bir şekilde dahil olabiliyor ve bununla bir tatmin yaşıyor. Kişisel bir düşüncemiz bir anda onlarca, yüzlerce insanın paylaştığı bir haber haline gelebiliyor. Televizyonla başlayan bu yeni dünyada, interneti olan herkesin artık bir yeri var. Bu yer gittikçe hayatımızın bir parçası olmaktan çıkıp, ana gövdesi haline geldi. Bu durumdan hepimiz de oldukça memnunuz. Zira bunun bazı sonuçları olabileceğini de düşünmeden edemiyor insan. Okumaya devam et Sanal dünyanın bittiği gün