Kırk yıl önce değil de bin yıl önce gibi

Son kırk yılda o kadar çok şey değişmiş ki yaşamımızda. Sanki yaşadığımız değil de, asırlar öncesi hikâyeler anlatır gibi hissediyorum kendimi. Teknoloji o kadar hızlı ilerledi ki son kırk yılda, bazen kendim bile inanmakta güçlük çekiyorum.

1970’li yılların başlarında köyümüzdeki yaşam şeklini düşünüyorum. Telefon yok, elektrik yok, modern tarım aletlerini hiç biri yok, tüple çalışan ocaklar yok. Köyden şehre yolcu ve eşya taşıyan tek bir kamyon be tek bir traktör dışında hiçbir motorlu araç yok.

Tarımın nasıl yapıldığını çok iyi biliyorum. Tarlalar öküzlerin çifte koşulmasıyla kara sabana takılan demir pulluk dışında hiçbir fabrika yapımı alet kullanılmazdı. Tarla sürülüp ekildikten sonra yine sabana takılan ve kalın ağaçtan yapılmış aletle tapanlanırdı. Buğday ve arpa tarlaları, oraklarla biçilirdi. Eli orak kesmemesi ve daha büyük desteler yapmak için dört parmağa ağaç ve deriden yapılmış ellikler takılırdı. Biçilmiş buğday ve arpalar, yük hayvanları üzerine konulan şahralarla harman yerlerine taşınırdı. Harman yerindeki buğday, arpa, fiğ, yulaf gibi tahıllar, iyice kuruduktan sonra yine öküzlerin çektiği düvenle günlerce üzerinde dolaşılarak ezilirdi. Tahıllarla samanlar birbirinden ayırmak için, öbeğin tepesine dikilen söğüt dallarının aynı yöne estiği anda (aşağı yel), ağaçtan yapılmış yabalarla savrulup, tanelerin dibe, samanların az uzağa ayrılması sağlanırdı. Sonrasında çuvallara doldurulan tahıllar ve samanlar eşeklerle, katırlarla köye taşınırdı. Tohumluk tahıllar ayrıldıktan sonra kalanı önce kazanlarda yıkanıp, sonra toprak damlarda kurutulurdu. Biz çocuklara bu işlerin her aşamasında çok iş düşerdi. Tarlada orakla çalışanlara toprak küplerle su taşırdık (plastik bidonlara göre çok daha ağırdı ama, suyun uzun süre soğuk kalmasını sağlardı), yüklenmiş hayvanları harman yerine götürürdük. Daha ağır olsun diye düvene binerdik. Ki, bu çok eğlenceli olurdu. Düveni kullanan amcamın arkasında oturup, harman yerinde döner dururduk. Yine yüklenmiş hayvanları köye götürürdük. Bu işin en zevkli yani, boş dönerken eşeklere katırlara binerdik. Kuruması için damlara çıkarılmış buğdayları kuşlar yemesin diye damda beklerdik. (Google amcada bile görselini bulamadım.)

Sonrasında buğdaylar su değirmenine taşınırdı. Orada nöbet sistemi vardı. Değirmenci sırası gelen köylünün buğdayından isteğine göre, ekmeklik un, yarma (aşurelik), kalın ve ince bulgur yapardı. Hatta bunları yaparken düğürcek ve pıt pıtılar da alınır ve onlarla da çeşitli yemekler yapılırdı.

Tarım alanında yapılan bu kadar işte, hiçbir modern alet kullanılmazdı. Demir olarak ise, pulluk, öküzleri hareketlendirmek için uzun sopaların (masta) ucuna çakılmış kör bir çivi ve hayvanların ayağındaki nallardan başka şehirden gelmiş bir şey olmazdı. Geri kalan her şey ağaçtan köyün ustaları tarafından yapılmış aletlerdi. Yine her işte kullanılan kazma, kürek, keser, balta ve dehre (tahra) aletleri o günün en teknolojik aletleriydi.

1970’lerin ikinci yarısında ilk önce kata patozla tanıştım. Yine oraklarla derilen tahıllar, harman yerinde patozla parçalanıyordu artık. Kocaman bir kazan içindeki kesici pervaneler, traktörün çevirdiği kayışlarla dönüyordu ve içine atılan her şeyi parçalayan bir aletti. Ama henüz taneleri ayırmadığı için ayırma işlemi yine rüzgârın keyfine, yaba sallayan kolun gücüne bağlıydı. Sadece döven kısmı artık gereksiz olmuştu. Sonra bu patozların sapla, taneyi ayırt edenleri geldi köye. Ama bu aletler gelir gelmez herkes kullanamıyordu. Çünkü ek bir maliyet getiriyordu köylüye. Ancak tarlası büyük ve biraz daha varlıklı olanlar kullanabildi önceleri. Sonra ise herkes kullanmaya başladı. Tüm bu değişim on yıl içinde oldu.

Hayvancılık da bundan farklı değildi. Büyükbaş hayvanlar ya köyün ortak sığırlarıyla ya da benim gibi çocukların bireysel çobanlığıyla otlatılırdı. Belimize bağladığımız bohçanın içinde ekmeğe sarılı peynir, soğan, domatesler olurdu. İnekler akşam ve kuşlukta sağılır, akşamları kaynatılıp sabaha yoğurt olurdu. Bizim inekler köyün sığırına karışmadığı için çok süt verirdi. O nedenle babaannem, süt bakracını ahırdan eve götürürken, önlüğünün altına saklardı. O sırada kapıdan geçebilecek bir komşu görüp de nazarı değmesin diye. Yoğurtlar sabah erkenden çatmalara asılmış yayıklarda saatlerce yayılıp içindeki tereyağının özleşmesi sağlanırdı. Sonra bunlar süzülerek yağ ve ayran olarak ayrılırdı. Yağ tuzlanıp yine toprak küplere basılırken. Yağı azalmış ayran yeniden kaynatılarak çökelik (çökelek) yapılırdı. Çökelekler ise tuzlanıp, derilere sıkıca basılarak kuyularda ya da kilerlerde saklanırdı.

Küçükbaş hayvanlar ise ilk yazdan yaylalara çadır kurularak oralarda beslenip, yağı, peyniri, çökeleği aynı yöntemlerle yapılırdı. Sonbahara kadar da yaylada kalırlardı. Hayvanların kışlık yiyecekleri için çayırlar yılda iki defa tırpanlarla derilirdi. Otlar yaş olarak köye taşınır yine toprak damlarda kurutulduktan sonra samanlıklara kaldırılırdı.

Hayvancılıkla ilgili tüm bu işleri yaparken, metal yayıklar (daha eskiden ağaç fıçılar ve hayvan derisinden yapılan tulumlarda yapılırmış, ama ben onu görmedim), bakır bakraçlar, küçüklü büyüklü kazanlar ve ocaklarda kullanılan saç ayakları dışında demir kullanılmadığı gibi hiçbir modern alet bilinmezdi. Yılda bir kez köye kalaycı gelip ocağını kurardı. Bütün köylü bakır kaplarını sırayla kalaylatırdı. Parası olmayanlar yağ, buğday gibi ürettiği şeylerle borcunu öderdi kalaycıya.

Yine 80’lerin başlarında, önce süt sağma makineleri, sonra yağı yoğurttan ayıran otomatik yayık makineleri köylünün yaşamına girmeye başladı. Sadece toprak, deri ve bakır olan kapların yerini ise önce alüminyumlar, sonra plastikler almaya başladı.

Ocaklarda sadece odun yakılırdı. Bazı evlerde gazla pompalanarak çalışan ocaklar vardı ki, sadece çay için bazen kullanılırdı. Akşamları gaz lambası ışığında oturulur, ancak çok önemli misafir geldiğinde lüks diye gazla çalışan bir aydınlatma aleti kullanılırdı. Gerçek adı muhtemelen başka bir şeydi ama, çok lüks bir alet olduğu için köylüler ona “lüks”derdi.

Tüm bu yaşam, taş, çamur ve ağaçla yapılmış evlerde hüküm sürerdi. Okul yaşamımızda modern bir şey yoktu. Sadece okul binası köyün tek çatısı olan tek katlı binasıydı. Ama içinde modern hiç bir şey yoktu.

Bunları yazarken bile hayretler içindeyim. Elektrikle ilk kez üç dört yaşındayken Malatya’daki bir akrabamızın evinde tanıştım. Duvarda iki tane delik var. Bana diyorlar ki, “sakın o deliklere parmağını sokma, seni ceryan (cereyan) çarpar”. Ben cereyanı bir hayvan gibi düşünüyorum. Eğer elimi sokarsam o deliklerden yılan gibi bir şey çıkacak ve bana çarpacak. Köyümüze telefon, 80’de, elektrik ise ondan birkaç yıl sonra geldi. Sonrasında İstanbul’da elektrikli ev aletleriyle, televizyonla, videoyla, otomobille tanıştım. 90’larda, cep telefonları, bilgisayarlar derken 2000’de internetle bambaşka bir dünyaya girdim. 1970’lerde tüple çalışan ilk ocağı gördükten kırk yıl sonra, elimdeki telefonla dünyadaki birçok bilgiye ulaşabilir duruma gelmek beni ürkütüyor.

Yine eskilere gidiyorum. Şimdi köylerde, dağlarda, ormanlarda, ovalarda her yerde dönüşümü olmayan her türlü atık var. O zamanlar hiç yoktu. Çünkü, plastikte satılan hiçbir şey köylerde kullanılmıyordu. Sular ya kaynağından avuçla içilirdi ya küplerle, bakraçlarla taşınırdı. Yemekler bohçalarda, tahıl ip çuvallarda, sebzeler kamıştan yapılmış sepetlerde, heybelerde, meyveler ahşap sandıklarda taşınırdı. Köyün bakkalında bisküvi vs. açık olarak kese kâğıtlarında satılırdı. Meşrubatın ne olduğunu bilmezdik. Bira bile yoktu. İçki olarak sadece rakı vardı, ama şişesi birçok işe yaradığı için atılmazdı. Bir de gaz tenekeleri vardı. Çünkü aydınlanmada sadece o kullanılıyordu. Ama o boş tenekelerde birçok tamiratta veya çeşitli saklama işlerinde için kullanılırdı. O nedenle bırakın plastiği, doğada kâğıt gördüğümü bile pek hatırlayamıyorum.

Kırk yıl öncesi ile asırlar öncesi arasında o kadar az farklar var ki. İnsan ister istemez yüzyıllar öncesi zamanda yaşamış gibi hissediyor kendisini. Bu yirminci yüzyıl nasıl bir yüzyılsa, doğanın bütün dünyasını karartı. Bir taraftan günlük yaşamımıza giren teknolojik aletler hayatımızı kolaylaştırırken, diğer taraftan o teknolojinin getirdiği her türlü kirlilik hayatımızı zehir eder oldu. Teknolojinin hem her türlü nimetinden yararlanıyoruz, hem de verdiği zararlarından şikâyet ediyoruz. Her yeniliği hayatımıza sokarak, başka yeniliklerin önünü açıyoruz.

Belki de bu durum da doğal bir şey. Madem insan canlısında var olan akıl ve düşünme duyusu doğal bir şey, o zaman o akılın getirdiği şeyler de, beğenmesek bile o doğallığın bir parçası. İnsanlığın ve onun getirdiği sistemlerin bütün sonuçları doğanın bir parçası. Karşı olduğumuz, mücadelesini verdiğimiz, şikâyet ettiğimiz yanlışların hepsi doğanın bir parçası olan insana dair. Bunun sonuçlarına katlanmalı mıyız? Bu farklı ve çok uzun bir tartışma, başka bir yazının konusu olsun.

Bakır çalığında kuru fasulye

Ankara’dan İstanbul’a dönerken Bolu Dağı’nda verdiğimiz mola ve otobüsümüz tekrar yola çıkıncaya kadar her şey normaldi. Sanırım 19:00 otobüsüydü ve mola yerinden ayrıldığımızda saat 22:30 sularındaydı. Hafta sonu iki gün süren bir toplantıyı tamamlamış, İstanbul’a doğru keyifli bir yolculuğun tadını çıkarıyorduk dört arkadaş. Toplantıyla ilgili kritikler yapıp, başka illerden gelen arkadaşlardan duyduğumuz dedikoduları paylaşıp gülüşüyorduk.

Ne zamana kadar? Arkadaşlarımızdan, Selim’in birden kızarıp bozarmaya, terler dökmeye başladığını hissettiğimiz ana kadar. Önce telaşlandık, henüz çok genç ama, kalp krizi artık yaş falan tanımıyordu. Yakaladığı yerde, erken kızarmış elmalar gibi düşürüyordu aman vermeden. Fakat birazdan Selim’in durumunun biraz farklı olduğunu anladık. Biz Selim’le ön koltukta, diğer iki arkadaşımız da hemen arka koltukta birbirimize doğru eğilerek konuşuyorduk. İşte bu koşullarda Selim’in durumuyla ilgili anlattığı aynen şunlardı. Arada belki, iki virgül, üç ünlem, bir kaç nokta atlamış olabilirim. Çünkü duyduklarımızdan sonra herkesin bize dönüp bakacağı kadar bir kahkaha patlattık. Okumaya devam et Bakır çalığında kuru fasulye