Koronavirüs günleri – 2 /  Rüyada hasbıhal

Haftalardır Koronavirüs’le kalkıp, Koronavirüs’le yatıyoruz. Onun ne kadar öldürücü, zalim ve bulaşıcı olduğuyla ilgili konuşuyoruz, yazıp, çiziyoruz. Tüm dünya insanları Koronavirüs’e odaklanmış durumdayız. Durum bu olunca hayallerimizi, planlarımızı Koronavirüs gerçeğine göre yapmaya başladık. Bunlardan etkilenmiş olmalıyım ki, dün gece rüyama Koronavirüs girdi. Onu rüyamda gördüm, tanıştık ve hatta sohbet ettik. Rüya bu, ne kadarı gerçek, ne kadarı gerçek dışı bilemem, ama aklımda kaldığı kadarıyla şunları konuşabildik:

  • Ne istiyorsun insanlardan Koronavirüs?
  • Benim insanlarla bir alıp veremediği yok, sadece sizin hakkınız olduğu kadar yaşamak istiyorum.
  • Ama yaşarken zarar veriyorsun, öldürüyorsun. Hem yaşlı ve zayıf olanlarımızı öldürüyorsun.
  • Öldürdüğümü ve kimi öldürdüğümün farkında değilim ki. Ben sadece yaşam bulduğum yerler arıyorum. Bunun bir insan olduğunun, yaşlı ve zayıf olduğunu fark edemiyorum. Bu benim doğama aykırı. Yaşamak için bir canlıya ihtiyacım var, ben sadece bunu arıyorum.
  • Neden başka canlılarda değil de insanlara geliyorsun?
  • Öyle yapıyordum zaten, ben hep vardım. Ama insan canlısıyla yeni tanıştım. Nasıl tanıştığımı bile bilmiyordum. Öncesin de de yaşadığım canlılar vardı, ama insanlar kadar tepki vermediler bana. Nasıl olduysa, sizinle tanışınca benim varlığım bilinmeye başladı ve bu noktaya geldi.
  • Niçin dünyanın her yerine yayıldın ve tehdit haline geldin?
  • Bak, orada dur. Siz insanlarda dünyanın her yerinde yok musunuz, siz de dünyayı tehdit etmiyor musunuz? Siz de gittiğiniz her yere yıkım, felaket ölüm götürmüyor musunuz? Doğaya bıraktığınız çöpler, atıklar, kimyasallar da doğada başka canlılara zarar vermiyor mu? Siz biraz kendinizi dünyanın sahibi gibi görüyorsunuz. Ve kendi yaptıklarınızı görmezden gelip, sadece benim gibi size zarar verenleri görüyorsunuz. Bu bir haksızlık değil mi?
  • Belki bir yere adar haklısın, ama bizim doğayı koruyan, diğer canlıların yaşama hakkını savunan bir tarafımız da var. Siz tüm insanlara zarar veriyorsunuz. Eğer böyle yaparsanız, doğaya da zarar vermiş olmaz mısınız?
  • Biz bu ayrıntıyı bilemeyiz. Biz de sizin gibi yaşam mücadelesi veriyoruz. Öldürmek gibi bir niyetimiz yok. Barış içinde yaşamak istiyoruz. Aslında bunu yapıyoruz da. Ama sizin içinizde doğal yaşamayan ya da artık doğaya karşı direnci kırılmış olanlar bizden etkileniyor. Biz yaşamak için girdiğimiz her canlıyı öldürmüyoruz. Aslında onu kuvvetlendiriyoruz. Eğer dediğin gibi olsaydı dünyada insan kalmazdı. Biz sen dâhil birçok insanda hücremiz var. Ama bizimle barışık olanla, birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ölenlerin yaşlı olmasının sebebi de o. Siz ne kadar bizimle mücadele etseniz de, tükenmeyeceğiz. Bizimle barışık olanla yaşamaya devam edeceğiz, olmayanla savaşacağız. Sizin yaptığınız da bu değil mi? Şu dönemde bir uyum süreci dönemindeyiz. Bunlar geçecek, nasıl bir zamanlar vebayı, tifoyu, kolerayı atlattıysanız bunu da atlatacaksınız. Önemli olan bundan bir ders çıkartıp çıkartmamanız. Eğer yeniden kendinizi dünyanın sahibi göremeye başlarsanız, bazı gerçeklerden kaçamazsınız.
  • Biz kendi içimizde bunun savaşını veriyoruz. İstiyoruz ki, bu dünyada yaşarken, sadece bir canlı olduğumuzun farkında olarak yaşayalım. Güçlü olduğumuz için diğer canlıların yaşam hakkına saldırmayalım. Maalesef içimizde kendisini dünyanın, doğanın sahibi olarak gören insanlar çıkabiliyor. Yaşadığımız birçok sorun, onların sorumsuzluğundan dolayı çıkıyor. Bizi üzen tarafı, bunu cezasını bu insanların değil, içimizdeki en zayıf insanların çekmesi.
  • Kendi açınızdan haklısınız, ama bizim bunu fark etmemiz mümkün değil. Doğal yaşam, iç işleyişi mükemmel bir devinimdir. Biz sadece o devinimin bir parçasıyız. Doğada duygulara, özerk alanlara yer yoktur. Sizin bunu kabullenmeniz gerekir. Sizin kendi içinizdeki gelişmeler, dönüşümler doğayı ilgilendirmez. Her koşulda doğa, kendi bildiğini okur. Sorun sizin bunu göz önünde bulundurmadan yaşamaya çalışmanız. Sonra da zarar gördüğünüzde, mağdur olduğunuzu söyleminiz. Oysa olağan dışı hiçbir şey yoktur, her şey doğaya dâhildir. Kendinizi özel ve dünyanın sahibi görmekten vaz geçerseniz, her şey daha kolaylaşacaktır. Bizim için mülk yaşam bulduğumuz hücredir. Sizin için ise satın alabileceğiniz her şeydir. Oysa sizin satın alabildiğiniz her şey doğanın bir parçasıdır. Ve ona hükmetmeniz mümkün değildir…

Dediğinde Koranavirüs, önce üşüdüm, sonra ayaklarımı yorganın içine çektim ve döndüm, dönerken de uyandım. Kalktım ve olabildiğince ayrıntıları hatırlamaya çalışarak yazdım. Durum bu, hasbıhal böyle. Haber vermek istedim.

26 Mart 2020

“Ben Koronavirüs…”

Koronavirüs’ün Çin’den başlayıp, adım adım dünyaya yayılması üzerine ben de bir şeyler yazmak istiyordum, ama hangi açıdan yazacağım konusunda kararsızdım. Günlerdir bunu düşünürken, bu gece sabaha karşı uzun bir mesaj aldım. Mektup, Koronavirüs’ün bizzat kendisinden geliyordu. Benim “ne yazacağım” üzerine kafa yormama gerek kalmadan, sözü Koronavirüs’e bırakıyorum:

“Ben Koronavirüs. Aslında benim gerçek adım bu değil. Bu adı siz insanlar bana koydunuz. Benim gerçek adım Şah’tır. Virüsler arasında bana öyle derler. Sanırım virüslerin şahı olmamdan dolayı bana bu adı koymuşlar. Ama fark etmez, siz istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Hakkımızda çok şey konuşuyor insanlar. Ne kadar tehlikeli olduğumuz, sinsice yayıldığımız, özel yayılma ağları kullandığımız, seçtiğimiz ve hücrelendiğimiz insan ırkları ve yaşları arasında tercihler yaptığımız gibi. Bize savaş açtınız dört bir yandan. Oysa biz size savaş falan açmadık, ırklarınız ve yaşlar arasında da tercihler yapmadık. Hepsi bir tesadüf. Girdiğimiz hücrelerin bağışıklığı, dayanıklılığı belirliyor gücümüzü. Bizim de bu dünyada en az sizin kadar yaşama hakkımız var. Bizim yaptığımız sadece dünya üzerinde küçük bir gezi yapmak ve kendimizce küçük oyunlar oynamaktan ibaret. Eğer savaşınıza savaşla cevap vermeye kalkarsak, bunun altında kalırsınız. Sizin bize gücünüz yetmez. Ne son nesil silahlarınız, ne teknolojiniz, ne insan gücünüz, ne de aklınız bizi yenmeye yetmez. Siz o silahlarınızla ve “süper” güçlerinizle ancak birbirinizle savaşır ve doğaya zarar verebilirsiniz. Ama bize zarar veremezsiniz. Zaten beslenmeniz ve yaşam şekliniz o kadar kötü ki, karşımızda çok savunmasız ve güçsüzsünü

“Siz insanlar her konuda, sürekli başkalarını suçluyorsunuz. Biz ortaya çıktığımızda da başka coğrafyaları, farklı ırkları, bazı hayvanları suçluyorsunuz. Deprem oluyor fay hatlarını suçluyorsunuz, yağmurlar yağıyor, kasırgalar çıkıyor doğayı suçluyorsunuz. Hiçbir şey bulamazsanız birbirinizi suçluyorsunuz, savaşlar açıyorsunuz. Oysa bu dünyanın tek suçlanacak canlıları sizlersiniz. Sizler kadar dünyaya zarar veren, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve aslında en büyük zararı kendi ırkına veren başka bir canlı yok. Siz sürekli kendinizi dünyanın tek hâkimi sanıyorsunuz. Diğer canlıları, istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz, istediğiniz yerlerde yaşatabileceğiniz, istemediğinizde öldürebileceğiniz değersiz canlılar olarak görüyorsunuz. Her şeyin sizin kontrolünüzde olduğunu sanıyorsunuz. Bizimle ilgili haberler yaparken de, hep bizi kötü gösteren görseller kullanıyorsunuz. Bu yazının görseli de bunlardan biri. Sanki bizi dünyaya zarar veren bir canavarmış gibi gösteriyorsunuz. Biz dünyaya zarar vermiyoruz, hatta dünyanın bir parçasıyız. Biz sadece dünyaya zarar veren insanlığa zarar veriyoruz.

“Bu yaptığımız küçük dünya gezisi ve oyun haddinizi bilmeniz içindir. Size bir uyarıdır. Bunun çok daha fazlasını yapabilecek gücümüz olduğu gibi, henüz haberinizin bile olmadığı bizden daha tehlikeli canlıların olduğunu bilmelisiniz. Demek istediğimiz, sizin de diğer canlılar kadar bu dünya üzerinde yaşama hakkınız var. Daha fazlasını isterseniz, cevabını misliyle alırsınız. Siz ne kadar bizi düşman olarak görseniz de, doğa için en büyük düşman sizsiniz. Sizin boyutunuzla, bizim boyutumuz kıyaslanamaz bile. Ama biz sizden çok daha güçlüyüz. Ve bu gücümüzü henüz kontrollü kullanıyoruz. Üstelik sizinle savaşımızda işimiz  hiç de zor değil. Bu yaşam tarzınız ve beslenme biçiminizle, karşımızda çok güçsüz kalıyorsunuz.

“Size dünyada birden bire nasıl bu kadar yayıldığımızdan bahsedeyim. Birincisi aslında biz hep vardık. Ama hücremizde günümüzü bekliyorduk. Hücremizden çıkmamıza yine siz neden oldunuz. Sizin doğaya olan düşmanlığınız, acımasızlığınız, kâr hırsınız, teknolojik gelişmeleriniz, bir noktadan sonra otokontrol sistemiyle durdurulması gerekiyordu. Bunu durdurmak için pek çok yol olduğu gibi, bu defa görev bize düştü. Tek işimiz, sizin hücrelerinize yerleşmek ve gelişmekti. Ne kadar çok insanda hücre kurarsak o kadar korkutabilirdik sizi. Bu bizim için o kadar kolay bir şey ki, çünkü siz bizi göremiyorsunuz, sizin aracılığınızla istediğimiz kadar rahat hareket edebiliyoruz. O nedenle, coğrafyanın birkaç yerine seyahat edecek insanlara gizlenmemiz yetti. Aramızda iş bölümü yaptık, haritadan yer beğendik ve yavaş yavaş yayıldık. Yayılmayı yaparken de kendimizce bir taktiğimiz oldu. Bu taktiği bilmemeniz daha iyi. Bunu bir uyarı olarak düşündüğümüz için de, fazla kendimizi zorlamadık, sadece biraz eğlenmek istedik. İçinizde iyiler de var kötüler de. Ama biz bunu ayırt edemiyoruz. O nedenle bir seçim yapmadan rast gele hücrelerinizi ele geçiriyoruz.

“Bu yaptıklarımızı biraz da sizin için yapıyoruz. Sizin sisteminiz o kadar kötü ki, siz insanların bir kısmı, bu sistemden sürekli zarar görüyor. Bizim sayemizde, kendi içinizde yaptığınız savaşlara ara verdiniz, bizim sayemizde yardımlaşmayı, temizliği öğrendiniz. Bizim sayemizde üretiminiz durma noktasına geldi ve birbirinizin, çalışanlarınızın değerini daha iyi anladınız, bazı işlerin, eğitimin, evlerden de yapılabileceğini öğrendiniz. Bizim sayemizde, doğal beslenmenin, öz üretimin değerini anladınız. Bizim sayemizde, doğru sosyalleşmeyi yeniden fark edip, ailenizle vakit geçirmeğe, kitap okumaya, sohbet etmeye başladınız. Kontrolünüzü kaybetmiş, freniniz patlamış bir şekilde giderken, bir iyilik yaptık ve durmanız gereken yeri hatırlattık. Size çok şey öğrettik, ders çıkarmasını bilirseniz eğer. Bizim sayemizde, ağızlarından sadece tehdit, nefret, savaş çıkan yöneticileriniz “hayat bilgisi” dersleri vermek için uluslarına seslendiler.

“İsteseydim bu mektubu başka dillerde de yazardım. Biz her dili biliyoruz ama Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’ye yeni geldik. Sizin nasıl olsa Google amcanız var, anında her dile çeviri yapabiliyorsunuz. Yine bu mesajı göndermek için seni seçmemizin sebebi de, bizim hakkımızda herkesin yazdığı gibi saldırgan bir yazı yazmanı istemediğimiz içindir. Bizi yenemezsiniz, ama size bir şans daha vermek için, bir süre sonra gidip kendi hücremize çekilebiliriz. İstersek yine geliriz, ama bu defa gezmek için, oyun oynamak için değil, savaş ilan ederek geliriz, işte o zaman bizden korkun. Mutasyona uğrayarak bu hale geldiğimiz doğru, ama buna siz sebep oldunuz. Böyle fütursuzca devam ederseniz, bu mutasyonlar da devam edecek. Sakın ha, bu geri çekilişimizi savaşı kazandık diye düşünmeyin. Sadece biz değil, sizin sayenizde hücrelerinde bekleyen başka virüsler de var. O çağı yaşamak bile istemezseniz. Biz de bu dünyaya ve doğal seleksiyona dahiliz. Sizin aklınızla ulaştığınız sözde ‘ilerlemeler’ bizi engelleyemez.”

Bu mesajı alınca uzun uzun düşündüm ve empati yaptım. Korona virüsün çok haklı yanları var.  Onunla mücadele edelim etmesine de, ders de çıkartmak gerekiyor.

18 Mart 2020

 

Adet günü

Otuz yılını verdiği devlet memurluğundan sonra emeklilik hakkını elde ettiğinde, öğretmenliğe devam edebilecek durumda olmasına rağmen emeklilik dilekçesini hiç tereddüt etmeden verdi Tahir. Oysa daha yaşı altmış bile değildi. Tüm birikimini, memurluğunu da yaptığı İzmir’in uzak bir köyünün yeni yerleşim bölgesinde küçük bahçeli, müstakil bir eve yatırdı.

Tahir üç senedir burada yalnız yaşıyordu. Eşini amansız bir hastalıkta kaybedeli beş yıl oldu. İki kızından birisi doktor olup İstanbul’a gitti, diğeri de İzmir’in merkezinde avukatlık yapıyor. Çok sık olmamakla beraber onların ziyareti ve yılda bir kez de Ankara’da yaşayan annesi, babası gelip yanında birkaç hafta kalıyorlardı. Onun dışında Tahir şehir curcunasından uzak bu evde yalnız yaşıyordu. Sınırlı sayıda komşusuyla bahçede, yolda karşılaştıkça sohbetler ediyor, zamanını bahçesi ve kitaplarıyla geçiriyordu. Yakınlarda alış veriş yapacak bir dükkân bile olmamasına rağmen, bu evde huzurlu bir yaşam sürüyordu.

Hassas bir karaktere sahip ve insan ilişkilerinden yeteri kadar muzdarip olmuş Tahir, toplumdan, insanlardan ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, hiç olmayacak olaylar, olmayacak işler bu ücra köyde bile onu bulurdu. Kaçarken yakalandığı bazı olaylar başını ağrıtsa da, bazılarında eğlenir, bazıları ise ilginç şekilde sonuçlanırdı.  İki komşu arasındaki sorun,  evini tamir ettirdiği bir ustayla yaşadıkları, çevrede yaşayan hayvanlarla geçirdiği mesai, aile içi tartışmalar gibi sıradan her yerde olabilecek birçok olay, olağan seyrinden çıkar çıkmaz ilginç bir şekilde Tahir’i de içine alırdı. O her defasında bu kokuyu alır, “bu defa uzak duracağım” diye düşünür, ama bundan kaçamazdı. Olaylar zinciri başladıktan sonra da, nasıl sonuçlanacağıyla ilgili tahminlerde bulunur, olası sonuçlar üzerine “bu işten Mehmet Bey haklı çıkarsa kendime rakı hazırlayacağım, Rasim Bey haklı çıkarsa gazoz içeceğim” gibi tek kişilik bahisler açardı. Tahir’in mülayimliği, sessizliği, yalnızlığı, dedikodulardan uzaklığı, çevrede yaşayan insanlar için, onun tüm uzak duruşlarına rağmen bir çekim oluşturuyordu. En olmayacak sorunlarını bile gelip ona açar, onun tavsiyelerini dinlerlerdi.  Zaten az olan eski arkadaşlarıyla ayda yılda bir, bir araya geldiklerinde, karıştığı ya da şahit olduğu olayları onlara anlatmak eşinin ölümünden sonra ona iyi gelen şeylerden biriydi. Bu yaşananlar,  toplum içinde çoğunlukla görülen sıradan olaylar olmasına rağmen, içine Tahir’in giriş şekli ve onun yakaladığı kritik ayrıntıları ondan dinlemenin ayrı bir tadı olduğuna kimse itiraz etmezdi. Bazen anlatılmayacak derecede özel şeyler olduğunda Tahir’in yaptığı naif sansürler, ciddi bir merak konusu olsa da kimse ses çıkarmazdı. O kısımlar başka insanlarla yaşanmış olsa bile Tahir’in özeliydi artık.

***

Tahir’e göre, arkadaşlarına anlatacağı başlangıçta ilginç bir olayın başlaması, yedi ay önce oturduğu evin karşısındaki eve yeni bir kiracının gelmesiyle başladı. Kiraya verilecek ev de aynı Tahir’in evi gibi; küçük, müstakil ve bahçeli bir evdi. Evler müstakil ama birbirlerine çok yakındı. Tahir’in eviyle aralarında sadece ortak bir bahçe duvarı vardı, balkonları birbirlerine bakıyor, birisi ne yapsa diğeri görüyor veya duyuyordu. Başlarda Tahir bu durumdan çok rahatsız oluyordu ama sonraları alıştı. Biraz da eskimekten olmuştu bu alışmak. Hele Tahir gibi, bu küçük yerleşim yerinde saygınlığa kavuşmuş biri için çok da önemli değildi artık bu yakınlık. Keza, karşı evde oturanlar da kiracı olunca, yeni gelen ister istemez Tahir’e tabi oluyordu. Artık bu köyün yerlisi sayılan Tahir’in karşısındaki bu ev yine boşalmış ve kiralamak için yeni insanlar gelip gidiyordu.

Bir gün Tahir balkonda otururken, kendisi de aynı köyde oturan ev sahibi, yanında üç kişiyle geldi ve kapıyı açtı. Gelenlerden sadece biri evi görmek için içeriye girdi. Bakmamak ve görmemek için kör olmaktan başka bir çarenin olmadığı bu dar alanda Tahir’in dikkatini bir şey çekti. Evi görmek için içeriye sadece kısa boylu, uzun saçlı, esmer, sıska, on altı on yedi yaşlarında bir kız girdi. Genç kız hızla evi gezdi ve dışarı çıkıp ev sahibiyle konuşmaya başladı. Tahir, genç kızla ev sahibinin her konuda anlaştığı konuşmayı duyuyordu, ama bu duruma tam anlam veremiyordu.
Konuşmadan sonra kız ve yanındakiler gidince ev sahibi de iyi tanıdığı Tahir’e doğru geldi, onun soran bakışlarına şu cevabı verdi; “anlaştık, birazdan kontrat yapacağız”.
Tahir “kim oturacakmış Behzat Efendi?” diye sordu durumu tam anlamak için.
Behzat Efendi “kız yalnız kalacakmış, yeni teknisyen olmuş,  yakındaki tekstil fabrikasında çalışıyormuş. Yanında gelenlerden biri de orada yöneticiymiş”.
Tahir teyit etmek için, “yaşı küçük değil mi, ne zaman bitirmiş okulu?”
Aynı şaşkınlığı kendisinin de yaşadığı belli olan Behzat Efendi, “ben de öyle sandım, ama yirmi iki yaşındaymış Zahide”.
“Hadi hayırlısı olsun Behzat Efendi. Umarım sıkıntı çıkarmaz”. “İnşallah” dedi Behzat Efendi ve ayrıldı.

İki gün sonra, yani pazar günü, bir kamyonet ve bir otomobil geldi yeni kiralanan evin bahçesine. Otomobilden inen yeni kiracı Zahide ve yanında genç iki erkek, bir taraftan evi temizleyip, bir taraftan eşyaları indirdi. Görmezlikten gelerek, duymaz davranmanın doğru olmayacağını düşünen Tahir gelenlere, “kolay gelsin, hayırlı olsun” dedi. Akşam olunca üçü de evde kaldı. Ertesi sabah evden çıktıklarını görmedi Tahir, ama akşam eve yalnız Zahide geldi. Aradan iki üç gün geçince, Zahide yine işten gelirken, içinden gelmediği halde, “insani bir zorunluluk” diye düşünen Tahir, “benim adım Tahir, bir şeye ihtiyacınız olursa rahatlıkla söyleyin. Burası biraz dağ başı sayılır, bakkal falan yok yakınlarda” dedi. Zahide oldukça güler yüzle; “çok teşekkür ederim” dedi ve evine girdi.

Taşınmadan on gün kadar sonra, bir mesai günü öğle vakti eve geldi yeni kiracı. O anda komşu bahçe duvarına sınır noktada çiçekleri budayan Tahir “hayrola” dedi. Zahide, hastalanıp sağlık ocağına gittiğini ve izin alarak eve dinlenmeye geldiğini söyledi.  Aradan iki saat geçmiş geçmemişti, Tahir balkonda kitap okurken, karşı kapının açıldığını duydu ama dönüp bakmadı komşusu rahatsız olmasın diye. Tahir bakmadı, ama komşusu ona seslendi; “abi fazla sigaran var mı, aceleyle sigaramı iş yerinde unutmuşum”. Tahir “tabii” dedi, sigara paketi elinde duvara doğru yürürken Zahide, “rahatsız etmezsem ben gelebilir miyim” deyince Tahir, afalladığını belli etmemeye çalışarak, “buyurun” dedi gerisin geri kendi balkonuna yürüdü. Masayı düzenledi, içinde tek izmarit olsa da bir koşu kül tablasını boşalttı, merdivenlerden çıkıp balkona yönelen kızın oturması için en münasip sandalyeyi çekerek yer gösterdi. Kız oturur oturmaz da “ne içersiniz?” diye sordu. Zahide “zahmet etmeyin” dedi, Tahir ısrar edince kahve olur dedi, genç komşusuna sigara paketini veren Tahir, kahveleri yapmak için eve girdi.

Tahir için ilginç olayların adamı demiştik ya baştan, kalbi kötü, aklı aşna fişnede okur, Zahide’nin niyetinin balkon komşusuyla yakınlaşmaya çalıştığını düşünecektir. Hayır, Zahide o yönde bir eğilim hiç göstermedi. Küçük kızı yaşındaki komşusuna karşı Tahir’in ise böyle bir beklentisi olup olmadığını bilemeyiz. Lâkin, çevredeki evlerin kapı ve pencereleri de hepsi birbirine baktığından, yeni taşınan genç kızın Tahir Efendi’nin balkonunda olduğu konuşulmaya başlanmıştı bile. Zahide ise sigarasını yakıp, Tahir’in kahveleri getirmesini bekledi.

Tahir kahveleri getirip, bir sigara da kendisi yaktı ve üzerinde oluşan baskıyla ne diyeceğini bilemedi, daha önce deyip demediğini tereddüt ederek, “hoş geldiniz” dedi. Zahide, Tahir’in ev sahibinden zaten öğrendiği şeyleri anlatarak kısaca kendisini tanıttı ve Tahir’e “siz ne yapıyorsunuz” diye sordu. Tahir, yeni emekli olduğunu, buraya yerleştiğini, bahçeyle uğraşmak, kitap okumak, televizyon izlemek gibi şeylerle vakit geçirdiğini anlattı. Kısa hikâyesinin, yeni komşunun dinleyip dinlemediğini anlayamadan, onun hayat hikâyesini dinlemeye başlamıştı Tahir: “Yaşımın küçük ve çelimsiz olduğuma bakmayın, çok şey yaşadım ben” diye başladı Zahide.

Aynı ilin yakın bir ilçesinde oturuyormuş ailesi. Zaten şivesi kendisini fazlaca ele veriyormuş. Okulu bu yıl bitirmiş, mesleğini yapabileceği en yakın bu fabrikaymış, iş başvurusu yapmış ve şansına kabul edilmiş. Üç aydır burada çalışıyormuş. Daha önce iş yerinde iki kızla beraber bir evde kalıyormuş, ama rahat edememiş, o nedenle tek başına eve çıkmaya karar vermiş. Eve bakmaya geldiği kişi iş yerinden yöneticisi, yanındaki de eşiymiş. Eşyaları getirenler ise, kardeşi ve sözlüsüymüş. Aslında aileler arasında söz kesilmemiş ama herkes biliyormuş çıktıklarını. İki kardeşi de çocuğu tanıyormuş. Onun öyle masum ve bebek yüzlü olduğuna bakmamak gerekiyormuş, henüz öğrenciyken kendisini aldatmış ve aralarında çok olaylar olmuş, ama onu affetmiş ve yeniden barışmışlar. Bu aldatma olayları yazılsa hikâye bile olurmuş.

Kız anlattıkça zaten yeni bir olaya kaçınılmaz olarak karıştığını düşünen ve çaresiz kafasında hikâyesini yazmaya başlayan Tahir, kız “yazılsa hikâye bile olur” dediği anda, kendisini yakalanmış gibi hissetti. “Gerçekten ilginçmiş” dedi, ama “istersen anlat” demedi, meraklı görünmek ve yeni bir yükün altına girmek istemediği için. Zahide ise sanki bugün buraya bu olayı anlatmak için gelmişti. Hiç abartı yok, Tahir tek kelime etmeden kız başından geçenleri soluksuz anlattı.

***

İki yıl kadar önce başladı tüm bunlar. Ben yaşadığımız ilçeye altı saat mesafede başka bir ilde gidiyordum üniversiteye. Sözlüm Koray ise,  bir markette çalışıyordu. Çok güzel bir ilişkimiz vardı, birbirimizi çok seviyorduk. Her sabah bana “günaydın” mesajları atıyordu, ders saatlerime göre telefon ediyordu, bütün gün yaşadıklarımızı en ince ayrıntısına kadar birbirimize anlatıyorduk. Her şey böyle güzel giderken, sözlüm sabahları mesaj atmayı, gün içinde telefon etmeyi savsaklamaya başlayınca huylanmaya başladım. Ondaki bu değişikliği açıkça sorduğumda, “işler çok yoğundu”, “çok yorgundum” gibi cevaplarla beni rahatlatmaya çalıştı, ama bendeki huzursuzluk her geçen gün büyüyordu ve içimi kemirmeye başlamıştı.

Sözlümün iki telefon hattı vardı. Birisiyle sadece benimle görüşüyordu, diğeri de herkese verdiği numarasıydı. Bir gün bize ait olan hattan onu aradım, telefon meşgul olmasına rağmen,  buna bir tepki vermedim.  İki gün sonra tekrar aynı olay olunca, “bu telefonu artık kullanmaya mı başladın” diye sordum.  O da, kartı değiştirmeyi unuttuğunu acil bir telefon etmesi gerektiğini, bunun da kendisinin aradığı zamanlara denk geldiğini söyledi. Tesadüf bu ya! O tesadüf dedi ama benim şüphelerim gittikçe artmaya başladı. Yaşadığımız ilçede bir arkadaşıma olanları anlattım ve onu izlemesini istedim. Sağ olsun yapmış, birkaç gün sonra bana şunları söyledi; “işleri yoğun değil, normal mesaisinde çalışıyor, işten sonra evine ya da kendisinin de tanıdığı erkek arkadaşlarıyla buluşup kafeye falan gidiyorlar”.  Şunu da ilave etti arkadaşım; “yalnızken çok sık ve uzun uzun telefon görüşmeleri yapıyor.” Son günlerde onunla sık sık ve uzun uzun konuşmadığımız için, bu bilgiler bana yetti gayri.

Tahminime göre beni, başka yerde yaşayan birisiyle aldatıyordu. Nasıl yakalarım, nasıl bunun hesabını sorarım diye düşünürken, bir gece yarısı telefonla arayarak, “buradayım, sana gelebilir miyim?” dedi. Kaç zamandır görmediğim sözlümü görecek olmama sevinmem gerekirken, bu telefona iki sebepten hiç sevinmedim. Birincisi, bu saate buraya gelmek için bizim ilçeden gelen hiçbir araç yok, ne zaman geldi veya nereden geliyor? İkincisi, kaldığım yurtta akşamları belli bir saatten sonra dışarı çıkma şansım yok. İlki için sözlüm, “arkadaşlar araçla buradan geçiyordu ben de onlarla geldim” diyerek kendince mantıklı bir cevap verdi. İkinci sorunu çözmek için, evde kalan bir arkadaşımı aradım, durumu anlattım, yurttan bir şekilde çıkabilirsem, sözlümle gelip gelemeyeceğimi sordum. “Olur” cevabını alınca yurdun bahçesinin bir köşesinden gizlice çıktım ve onunla buluştum.

Gördüğümde kafamda yeni soru işaretleri oluştu. Daha önce hiç görmediğim kadar şıktı. Yeni pantolon, yeni gömlek, yeni tıraş! Nedense bunların benim için olduğunu düşünmedim ve kinayeli bir şekilde sordum. O gayet rahat, “tabii ki senin için aşkım” dedi.

Onu da alarak evine kabul eden arkadaşımın evine gittik. Arkadaşım da arkadaşlarıyla kaldığı için sözlüme fazla bir şey soramıyordum. Ama bütün bu olanları mutfakta kız arkadaşıma anlattım. O da bana, “seninle konuştuğu telefon kartının şifresini öğren, ben sana konuştuğu telefon numaralarını bulayım” dedi. Geceyi orada geçirdik.

Sabah kalktıktan sonra sözlüm banyoya girince hemen telefonuna baktım; kapalı. Buna çok sevindim. Banyonun kapısına giderek, telefonumda kontörüm olmadığını, acilen bir sınıf arkadaşımı aramam gerektiğini, kendi telefonun da kapalı olduğu için şifresini istedim. Geçmişte aramızda böyle şeyler sorun değildi çünkü. Çıktığında kendisinin halledebileceğini söylemesi de samimi olmayacağı gibi, şüphelerimi arttıracağını iyi biliyordu. Bu nedenle çaresiz şifreyi verdi. Hemen şifreyi ve telefon numarası arkadaşıma verdim ve arama kayıtlarına girdim, benim numaramdan başka bir arama görünmüyordu. İnandırıcı olsun diye de başka bir arkadaşımı öylesine arayıp, zaten bildiğim şeyleri sordum. Tüm bunlar birkaç dakika içinde oldu ve telefonu aldığım yere bıraktım. Koray banyodan çıkar çıkmaz hemen telefonu bıraktığı yere baktı, bir sorun olmadığını anlayınca rahatladığını fark ettim. Ben de gayet normal bir şekilde teşekkür ettim.

Arkadaşımın evinden çıktık, onu otogara bıraktım, ben de okula gittim. Akşam okul çıkışı telefon numarasını verdiğim arkadaşla buluştum. Telefon numarası ve şifre işe yaramış. Koray’ın geçen ay bize ait hattan yapılan konuşmaların listesini verdi. Listede sadece iki numara var birisi benim;  kırk görüşme. Diğeri ise başka bir numara; yüz on iki görüşme. Şok olmuştum. Yavaş yavaş puzzle’ı çözmeye başlamıştım. Merak içinde, hemen diğer telefonu aradım, bir kadın çıktı. Hiç tereddütsüz kendimi Koray’ın sözlüsü olarak tanıttım ve kendisinin kim olduğunu sordum.

Korktuğum gibi beni aldatıyorsa, aldattığı kişiyi bu şekilde sindirip, sonra da Koray’la hesaplaşmayı düşünmüştüm, ancak karşımdaki o kadar kolay lokma çıkmadı. Koray’ın kendi sevgilisi olduğunu, daha dün beraber olduklarını, birbirlerini çok sevdiklerini söyledi ve bana sevgilisini ayartmak istediğim suçlamalarıyla çok ağır hakaretler etti. Koray’ın dün benimle olduğunu, yalan söylediğini söylediğimde, karşıdaki oldukça rahat, Koray’ın üzerindeki pantolon ve gömleği tarif etti, hatta bunları kendisinin Koray’a hediye ettiğini söyledi. Düşündüğüm gibi olmamıştı, bununla zaman kaybetmek gereksizdi, yanlış kişiyle kavga ettiğimi anladım ve telefonu kapattım. Allak bullak olmuştum, sinirden uzun bir süre kendime gelemedim. Biraz toparlandıktan sonra artık benim için sözlüm olmayan Koray’ı aradım.

Burada, Tahir’in ruh halini anlatmak için araya girmek gerekiyor. İlk defa zoraki bulaştığı bir olayın devamını büyük bir istekle merak ediyordu. Böylesini filmlerde görmüş veya gazetelerin üçüncü sayfalarında okumuştu. Bu defa yaşayan bir kişiden, hem de mağdurdan dinliyordu. Kendisini öyle bir kaptırmıştı ki, çevredeki meraklı komşu bakışlarını dert etmeden pür dikkat Zahide’nin yaşadıklarına ortak oluyordu. Zahide ise devam ediyordu:

Koray’ı aradım, hiç sözü dolandırmadan yaptığım telefon görüşmesini anlattım ve şu soruları sordum: “Beni aramıyordun, bana mesaj atmıyordun, çünkü aynı telefondan başkasını arıyordun. İşler yoğun, yorgunum diyerek bana yalan söylüyordun. Benim yanıma gelmedin bana yakın başka bir şehirden, başkasının sana aldığı pantolon ve gömlekle geldin, bana yalan söyledin. Kim bu kadın?” Sanki böyle bir şey olacağını biliyormuş da, biraz erken olmuş gibi, artık olan oldu deyip durumu kurtarmaya çalışan ve pabucun pahalı olduğunu anlayan Koray, “internette tanıştığını, Zahide’nin bulunduğu şehre komşu bir şehirde yaşadığını, sadece iki kez gittiğini ve bir daha görüşmeyeceklerini” söyleyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Kısmen mantıklı olsa da, bu cevaplar kafama pek yatmadı.

Huzursuzluğum geçmiyordu, ertesi gün kadını tekrar aradım ve Koray’ın söylediklerini anlatıp vereceği tepkiyi merak ettim. Koray’la hesabımı ayrı görecektim, öncesinde dünün intikamını almayı düşünüyordum güya. Yine hiç beklemediğim bir şekilde benimle dalga geçerek pis pis güldü; “geçmiş olsun haspam. Koray’la daha yeni telefonda konuştuk, söylediklerinin hepsi yalan, hatta evlenmeye karar verdik” dedi ve kahkahalar atarak telefonu kapattı. Artık ne Koray’ın derdindeydim, ne de af edersiniz o zilliye ders vermek istiyordum, sadece gerçeği merak ediyordum. Son kez şansımı deneyip, Koray’ı arayarak, kadının söylediklerini anlattım ve doğru olup olmadığını sordum.  Koray inkâr edince de, “ o zaman üçlü konferans görüşmesi yapacağız” dedim. Gönülsüzce de olsa Koray kabul etmek zorunda kaldı. Kadını da arayıp, tüm bu duruma son vermek için aynı teklifi yaptım, o da kabul etti. Görüşmeyi akşam yapmayı kararlaştırdık, lakin sinirden ve heyecandan akşamı zor ettim.

Saat tam sekizde, önce Koray’ı aradım, o telefonu açınca, kadının numarasına da çağrı yaptım, o da telefonu açtı ve görüşme başladı:  Hiç uzatmadan , “Koray sen benim sözlüm müsün?” diye sordum. Koray da sözünü uzatmadı; “eski sözlümsün” dediğinde, çektiğim acı, utanç, yenilmişlik hepsi bir birine karıştı. Zar zor “Öyle mi?” diyebildim, kadın ise tekrar bastı kahkahayı. Devam edemedim, ayakta durmakta zorlanıyordum, bayılmak üzereydim. Telefonu kapattım. Heyecanla beklediğim konferans telefon görüşmesi bu kadar sürdü.

Birkaç günde kendimi ancak toparlayabildim, yaşadığımız ilçedeki arkadaşımı arayarak olanları anlattım ve geldiğimde Koray’dan bunun hesabını soracağımı söyledim. Tam o günlerde Koray’ın kaldığı eve hırsız girmiş altını üstüne getirmiş, o da sanmış ki bunu ben yaptırdım. Utanmadan beni aradı, gördüğü zararı anlattı. Hiç alakam olmamasına rağmen, bu duruma sevindim ve “iyi yaptım, oh olsun, daha sana neler yapacağım” dedim. Bu görüşmenin hemen sonraki günlerinde Koray’ın yeni sevgilisi beni iki defa aradı ve alay ederek;  birinci aramasında Koray’dan hamile olduğunu, ikinci aramasında kızları olursa adını Zahide koyacaklarını söyledi. Ben hiç cevap vermeden telefonu kapattım. Bir zaman sonra da acım hafifledi ve Koray’ı artık defterimden tamamen sildim.

Tam bu dönemde sınıftan bir gençle tanıştım, çıkmaya başladım, biraz da yakınlaştım. Bu yeni ilişki bana heyecan verdi ve Koray’ı tamamen unuttum. Çocuk muhafazakâr bir ailedendi. O nedenle bana göre normal bazı davranışlarımdan rahatsız oluyor ve beni kıskanıyordu. Onun bu hareketlerinden hem anlamsız buluyordum, hem de yeni birisi tarafından sevilmek ve kıskanılmak hoşuma gidiyordu içten içe.

Fakat bu ilişki çok uzun sürmedi. Benzer bir tartışma sürecinde ve bu beraberliğin sonuna doğru gittiği günlerde, aylar sonra Koray aradı. Çok şaşırdım ve önce konuşmak istemedim. Benden özürler diledi, hatasını kabul ediyor ve kendisini affettirmek istiyordu. Arama nedeninin yeniden başlamak için olmadığını, sadece kendisini affettirmek istediğini tekrar tekrar söyledi. Söylediklerinin benim için hiçbir şey ifade etmediğini, bana çektirdiği acıların bir özürle sona ermeyeceğini söyledim. En sonunda kurtulmak için, “özrünü kabul ediyorum ama seni affetmiyorum” diyerek telefon kapattım. Bu geri adımım Koray’ı cesaretlendirmiş olmalı ki, birkaç gün sonra yeniden aradı.  Özrünü yüz yüze de dilemek ve arkadaşça bir görüşme yapmak istediğini söyledi, eğer izin verirsem yanıma gelmek istiyormuş. Önce kabul etmesem de sonra, buraya gelsin de şunu iyice bir benzeteyim, ayağıma düşüreyim diye düşünerek kabul ettim.

Koray elinde bir demet çiçekle ertesi gün geldi hemen. Bu dönem yurttan ayrıldım ve arkadaşlarımla evde kalıyordum. Dışarıda buluşup, bir kafede oturduk. Koray, yaptığının büyük hata olduğunu, kadının kendisini bağladığını, daha sonra aralarının çok bozulduğunu, büyük kavgalar ettiklerini ve ondan ancak kurtulabildiğini anlattı. Benim değerimi ve bana yaptığı kötülüklerin ne anlama geldiğini bu olaylar yaşandıktan sonra anlamış Koray. Bu nedenle de gözlerimin içine bakarak kendisini affettirmek istiyormuş.  Yaşadığım acıları ve düştüğüm durumu çevredekilerin de duyacağı kadar sesimi epey yükselterek ve ona hakaretler ederek tekrar anlattım. Buna rağmen Koray’ın davranışları bana samimi geldi, biraz da acıyarak onu affettiğimi söyledim. Tam ayrılacağımız zaman bana “kimse var mı hayatında” diye sordu. Aslında ayrılmak üzere olmamıza rağmen, onu kıskandırmak ve bir nebze intikam almak için “var” dedim.  Ama sonra da,  hiç düşünmeden “o kadar yakın değiliz” diye gereksiz bir dürüstlük yaptım. Koray sevincini belli etmemeye çalışarak “hoşça kal” dedi ve ayrıldık.

Koray’dan aldığım çiçekleri eve getirip, vazoya koydum. Daha o akşam Koray, daha önce sildiğim beni facebook’da arkadaş olarak ekledi, ben de kabul ettim. Sonrasında da, başladı kısa sevgi mesajları ve ikonları göndermeye. Birkaç gün sonra, henüz daha çiçekler vazodayken,  yeni ve ayrılmak üzere olan arkadaşım, aramızdaki sorunları konuşmak üzere beni evde ziyarete geldi. Çocuk düzgün çocuktu, sürüncemede olan bu durumu usulüyle bitirmek istiyordu. Çiçekleri görünce sordu, ben de “geçen gün doğum günümdü, kardeşim göndermiş” dedim. Belki de kendisinin doğum günümü bilmediği için, kutlamamış olduğundan mahcup da oldu. O sırada bilgisayar ve facebook hesabım açıktı ve bir mesaj geldi; “merhaba canım” ve bir kalp emojisi. Bunu görünce çok sinirlendi, “çiçekleri de kardeşin gönderdi ha, senin derdin başkaymış” dedi ve hakaretler ederek evden çıkıp gitti. Bir daha görüşmedik, iki defa okulda karşılaştık, görmezlikten geldi beni. Bu şekilde bitmesine ve buna Koray’ın neden olmasına izin verdiğim için haklıydı ve suçluluk duydum.

Bu olaya çok üzüldüm, ama aynı zamanda bir işaret olarak yorumladım. Demek ki, kısmetimde Koray varmış diye düşündüm ve yeniden başladık.

***

Üç beş saniye ara verdikten sonra, “taşınırken burada olan sarışın uzun boylu işte o Koray’dır ve benim sözlümdür” dedi ve nihayet sustu. O kadar heyecanla anlatmıştı ki, sözlüsünü konuşmanın başında da “bebek yüzlü” diye tarif ettiğini unutmuştu.

Tüm bunları bir buçuk saat içinde, dört sigara ve kahvesini içerek anlattı Zahide. Tahir hiç araya girmeden sadece arada bir şaşkınlığını, hayretini anlatan ifadeler ve tek sözcükler kullandı. Yine bu süre içinde, birkaç komşu iş olsun diye yoldan geçerek, birkaç komşu da balkon ve pencerelerden onları göz hapsine aldıklarını fark etti Tahir. “Neyse abi kafanı şişirdim, bana müsaade” deyip, iki dal daha sigara alarak çıktı Zahide.

O gittikten sonra ilginç bir hikâyenin belki de olayın içinde olduğunu, neyse ki sonu iyi bitmiş bir hikâye diye düşündü Tahir. Sonu iyi bitmiş diye düşündü ama aradan geçen bir ay içinde, Zahide’nin bazı davranışları yeni olaylara gebe olduklarını işaret ediyordu. İşyerinden aynı yerde oturan iş arkadaşlarıyla beraber geliyor, bazen onları eve davet ediyor, bazen geç vakit sadece bir erkek eve girip bir süre kalıyordu. Bunlar sadece Tahir’in değil tüm komşuların dikkatini çekiyordu. Tahir ise şahit olmamak için, görmezlikten geliyor veya saflığa vurarak normal karşılıyormuş gibi yapsa da, yeni olayların olacağını hissediyordu.

Bunların dışında bir olay daha oldu, ama bunu diğerlerinin dışında tutmak istiyordu Tahir: Annesinin yanında kaldığı sonbaharda bir gün, Tahir henüz yeni kalkmış ve banyodayken, annesi seslendi; “karşıda oturan kız seni çağırıyor bir baksana Tahir”. Hayra alamet değil diye düşünerek balkona çıktı Tahir. Zahide, “abi çok ağrım var, sağlık ocağına gidip iğne yaptırmam gerekiyor. Yardımcı olabilir misin?” diye sordu. Tahir’de ne yapacağını bilemeden“ geliyorum” dedi, annesine de, “sen kahvaltıyı hazırla ben geliyorum anne” dedi ve çıktı. Arabaya bindiler, “geçmiş olsun” dedi Tahir, ciddi bir şey olup olmadığını anlamaya çalışarak. Zahide sadece, “sağ ol Abi” dedi. Anlatmak istemeyeceği bir durum olabilir diye Tahir sormak istemedi nedenini, ama Zahide anlattı; “adet dönemim çok ağır geçiyor, sancılardan duramıyorum, doktorlar bazı kadınlarda bünyesinden dolayı böyle olabileceğini, evlenince azalabileceğini söylüyorlar. O nedenle her ay özellikle iki gün çok kötü oluyorum ve ancak ağrı kesici iğneyle acım diniyor”. Tahir hem utandı, hem üzüldü, sadece “geçmiş olsun” dedi ve köyün sağlık ocağına sürdü arabayı. Sağlık ocağında zaten tanıdılar Zahide’yi, yanında getirdiği iğnesini verdi yaptılar. Dönüşte hiçbir şey konuşmadılar, inerken Tahir “geçmiş olsun” dedi, Zahide “teşekkür ederim”. Aynı kişiyle çok farklı iki olayı iç içe yaşıyordu Tahir.

Altı ay bu şekilde geçti. Zahide’nin iş arkadaşları geldi gitti, Zahide arada mesai günlerini evde geçirdi, Koray arada bir gün içinde gelip, akşamüstü ayrıldı, Zahide evde olduğu bir gün, bahçede çalışan Tahir’e çay ikram etti, komşular pür dikkat olanları izledi. Tahir ise çaresiz bu olanlara hem şahit oldu, hem içine girdi. Meraklı komşular bu konuya girmek istedikçe kaçtı, patlayacak yeni olayı bekledi. O olay şöyle geldi: Sözlüsü Koray bu defa akşamüstü bir arabayla geldi. Ertesi güne kadar kapıda kalan araç, çevre sakinlerinin dikkatlerini yeniden Zahide’ye çevirdi. Zahide sabah işe gitmişti, evde kalan Koray bir ara dışarı çıkıp, bahçede çalışan Tahir’e selam verdi. Kısa bir hoş beş ettiler. Sonuçta o komşusunun sözlüsüydü. Yakınlarda oturan ev sahibi tesadüfen olanları görüp, Koray eve girince, Tahir’in yanına gitti. Sessiz ama sinirli bir ses tonuyla;
“Bizim kiracı kızın evindeki erkek kimmiş Tahir Efendi? Arabası da akşamdan beri burada.”
Olayın büyüme sebebinin kendisi olmasını istemeyen Tahir;
“Sözlüsüymüş” dedi.
Ama, beş vakit namazında, hacca gitmiş Behzat Efendi’nin hiç hoşuna gitmedi bu durum;
“Evlenmeden kızın evinde kalınır mı, ben istemem böyle şeyler” dedi.
Sanki kiracısının temsilcisi Tahir’miş gibi bu sözlerin kendisine söylenmesine sinirlense de, o hâlâ olayı uzatmamanın derdinde;
“Taşınırken eşyaları kızın kardeşiyle taşıdılar, kardeşi varken de kaldı, demek ki aileler biliyor Behzat Efendi. Hem artık devir değişti, kimseye karışamıyorsun” diyerek sakinleştirmeye çalıştı.
Behzat Efendi, sözlüsünün gelip gitmesini kinayeli de olsa kabullenip ayrıldı.
Bu olaydan sonra Tahir, çok sevdiği bahçesine nadiren çıkar oldu, çok sevdiği balkonunda oturmaz oldu. Zoraki gördüğü, içine girmek zorunda kaldığı bu olayla ilgili yeni bir şey yaşamak istemiyordu artık. Bir akşam mutfakta yemek hazırlıyordu. Dışarıdan bir ses duydu, Behzat Efendi’nin sesi, ona sesleniyor. Açtı kapıyı, kış olduğu için salona buyur etti. Bir şeylerin olacağını hissetti Tahir. Neyse ki, şahit olduğu yeni bir şey olmamıştı.
“Sana bir şey soracağım” dedi. Behzat Efendi. Sesi yine gergin ve titriyordu; “kiracıyı bu akşam gördün mü?”
Bir şeyler olduğunu artık iyice sezen Tahir, “mutfaktaydım, görmedim” dedi.
“Karşı komşu haber etti öyle geldim. Onların garajının kapısına bir araba park etmiş, bir erkek çıkmış ve bizim kiracıya gelmiş. Sonra da ışıklar kapanmış, hala da kapalı, istersen sen de bak. Bu gelen sözlüsü olan değilmiş, daha önce de birkaç defa gelmiş ama o geldiğinde ışıklar kapanmamış. Şimdi bu nasıl iştir, bu evde ne yapıyor bunlar? Sözlüsünü görmezden geldik, iş arkadaşlarını görmezden geldik, bunu da mı yapacaktı bu kız? Ben ne yapayım şimdi, evdeki yedek anahtarı alıp gidip basacağım.”

Bunları makine gibi söyleyen ev sahibi Behzat Efendi’nin gözlerinden ateş fışkırıyordu. Pencereden Zahide’nin evinin ışıklarının gerçekten de kapalı olduğunu gören Tahir bir kez daha şaşkın;
“Olacak şey değil, ne günlere kaldık” dedikten sonra, anahtarla kapıyı açarsa suç işleyeceğini, haneye tecavüz olacağını söyledi. En iyisi yarın git açık açık konuş ve gerekeni yap diye de tavsiye de bulundu. Bununla tatmin olmayan Behzat Efendi;
“Ben ne yapacağımı biliyorum” dedi ve çıktı.
Tahir ilk kez ne olduğunu bilmiyordu, zira bu defa olay daha ciddiydi.
Tahir, Zahide’nin giriş kapısını gören salonunun ışığını kapatıp, mutfağın ışığını yaktı. Salona gelip perdeyi hafif aralayarak dışarıda olacakları bekledi. Yaptığı şeyi çirkin bulsa da, hem olayın nereye varacağını, hem de olası daha tatsız bir durumda müdahale edebilmeyi düşündü. Birazdan Zahide’nin ışığı yandı, hemen sonra da Behzat Efendi kapıya geldi ve zile bastı. Bir dakikadan biraz fazla zaman geçtikten sonra kapı açıldı. Behzat Efendi, “komşu haber verdi, arabalarını çıkaracaklarmış, arabasını park edip sana gelen kimse var mı?”  O sırada arkadan genç bir erkek göründü. Behzat Efendi, bu andan sonra kontrolden çıktı; “bu kim, ışığı niye söndürdünüz, sen sözlü değil miydin, hemen evi boşaltıyorsun, fuhuş mu yapıyorsun…” Bir şeyler anlatmaya çalışarak, evden çıkıp arabasına gitti adam. Behzat Efendi bir taraftan bağırmaya devam ediyordu. Zahide de peşlerinden çıkıp, onların yanına gitti. El kol hareketleriyle bağırarak konuşan Behzat Efendi’ye açıklama yapmaya çalışan adam arabasına binerek gitti. Behzat Efendi,  Zahide’ye bağırmaya devam etti. Arada Zahide de bir şeyler söylüyordu. Sesleri duyan herkes balkonuna, penceresine çıktı. Tahir herkes adına o kadar utandı ki,  pencere ardından mutfağa kaçtı. Ne düşüneceğini, nasıl bir muhâkeme yapacağını bilmiyordu artık.

Bu konuşmaların ayrıntısını ertesi gün yolda karşılaştıkları Behzat Efendi’den öğrendi Tahir: “Anlattığına göre, başka yerde oturan iş arkadaşıymış, onun için alış veriş yapmış, geçerken bırakmaya gelmiş, evli ve çocuğu varmış, Zahide bir ara banyoya gitmiş, o arada misafir ışıkları kapatmış, başka bir şey kesinlikle olmamış”.

Başka bir ayrıntıyı da anlatan Behzat Efendi inanmış mı bu cevaba? Hayır. Dün akşam Tahir’e gelirken evin etrafında dolaşmış önce, hiçbir ışık yanmıyormuş? Zahide’nin “banyoya gittiğimde misafir ışıkları kapatmış” sözünün yalan olduğuna inandığı için, diğer söylediği şeylerin de hiçbirine inanmıyordu. “Peki ben ne yapayım Tahir Efendi?” dedi.

İnsanların kimseye zarar vermeden yaşaması gerektiğine inansa da Tahir, bu defa temkinli davranıp;
“Siz içinizden ne geliyorsa öyle yapın, çıkarmak istiyorsanız çıkarın, uyarmak istiyorsanız uyarın” dedi.
Behzat Efendi bu defa daha zor bir soru sordu; “sen olsan ne yapardın?”
Tahir kendisini köşeye sıkışmış hissetti. “Benim yapacaklarım genelde fazla iyi niyetli olur Behzat Efendi. Bana göre böyle bir olay olduysa, Zahide ne sizin, ne benim, ne de diğer komşuların yüzüne bakamaz. Olmamış olsa bile bu şaibeyle burada rahat edemez ve bence çıkar gider. O nedenle ben biraz beklerdim ve sonra da açık açık konuşur uyarırdım. Ama dedim ya, ben fazla iyi niyetli olduğum için çoğu zaman yanlış kararlar veriyorum. Siz bildiğiniz gibi yapın.”

Behzat Efendi bu şekilde ayrılır. Aradan bir hafta geçer, ne Behzat Efendi konuşur kiracılarıyla, ne de kiracı evden ayrılır. Zahide’yi koruduğunu düşünse de, Tahir’in son sözleri Behzat Efendi üzerinde yine etkili olmuştu.

Sözlüsü tarafından ihanete uğramış bir genç kız, çeşitli badireler atlattıktan sonra evinde evli bir adamla ev sahibi tarafından neredeyse suçüstü yakalanacak duruma gelmişti.  İnsan ilişkilerinde “olur mu ya?” dediren bir duruma şahitlik etmişti Tahir bu kez. Aynı kişiyle iki farklı olayı yaşıyordu. Üstelik Zahide evinde oturmaya devam ediyordu. Tahir ise bahçeyi ve balkonu mecbur kalmadıkça özellikle işe gidiş ve dönüş saatlerinde hiç kullanmıyordu, Zahide’yle karşılaşmaktan özellikle kaçınıyordu. Gerçi Zahide de, ev sahibiyle yaşadığı olay akşamı komşusunu hiç görmemişti. Fakat böyle bir yerde duymamasının mümkün olmadığını düşünüyordu. Karşılaşırlarsa ne Tahir ne de Zahide o akşamı konuşmak istemezlerdi.

Tahir’in bu son olayları muhâkeme edişinden, tam üç hafta sonraydı.  Bu süre içinde Zahide’yle iki kez karşılaşmışlar, ikisinde de iş hareketliliği olduğu için, Zahide sadece “iyi akşamlar” demiş ve evine girmişti aceleyle. Üç hafta sonra, bir mesai günü, öğlen saatlerinde Tahir bahçede çiçek köklerine yakın yabani otları temizlerken Zahide’nin sesini duydu. Çığlık sesleriydi. Son olaydan hemen sonra Tahir’in duyduğu sesler onu irkiltti. Hiç düşünmeden işini bırakıp balkona doğru kaçar adım gitti. Tahir balkondaydı ama Zahide’nin çığlık sesleri hâlâ geliyordu. Tahir bu defa eve yöneldi. Evin içinde de sesler duyuluyordu. Tahir kapıyı pencereleri kapattı. Sesler kesildi. Tahir bütün gün dışarı çıkmadı, pencereden bakmadı, hiç sesini çıkartmadı, evde yokmuş gibi davrandı, sessizce uzandı ve hep düşündü. Neden böyle yapıyordu bu kız?

Akşam olmuş, hava kararmak üzereydi. Dışarıdan sesler geliyordu. Tahir yeni olayların başladığını düşündü. Hiç dışarı bakmadı. Sesler gittikçe çoğalıyordu. Farklı araçlar geliyordu. Büyük olaylar olacak diye düşünüyordu Tahir. En son bir siren sesiyle irkildi. Neler oluyordu ki? Tüm cesaretini toplayarak kendini göstermeden dışarı baktı. Herkes dışarıdaydı. Behzat Efendi, diğer komşular, geçen yakalanan iş arkadaşı, yanında bir kadın, zaman zaman gelip giden diğer iş arkadaşları, evi kiralamak için gelen fabrika müdürü. Herkes buradaydı. Tahir iyice tedirginleşti. Tam o sırada ambulansla gelenler sedye üzerinde Zahide’yi hızla çıkardılar ve ambulansa koyup sirenleri çala çala hızla uzaklaştılar.

Bütün gün evde yokmuş gibi davranan Tahir, neler olup bittiğini bir türlü anlayamıyordu. Birden bire ortaya çıkmaya da cesaret edemiyordu. Öylece çakıldı kaldı. Ambülanstan sonra insanlar kendi arasında bir şeyler konuşuyordu ama kapısı, penceresi kapalı olan Tahir hiçbir şey duymuyordu. Sonra insanlar dağılmaya başladı, hava karardı.

Bir süre karanlıkta oturan Tahir, sonra kalkıp sessizce kapıyı açıp bahçeye çıktı, Belki gören vardır diye, sanki dışarıdan geliyormuş gibi tekrar eve girdi ve ışıkları yaktı, balkonda oturdu. Saatlerce oturmasına rağmen hiçbir komşusunu göremedi ve olanlar hakkında bilgi sahibi olamadı.

Uyku tutmadı Tahir’i. Nihayet sabah oldu, bahçeye çıktı, dün yarım bıraktığı işleri yapmaya başladı. Saat dokuz olmasına rağmen hâlâ kimseyi görmedi. Çalışıyormuş gibi yaparak dün olanları öğrenecek birisini arayan Tahir, ümidi kesip eve girmek için balkona doğru yürüdüğü sırada bir araç sesi duydu. Bir araç geldi Zahide’nin bahçesinde durdu. Araçtan bir erkek ve bir kadın indi. Erkeği tanıdı, geçen gece Zahide’yle evde yakalanan kişiydi, kadını hatırlayamadı. Adam ve kadın Zahide’nin evine doğru geldiler, anahtarı çıkartıp kapıyı açtılar ve eve girdiler. Tahir meraktan ölecekti neredeyse. Eve girmedi, çıkmalarını bekledi. Yaklaşık on dakika sonra ellerinde iki torbayla çıktılar. Kapıyı kilitlerlerken Tahir dayanamadı ve sordu:
“Hayrola! Zahide nerede?”
Adam Tahir’e baktı selam verdi. Tahir selamsız sorduğu için biraz daha bozuldu. Adam cevap verdi.
“Pek hayır değil, Zahide’yi dün hastaneye kaldırdık. Yoğun bakımda yatıyor.”
Tahir iyice şaşırdı. “Ne oldu ki? Geçmiş olsun” dedi ama birden dünü hatırladı ve ekledi; “ben de evde yoktum hiçbir şeyden haberim yok” yalanını söyledi durumunu kurtarmak için.

Adam yanında kadına baktı, kadın devam etti. “Zahide’nin muayyen günleri çok ağır geçiyordu. Bazı insanlarda oluyor bu, bünyeleri kaldıramıyor o acıyı. Özellikle adet günlerinin ilk günü bir iğneleri vardır, onları karından olmak zorundalar. Olmazlarsa eğer zehirlenmeye kadar gidebiliyor. Hatta bir defa da sizinle gittiğini söylemişti Zahide. Dün de adet günüydü, ilacını alamadığı için ağrılarına dayanamayıp bu duruma geldiğini düşünüyoruz” dediğinde Tahir kendisini daha kötü hissetti, rengi bembeyaz oldu: dün Zahide sancılarından çığlık atarken, o başka şeyler düşünmüş ve eve kapatmıştı kendisini. Oysa yardıma ihtiyacı varmış. Tahir allak bullak olmuş, kadının dediklerini anlamaya çalışıyordu. Kadın hem üzüntülü hem de biraz suçlayıcı şekilde konuşmaya devam etti: “On aydır bu işyerinde çalışıyor, yedi aydır da burada oturuyordu. Bu sorunu nedeniyle,  her ayın bir iki günü çalışamaması veya hasta hasta çalışması, beş altı ay sonra iş yerindeki yöneticilere sorun olmaya başlamıştı.  İzin vermek istemiyorlardı. Sizin sağlık ocağına götürdüğünüz ay izin alabildiği son ay olmuştu. Ondan sonraki aylar ağrılarına rağmen gelip çalışmak zorunda kaldı. Öğlen tatilinde fırsat bulabilirse sağlık ocağına giderek iğnesini yaptırıyordu. Geçtiğimiz ay iş çok yoğun olduğu için öğlen tatilinde gidip iğnesini olamadığını ve çok acı çektiğini eşim bana haber verdi. Bu acıyı ve sonuçlarını ben de yakından bildiğimden eşimden iş çıkışı Zahide’nin evine gidip iğne yapmasını rica ettim. Ben de yaşadığım için benzer sorunu eşim öğrenmişti iğne yapmasını. Çünkü onunla yakından tanışıyorduk ve çok iyi bir kızdı. Evde çocuk olduğu için ben beraber gelemedim. Eşim daha önce de ona yemek ve başka şeyler getirmişti. Ev sahibinin onları zina halinde yakaladığını sandığı geçen ay, Zahide eşimden utandığı için salonun lambasını söndürüp telefon ışığında iğneyi yapmasını rica etmiş. Tüm bunlar on dakika kadar sürmüş ve ev sahibi tam bu zamanda evi takibe almış. Zahide’nin çektiği acıdan başka bir şey düşünmesi mümkün bile değildi. Kaldı ki, böyle bir şey için gelen birisi aracını neden, göz önünde ve başka birisinin garajının önüne bıraksın ki? Eşim iğneyi vurup hemen gideceğini düşünerek aracı oraya bırakmış. Olay sonrası yine utandığı ve insanların anlamasının zor olacağını düşünerek ev sahibine eşimin orada oluşunun ve ışığın kapatılmasının gerçek nedenini söyleyememişler. Hastalığından dolayı beti benzi atmış. Zahide ev sahibine, sadece ‘düşündükleri gibi bir şey yapmadıklarını’ eşim de ‘ben evliyim ve çocuğum var, öyle bir şey yapmadık’ demişler. Bu olayın ardından önceki gün Zahide’nin adet döneminin ilk günüydü. İş yeri izin vermediğinden, Zahide’nin yine mesai saatleri içinde sağlık ocağına gidemediğini, başka kimseden de yardım isteyemediğini, atlatabileceğini düşündüğü ağrılarıyla evde baş başa kaldığını ve ağrıların üzerine stres de gelince zaten zayıf bünyesinin buna dayanamamış. Dün işe gidememiş ve bütün gün evde acılar içinde kıvranmış. Yaşadıklarından sonra kimseyi de aramamış ve arayanlara cevap vermemiş. İş çıkışı merak eden arkadaşları uğradıklarında durumu anlamışlar ve ambulans çağırmışlar. Hâlâ yoğun bakımda yatıyor. Şimdi de hastane için gerekli eşyalarını almaya geldik.” Deyip kısa bir süre sustuktan sonra ekledi kadın; “dün belki siz eve olsaydınız daha erken müdahale edilirdi ve hayati boyutlara gelmezdi”. Dediğinde Tahir “yer yarılsaydı da içine girseydim” diye düşündü. Ne diyeceğini bilemedi, çok kısık sesle “hiç sormayın” diye mırıldandı. Adam ve kadın araçlarına binip giderlerken Tahir, Behzat Efendi’ye lanet okudu, kendi de dâhil insanlardan nefret etti.

***

Zahide’yle ilgili üçüncü olay Tahir’i çok derinden sarstı; “ben arkadaşlarıma anlatacak eğlencelik bir olay içinde olduğumu düşünürken, başka bir gerçek önemsiz ve gereksiz bulduğum yerdeymiş oysa. Hem de suç ortağıymışım. Kızı neredeyse öldürüyorduk”.

Nisan 2017 – Mart 2020