Likya ya da Işık Ülkesi’nin yollarında

Nisan ayı kamplı yürüyüşler için en uygun zaman. Belki Mayıs ayının ilk iki haftası da hava koşullarına göre uygun olabiliyor. Bahar geçtiyse eğer, Eylül ve Ekim ayı da uygun zamanlar. Biz de geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, tanışıklığımız eskilere ve İstanbul’a dayanan arkadaşlarla Nisan ayı için bu yürüyüşü çok önceden planlamıştık. Yürüyüş başlangıç noktası olarak belirlediğimiz Faralya Köyü‘nün Kelebekler Vadisi tarafına iki araçla ulaşıp, Aktaş KoyuKabak Koyu-Cennet Koyu-Kalabantia Koyu‘na kadar yürüdükten sonra bir dolmuşla Araçlarımızı yanına dönecektik. Ancak bu planımızı değiştirmek zorunda kaldık. Bu durum plandan uzaklaşıp günlük hatta anlık planlar yapmamıza neden olsa da, birçok açıdan da daha iyi oldu.

İstanbul‘dan gelen Sadık, Bora ve Şinasi beni Gökova‘dan alarak, Denizli üzerinden gelen Barış, Deniz, Dilşad ve Mustafa’yla (bir de tabii Barış’ın kibar, sakin ve narin köpeği Çakıl) Likya Yolu‘nun, Ölüdeniz‘den sonraki durağı Faralya (Kelebekler Vadisi)’da buluşacaktık. İlk günkü yürüyüş planımız  Faralya Kelebekler Vadisi‘nden Kabak Koyu‘na yürümekti. Denizli üzerinden gelen arkadaşlar bir gün önceden geldikleri ve biz de o gün biraz geciktiğimiz için arabalarını Faralya (Kelebekler Vadisine) bırakıp Aktaş Koyu‘na yürümüşlerdi bile. Onlarla orada buluştuk. Bir plan değişikliği yaparak, aracımızı Aktaş Koyu‘nda bırakıp, üç kişi Kelebekler Vadisi’ne ters istikamette yürüdük. Diğer arkadaşlar ise rotamız üzerindeki Kabak Koyu‘na devam ettiler. Biz Kelebekler Vadisi‘ne kadar yürüyüp, arkadaşlarımızın orada bıraktıkları aracını alarak,  Aktaş Koyu‘na geri geldik ve oradaki ikinci aracı da alıp, Kabak Koyu‘na araçlarla ulaştık. Dolayısıyla üç kişi, Aktaş Koyu, Kabak Koyu arasınındaki beş kilometreyi yürümemiş olduk. Sağlık olsun.

Aktaş Koyu-Kelebekler Vadisi arasındaki parkur arada turistik tesislerin içinden ve yanından geçse de, geri kalan bölümü, inişleri çıkışları olan ormanlık patika. Likya Yolu üzerine yapılmış tesisler, zaman zaman işaretleri bozduğu için karışıklığa ve yanlış yollara girmeye neden olabiliyor. Onun dışında yol çok keyifli. Özellikle Kelebekler Vadisi göründüğü andan itibaren muhteşem manzaralara tanıklık ettik. Son bölümdeki dik kayalıklardan inerken ve çıkarken dikkatli olmakta fayda var.

Akşam kampımızı Kabak Koyu‘na atmayı düşünmüştük, ama yakın zamanda bazı yürüyüşçülerin dikkatsiz ateş yakmaları nedeniyle izin verilmediği bilgisini alınca, koyun bir kilometre yakınındaki bir kampingde kaldık. Sadık, Bora ve ben sabah çok erken kalkarak, kahvaltı saatine kadar olan zamanı, Aladere Şelaleleri‘ne doğru kısa bir yürüyüş yaparak değerlendirdik. Kahvaltı sonrası aslında tam teşekkül sırt çantalarıyla devam edip, Cennet Koyu‘nda kamp yapmak üzere yola çıkacaktık. Ancak planımızı değiştirerek, üç kilometrelik etabı gidip, tekrar dönerek, aynı koyda kamp yapmaya karar verdik. Çünkü sonraki etaplarda üç günlük suyumuzu yanımızda taşımamız gerekecekti ki, bu bizi çok zorlayabilirdi. Çadırlar ve diğer gereksiz eşyalarımızı araçlara bırakarak, Cennet Koyu‘na yürüdük. Orada sezonun ilk denizine girerek serinledik ve dinlendik. Bu arada Cennet Koyu‘nda denize mayosuz girmek gibi bir adet varmış. Biz şahsen buna uymadık, ama uyanları gördük. Hatta ben, çıplak erkek yürüyüşçüleri görünce yanımızda kadın arkadaş var diye biraz tedirgin olduğumu da itiraf etmeliyim. Parkurun bu bölümü kısa olmasına rağmen kolay değil. Sürekli inişler çıkışlar, kayalıklar arasından geçişler hep dikkat istiyor. Geldiğimiz yoldan tekrar Kabak Koyu‘na dönüp, Gözümüze kestirdiğimiz bir yerde çadırlarımızı tekrar kurduk.

Kampingde kalmakla herhangi bir yere kamp atmak arasında bana göre ciddi farklılıklar var. Kampingin yiyecek, içecek, tuvalet gibi artıları var ama, insana bir otelde kalmış hissi veriyor. Ben şahsen bu hissi sevmiyorum. Onun yerine daha zor şartlarda, doğa koşulları içinde kalmanın keyfi bambaşka. Çayını seyyar ocakta demliyorsun, ortaya yemekler seriliyor, sohbet kesintiye uğramadan devam ediyor, varsa biraz da ısınma alkolüyle erkenden kafayı vurup yatıyorsun. Kafayı vurup yatma aşamasına kadar iyiydi. ama yattıktan hemen sonra çadırlarımız arasından bazı konuşmalar duyunca uyandım ve tedirgin oldum. “Kim var orada” diye seslendiğimde “Jandarma, dışarı çıkın” cevabını aldım. Yanımdaki Sadık‘ı da uyandırıp dışarı çıktık. Belki on, on beş jandarma ve bir köpek çadırlarımızın arasında dolaşıyor. Genel denetim yapıyorlarmış, kimliklerimizi sorguladılar, köpeği çadırların arasında dolaştırdılar sonra da gittiler. Biz biraz söylendik tabii, bu iş bu saatte mi yapılır diye. Onlar da yapmak zorunda olduklarını söyleyip biraz da mahçup olup gittiler. E tabii çadırlardan çıkanlar arasında  yaşları elli, altmış olanlar olunca… Sanırım Kabak Koyu, Olimpos‘un eski namını almış artık. Aradıkları esasında esrar, uyuşturucu vs. Ya da aranan birisini bulmak.

Üçüncü gün kahvaltımızı yaptıktan sonra eşyalarımızı araçlarımız yükleyip, Boğaziçi Köyü’nün yakınındaki su sarnıcının olduğu yere gittik. Burası Kalabantia Koyu‘na inen parkurun başlangıcı. Geceyi orada geçireceğimiz için, tüm eşyalarımızı ve suyumuzu yüklenerek, yaklaşık iki buçuk kilometre ve beş yüz rakım, sadece dik inişli yolu bir saatte kat ettik. Çantalarımızı ağaçların altına bırakıp soluğu denizde aldık. Ama deniz çok dalgalı olduğu için yüzmek bir yana ayakta durmak bile mümkün değildi. Hatta ben dahil bir kaç arkadaş deniz içindi alabora olduk ve bir taraflarımızı kayalara çarptık. Bu yorgunluğun üzerine serinlemek bize fazlasıyla yetti. Hava kararmadan sahilden yirmi metre içeride çadırlarımızı kurup, yemek ve akşam keyfi için tekrar sahile taşındık. Geleneğe uygun şekilde kamp ateşimizi güvenli bir şekilde yaktık.

Sohbet de güzeldi; Barış‘ın korku hikayesi, Şinasi’nin, türküleri, Sadık‘ın felsefe sohbetleri, Bora ve Deniz‘in esprileri ve Çakıl’ın şaşkın şaşkın bizi izlemesi. Ben de bol bol fotoğraf çektim; sahile vuran ve kayalara çarpan dev dalgaları, denizle boğuşmalarımızı, gün batımını, ateş başında oturmalarımızı… Antik bir Likya şehri olan, Kalabantia Koyu aynı zamanda Korsan Koyu olarak da biliniyor. Zaman içinde yolculuk yapıp, o döneme gittik, Likyalılar‘la karşılaştık, onların dünyasını öğrenip, kendi dünyamızı anlattık. Esir alındık, telefonlarımızı gösterip kurtulduk, bir anda denizkızı geldi, sonra alkarısı (efsanelerde var oluğu sanılan korku kahramanı) derken, güzel bir uykuya yattık. Sabaha karşı bir türkü sesine uyandım. İyice dikkatimi verdim, evet bu bayağı makamıyla söylenen, hatta bildiğim bir türkünün mırıldanması gibi bir şeydi. Biraz daha dikkatimi verdiğimde bir kuş sesi olduğunu anladım.

Sadık‘la sabah erken kalkıp, atladığımız etap olan Cennet Koyu-Kalabantia Koyu arasına tersten yürüme planı yapmıştık, onu gerçekleştirdik. Kabak Koyu‘ndan geldiğimiz Cennet Koyu‘na bu kez ters istikametten gelmiş olduk. Bu yol iki kilometre, gayet keyifli, iki tane daha küçük koyun yanından geçiliyor. Uzaktan baktık Cennet Koyu‘na; kumsalın bir ucunda bir kadın yoga yapıyordu, diğer ucunda bir adam çadırına giriyordu. Kamp yerine döndük. Deniz bugün daha sakindi, yüzmenin tadını çıkardık. Çok zor bir çıkış bekliyordu bizi. Yükümüzü hafifletmek için, ne var ne yok her şeyi yedik. (Yürüyüş boyunca aslında hep fazla yemişiz, çünkü bir buçuk kilo fazlalıkla döndüm.) Zira suyumuz çok sınırlı; yukarıya kadar adam başı yarım litre! Bir de çöp torbamız…

Kalabantia Koyu bu yürüyüşün en güzel yeriydi. İnişiyle çıkışıyla, egzotik ortamıyla, yıkık kent duvarlarıyla, kalesiyle, dalgalı deniziyle, sandal ağaçlarıyla, ürkütücü sessizliğiye, zaman içinde kaybediyor insanı. Burada gelip günlerce kalmak her halde dünyanın en iyi tedavisidir.

Yirmi beş, otuz kilo yükle, dik bir patikayı yürümeye ilk başladığında insan, “bu yol biter mi” diye düşünüyor. Çok yorucu, ama kâh yavaşlayarak, kâh dinlenerek, kâh sohbet ederek, en sonunda bitiyor. Bu son yolu da bitirip araçlara geldiğimizde geriye güzel anlara tanıklık, hoş bir yorgunluk ve bir dahaki yürüyüşü düşünmekten başka bir şey kalmıyor. Öyle de oldu. Sonrasında hazır buraya kadar gelmişken, Yediburunlar manzarasını da görmek üzere Gey Köyü‘(aslında Ge Köyü‘ymüş, yanlış telaffuz kayıtlara Gey olarak geçmiş)nün seyir tepesindeki Lighthouse tesisine giderek çayımızı, kahvemizi, biramızı içerek son noktayı koyduk.

Bu parkuru tamamladıktan sonra genel bir görüş de belirtmekte fayda var. Likya Yolu doğa yürüyüşçülerinin en çok ilgi gösterdiği parkur. Öyle ki, bazı yerlerde karşıdan gelenler, yanından geçenler, baya bir trafik olabiliyor. Her an karşınıza sırt çantalı birileri çıkabiliyor. Bu bir taraftan çok iyi bir şey. Ama bu yürüyüşçülerin bir kısmının, o güzelim patikalara, koylara attıkları plastik atıkları görünce sinirlenmemek elde değil. Ben şahsen şöyle düşünüyorum; eğer bu çöpleri atan halksa, ben halk düşmanıyım. “Sahiller ve ormanlar halkındır” diyenlere ben maalesef katılamıyorum. Bu halk, bu güzel doğayı hak etmiyor. Sahiller ve ormanlar ne halkın, ne devletin, ne de yatırımcıların olsun. Hiç kimsenin olmasın. Sadece değerini bilenin gidip görecekleri yerler olsun.

Bu yürüyüşe beni de davet eden arkadaşlara çok teşekkür ederim.

Not: Yürüyüşe ait fotoğraflar sayfanın altındaki albümdedir.

Nisan 2019