Ant’lar üzerine

Birkaç senedir okullarda öğrencilere okutulan “ant”la ilgili bir tartışma yürütülüyor. Bu tartışmada ortaya iki ant çıktı. Birincisi Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1933 yılında okutulmaya başlayan ant. Diğer ise, AKP iktidarının okutulmasını istediği ant. Aslında iki ant arasında çok fazla bir fark yok. Birincisinde Türk ırkının üstünlüğü savunulurken, diğerinde ise Müslümanlık dininin üstünlüğü savunuluyor.

Öncelikle sabahları okullarda ant okunmasıyla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. İçeriği ne olursa olsun, altı yaşında okula başlayan bir çocuğa her gün aynı şeyi mecburi olarak okutturmanın eğitime hiçbir katkısı yoktur. Son tartışmalardan da anlaşılacağı gibi ant siyasi bir metindir. Her siyaset kendi düşüncelerinin ezberlenmesini, haykırılmasını istiyor. Çocuk dimağları kendi dünya görüşüyle doldurarak, yeni nesiller yaratmak istiyor. Bu metin bazı çocuklar üzerinde ailelerinin de etkisiyle amacına ulaşırken, bazıların da ise, ters tepiyor ve karşıt yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Yani daha eğitimin başlarında çocuklar siyasete malzeme yapılıyor. Ben şahsen sekiz sene ant okumama rağmen, hiçbir işe yaramadı. Kendime Tüküm diyemediğim gibi, “Müslümanın”, “Aleviyim”, “Malatyalıyım”, “Arguvanlıyım” veya herhangi bir ideolojik kimlikle adlandıramıyorum. Çünkü içimden gelmiyor. Biliyorum ki, ben, bu dünyada yaşayan canlılardan herhangi birinden başka bir şey değilim.

Bugün yapılan tartışmaya dönecek olursak; bu iki andı ırk ve din faktörünü aynı minvalde düşünerek, vurguları üzerinde açılımını yapmak istiyorum. Birisi Türklük, diğeri Müslümanlık öznesiyle çalışkanlığı ve doğruluğa çağırıyor; çalışkanlık çok genel bir ifade. İyi bir insan da, kötü bir insan da, çalışkan olabilir. İkisinin çalışkanlığı aynı amaca hizmet etmez. Birisi iyilik için çalışıyorsa, diğeri de kötülük için çalışabilir. Kötü bir insanın çalışkanlığı, insanlık için hiç de iyi bir şey değildir. O nedenle giriş bölümlerindeki bu cümleler sadece bir slogandır.

İkinci cümlede, ilke ya da yasa, yani amaç vurgusu yapılıyor. Ama maalesef ki, vicdanlı ve adaletli olmak veya hoşgörülü olmak gibi daha temel kavramlar değil de, “küçükleri sevmek, büyükleri saymak”la sınırlandırılıyor. Kaldı ki, iyi bir insan olmayan “küçük” neden sevilsin veya kötü olan bir “büyüğe” neden saygı duyulsun? Esas can alıcı noktanın üzerinden atlanıyor.

Aynı cümlenin devamında ise birinci ant yurt ve millet sevgisi esas alınıyor, ikinci ant da ise andı kişinin varlığı, vatan ve bütün mazlum coğrafya, Mekke, Medine, Kudüs başta olmak üzere, bütün insanlığa armağan edilmesi isteniyor. Yine birinci ant da varlık, Türklüğe armağan ediliyor. Bu noktada, ikinci ant, özünde Müslümanlığın değerleri olmasına rağmen, “bütün insanlık” vurgusundan dolayı birincisine göre biraz daha sempatik gösterilmeye çalışılıyor. Ama her ikisi de bölücü, ayrımcı ve kuru ajitasyon içermektedir.

Birinci ant da fazladan, ülkülerinin yükselmek ve ileri gitmek olduğu ifade ediliyor. Ama ileri giderken nasıl gidilecek, ileri giderken her türlü yol, haksızlık mübah mıdır, bunun insani bir ilkesi var mıdır? Bunlar belli değil. Yine birinci ant da fazladan, Atatürk’e ithafen, “açtığın yolda, gösterdiği hedefte, hiç durmadan yürüyeceğime…” bölümü var ki, vurgu ve anlam olarak o günün koşullarında yazılmış, günümüz için kuru slogandan başka bir ifadesi yok. Kaldı ki, son kırk yılda yaşananlar, aynı zamanda bu sözlere karşı bilenenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaradı mı? Birinci anda karşı gelenlerin, kendi andını dayatmasından başka…

Birbirinden çok farklı olmayan bu andların içeriği, kendinden başka ırkları, dinleri, mezhepleri, yurtları küçümsediği, hatta yok saydığı için beni rahatsız ediyor. Her sabah bu andlarla eğitilecek çocuklardan, kendinden olmayanlara hoşgörü, eşitlik, saygı beklemek mümkün mü? Bu andlarla yetişen çocuklar, barışçı olabilir mi, empati yapabilir mi?

Küçücük çocuklara sabahları and içtirerek eğitim vermenin mantıksızlığı bir yana. Eğer “biz andsız yapamayız, mutlaka bir andımız olmalı” deniyorsa, bu ant bütünleştirici olmalı. Özünde dünya üzerinde yaşayan tüm canlıları sevmeye vurgu yapmalı. Vicdan ve adalet duygusunu ön plana çıkarmalı. Hoşgörülü ve barışçı olmayı vurgulamalı. Irkların, dinlerin, ideolojilerin üstünlüğünü değil, gereksizliğini anlatmalı. Ve bu andı sadece gönüllü olanlar okumalı.

Her iki ant da, her sabah kalkıp, kendisinden olmayan komşularına meydan okuyan insan görüntüsünden başka bir şey ifade etmiyor benim için. Oysa bunların yerine merkezine “insan gibi insan olmak” gibi bir ant olsaydı, herkesi kapsardı, okumak isteyen içinden geldiği için okurdu belki de. O insanlık sevgisi içinde, iyiliğe dair her şey sevilirdi. Sadece Türk olduğu için ya da Kürt, Rus, Alman, Rum, İngiliz, Arap vs. olduğu için, bir insanın çok iyi ya da çok kötü olması nasıl mümkün görünür? Veya sadece Müslüman, Hıristiyan, Musevi olduğu için, bir insanın sevilmesi ya da düşman olunması nasıl mümkün görünür?

Bu nedenlerle bütün antlar benim için, gerçekçilikten ve mantıktan uzak, içi boş sloganlardan başka bir şey değil. İnsan olmanın hiçbir anda ihtiyacı yok. Genç beyinleri antla doldurmak, balona hava basmak gibi bir şey. Balon patlayınca ortada hiçbir şey kalmaz.

İnsanlar sadece bir canlı olmanın bilincinde olmadığı sürece, ortaya daha çok antlar, yeminler, sloganlar çıkacaktır. Bırakın çocuklara küçük yaştan itibaren kimlikler vermeyi. Her insan taşıyacağı kimliğe zamanı geldikçe kendi bilinciyle ulaşsın.

3 Kasım 2018

“Ant’lar üzerine” için bir yorum

  1. Kesinlikle katılıyorum. “Bırakın çocuklara küçük yaştan itibaren kimlik vermeyi”.

Yorumlar kapalı.