Sevgili Okur romana dahil; Hodbinler

Çok uzun zamandır başladığım kitapları bitiremiyordum. Ya yarım kalıyorlar ya da sürünüyorlar. Böyle olduklarını bildiğim için de kalın kitaplara başlamaya cesaretim hiç yoktu. Ama karşıma çıkan bu kitap beni adıyla ve ön bilgileriyle çekti. Ve nihayet yıllar sonra dört yüz sayfaya yakın bir kitabı kısa diyebileceğim bir sürede okuyup bitirebildim. Hem de ne okuma?

Saruhan Doğan’ın Hodbinler adlı ilk romanından o kadar etkilendim ki, kitabın sonlarına doğru kitap hakkında yazma isteğime engel olamadım. Hatta bir taraftan okurken, diğer taraftan yazacağım yazının kurgusunu da yapmaya başladım. Kitabı bitirdiğim gece ve ertesi günü ise, adeta kendim de kitabın içindeki karakterlerden biriymiş gibi hissediyordum. En sonunda, adı sanı belli olmayan ama romanda bana göre kritik bir eylem yapan karakterlerden biri olup, romanın önemli kahramanlarından ve Türk edebiyatın duayeni Üstad Efgan’la romanı konuşmaya karar verdim.

Zaten Üstad Efgan bir romanın içine nasıl girileceğini anlatmıştı; “tedbil-i arifaneye dönüşerek, romandaki adımı (Palahnıuk) arka arkaya terennüm ettim , sonra gözlerimi kapatıp üç kere ‘ya kalem, ya kalem ya kalem’ dedim”. Hooop romanın içinde, Üstad Efgan’ın kapısında buldum kendimi. Kapıyı tam çalmak üzereyken açık olduğunu fark edip, içeri girdim. Üstad, aynı romanda tarif edildiği gibi, ‘geniş omuzlarına mükemmel oturmuş smokin ceketinin içinde jilet gibi ütülü gömleği ve beyaz ipek papyonuyla, cildi parlak, açık renkli gözlerinden hayat ve canlılık fışkıran’ duruşuyla masasında oturuyordu. Sanki birisini bekliyordu ama o ben değildim. “Beni tanıdınız mı” soruma, hatırlar gibi yapsa da, “hayır” dedi. Elimdeki Hodbinler’i göstererek, “bu roman bitti ve yayımlandı. Ben de bu romanın bir okuruyum. Sizden aldığım öğretiyle romanın içine girip sizinle roman hakkında konuşmak istedim. Kendimi roman karakterlerinden birisine benzeterek ve tılsımlı kelimeleri söyleyerek size ulaşabildim.” Üstad hiç şaşırmadı, “bunu bekliyordum ama kim olduğunuzu çıkartamadım” dedi. “Yargılandığınız dünya romancılar mahkemesinden sizi kurtaran genç yazarlardan birinin şemaline büründüm. Hani bodrum katlarda kahramanlarını dövüştüren yazar.” deyince hatırladı, “ne istiyorsun artık benden, roman yayınlanmış bitmiş. O roman yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Artık beni rahat bırakın” diyerek, bardağındaki vermutu fondipledi. “Romanın yayınlanması çağımızda dünya romancılığında yeni bir kilometre taşı oldu. Bu da sizin sayenizde oldu, yalnız roman içinde anlayamadığım, merak ettiğim şeyler var. Malum bu romanı tam olarak kimin yazdığı biraz muğlak kaldı. Bir üstad olarak bu sorulara ancak siz cevap verebilirsiniz diye düşünüyorum.” Romanda bazı yerleri anlayamadım sözlerim onu kışkırtmıştı sanırım, “neresini anlayamadın, roman yazarlığının tüm sırlarını, tüm inceliklerini bu romanda ifşa ettik, anlaşılamayacak neyi kaldı?” dediğinde artık sohbete başlamış olduk Üstadla.

FY – Kahramanınız Saci, romanın bir bölümünde kontrolünüzden çıkıyor ve size, “hoop ağır ol bakalım babalık. Biraz ileri gitmiyor musun? Yaşına başına beyaz mustaşına hörmeten ses etmiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça sen bokunu çıkartıyorsun.” diye kafa tutuyor. Roman kahramanlarıyla, yazarları arasında böyle şeyler sık sık olur mu?

Üstad Efgan – Romanın diğer yazarlarından R, kendi kahramanıyla neler yaşadı. Onun yaptıkları yanında benimki hiç kalır. Tabii ki, kahramanlarımızla ters düştüğümüz ve kontrolden çıktıkları olur. Bir romancı kahramanını ne kadar ete kemiğe büründürdüyse, o kadar daha çok sıkıntı yaşar. Bu romanda olan da budur.

FY – Dünya romancıları sizi yargılamak üzere toplandıklarında orada bir çok yazarı tasvir ediyorsunuz. Tüm zamanların en iyi romancılarının bir araya geldiği bu bölüm benim için zirve oldu. Yalnız bazı tasvirlerinizi çözmekle birlikte bazılarını çözemedim. Bu bölümde okuyucuyu sınav yapmak gibi bir amacınız mı vardı?

Üstad Efgan – Öncelikle o mahkemede yaşananlara Hodbinler ve Mihrabad romanlarının yazarları ve kahramanlarının yarattığı kaos neden olmuştur. Sorunuza gelecek olursak, eğer o tasvirlerin hepsini çözmek istiyorsan daha çok okuman gerekiyor evlat.

FY – Mihrabad roman ciltleri için “nehir roman” dediğiniz ve “hikâyeyi, karakteri, zamanı, çatışmayı, girişmiş, gelişmeymiş, sahneymiş, finalmiş bunları elimin tersiyle bir kenara atıp, romanın asıl meselesi olan, lisanı öne çıkarıp ona hak ettiği payeyi verdim” gibi bir açıklamanız rivayet ediliyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Üstad Efgan – Roman başından sonuna bu sorunun cevabıya dolu. Sadece şunu önerebilirim. Bu romanı okurken, daha önce yazılmış roman şablonlarını bir kenara bırakıp, öyle başlamak daha eğlenceli olabilir.

FY – Üstadım size son olarak şunu sormak istiyorum. Kitabı bitirdikten sonra şu hissiyata kapıldım. Acaba şu an benim yaşadığım bir roman olabilir mi, belki de ben bir romanın kahramanı veya karakterlerinden birisiyim? Belki de yaşadığım bu romanın dışında başka bir gerçek dünya var. Eğer böyleyse benim yazarım kim, o yazdığı için mi ben böyle yaşıyorum, ben böyle yaşadığım için mi o böyle yazıyor? Yazarlar bir çeşit tanrı mıdır? Belki de tüm dünya ve tüm canlılar, iç içe geçmiş bir romanlar silsilesiyiz. Üstadım kafam çok karışık, ben gerçek dünya da mı yaşıyorum, yoksa bin tane basıp, beş yüzü depoda bekleyen bir romanın figürü müyüm sadece?

Üstad Efgan – Kafa karışıklığı iyidir evlat. Senin kafa doğru yerleri karıştırıyor. Aynen böyle devam et.

Hodbinler romanın yazar kahramanı Efgan’a hayalimde ve romanın esprisine yakışır şekilde ulaşmış olmanın keyfiyle, kitap hakkında birkaç söz de ben söylemek istiyorum. Benim için en önemlisi, yazar o kadar güzel bir kurgu yapmış ki, roman içinde iki farklı zaman diliminde yaşanan, benzer hikayeler, farklı kahramanlarla iç içe geçmiş. Bununla da kalmamış, farklı hikayelerin yazarları da roman kahramanı olarak karşımızdalar. Ve bunlar bir taraftan romanlarını yazarken, biz okuyucuya karşı tüm mahremlerini açmışlar. Neredeyse okuyucuyla birlikte yazıyorlar. Kendi romanını yazmayı bırakıp, romanına yeni bir karakter olarak giren mi dersiniz, yazarının kontrolünden çıkan kahraman mı dersiniz, okuyucudan yardım isteyen yazar mı dersiniz, her şey var. Bu romanı gerçekte kim yazdı, acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Bu kadar karışıkmış gibi görünen bir kurgunun altından çok rahat çıkmış yazar. Bazen kendisiyle, bazen kahramanlarıyla, bazen okuyucuyla maytap geçiyor, hiciv yapıyor, güldürüyor, başka yazarlara, romanlara göndermeler yapıyor. Öyle ki bir süre sonra hikayenin ne olduğu, nasıl bitebileceği değil, yazarın kullandığı zengin dil, eğlenceli kurgu ve samimiyet okuyucuyu farklı mecralara taşıyor.

Yazarla, okuyucu arasındaki ilişkiye ilk Çernişevski’nin “Nasıl Yapmalı” romanından karşılaşmıştım. 18. yüzyıl Rusya’sının önemli yazar ve düşünürlerinden Çernişevksi, yüz elli yıl önce romanına “enayi” diye bir bölümle başlayıp, on sayfa karşılıksız bir aşkın sonunda intihar eden bir adamın hikayesini anlatır. Sonra birden karşınıza “Önsöz” çıkar. Oysa roman başlamıştı hatta bir intihar vakası bile anlatılmıştı. Bu önsöz’de nereden çıktı derken, karşımıza Çernişevski çıkar ve şöyle der: “Hanım okurum şunları diyor, bilirim:Demek ki romanın konusu aşk ve romanın kahramanı bir kadın. Roman iyi olmasa da bunlar çok iyi.’ Ben de cevap veriyorum: Haklısınız. Okurum erkek ise böyle havai sonuçlarla yetinmez. Erkeğin düşünme gücü esasen ve doğal olarak kadının düşünme gücünden daha fazla gelişmiş ve daha fazla esaslıdır. Ve erkek okurum şunu diyor (belki hanım okurlarım da aynı şeyi düşünüyor ama açığa vurmamayı tercih ediyorlar, bunun için de bana tartışma fırsatı bırakmıyorlar): ‘Bilirim ben, bu intihar eden bey aslında hiç de intihar etmiş değildir.’ Ben ise şu ‘bilirim ben’ sözcüğünü yakalıyorum ve şunları ekliyorum: Affetmişsin, bunu bilmiyorsun, çünkü sana bunu anlatan yok. Sen ancak sana söylenenleri bilirsin. Hiçbir şey bilmiyorsun, hatta romanıma şu şekilde başlamakla sana hakaret ettiğimi bile bilmiyorsun; oysa ki, ben seni küçük düşürdüm. Bunu bilmiyordun değil mi? Al sana öğrendin!..” diye başlayıp, romanına niçin öyle bir giriş yaptığını, romancı kurnazlıklarını, okuyucuda nasıl önyargı oluşturulduğu, okuyucunun güvensizliği, önseziden yoksunluğunu uzun uzun anlatıyor bu önsözde.

Yirmili yaşlarımda bu kitabı ilk kez okurken bu satırlar beni çok etkilemişti. Orada okuyucuya yani bana da bir hakaret vardı ama, bu beni hiç rahatsız etmediği gibi, çok samimi gelmişti. Bu girişten sonra romanı çok daha dikkatli okumuş ve sevmiştim.

Saruhan Doğan’ın Hodbinler’ini okurken o duygular geldi aklıma. Saruhan Doğan bence bu anlamda  Çernişevski’yi aşmış. Okuyucuyla romanı boyunca çok daha sıcak bir ilişki kurmuş, okuyucuyu romanının bir parçası yapmış. Bunu bir yazar gibi değil de sanki doğal seyrinde giden bir şeymiş gibi yapmış. Ve ilk romanı olmasına rağmen bence çok iyi olmuş. Biraz da romanın üzerimdeki etkilerinin hemen geçmemiş olmasına dayanarak söyleyebilirim ki, Hodbinler roman tarihimizin kilometre taşlarından birine namzettir.

Bu kitap bana sadece Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sını değil, dil ve eski İstanbul tasviri bakımından Attila İlhan’ın Dersaadet’te Sabah Ezanları’nın; hiciv, mizah ve kitap adının yapısı bakımından Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ının; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unun Goncarov’un Oblomuv’unun, Murathan Mungan’ın Şairin Romanı’nın hatta hikayedeki Romancılar Oteli de Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nin tadını anımsattı.

Beni başlarda olumsuz etkileyen ama sonra alıştığım bir konu hakkında not düşmek gerekirse eğer. Romanın kurgusuna istinaden kullandığı eski Türkçe, yarı Osmanlıca, biraz İngilizce, biraz Fransızca sözcükler, başlarda biraz zorlama gibi görünüyor, ama sonlara doğru bence yerli yerine oturuyor. Özellikle hulya, ruya, takıb kelimeleri bir süre sonra gülümsetiyor insanı.

Son olarak, Hayy Kitap’tan yayımlanan Saruhan Doğan’ın bu romanı umarım edebiyat dünyasının karambolünde kaybolmaz ve hak ettiği değeri görür.

26 Temmuz