Varlık Yıllığı 1967; dönemin en önemli isimleri Türk Edebiyatını tartışmış

Yıl 1966’nın Kasım’ı. Dönemin önde edebiyatçıları Varlık Yayınları sahibi Yaşar Nabi Nayır’ın çağrısı üzerine, “Türk edebiyatçısının bugünkü toplumdaki yeri ve sorumlulukları”nı tartışmak üzere toplanıyorlar. Tartışma bitmeyince bir hafta sonra yeniden toplanıp, yayıncısı, yazarı, eleştirmeni, çevirmeni her biri kendi açısından sorunlarını konuşmaya devam ediyorlar. Ve bu tartışmayı Varlık Yıllığı‘nın 1967 sayısında yayımlıyorlar.

Oktay Akbal, Sabahattin Kudret Aksal, Tahir Alangu, M. Sunullah Arısoy, Hüsamettin Bozok, Asım Bezici, Necati Cumalı, Refik Erduran, Azra Erhat, Konur Ertop, Memet Fuat, Vedat Günyol, Orhan Hançerlioğlu, Doğan Hızlan, Şükran Kurdakul, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil, Mehmet Seyda, Cemal Süreya, Ülkü Tamer gibi dönemin efsane isimleri belki de ilk kez bu toplantılarda bir araya gelip aşağıda ki konular üzerinde tartışıyorlar.

“Türk edebiyatçısının Türk toplumundaki yeri, önemi ve değeri.”
” Türk edebiyatçısının mücadele ettiği güçler.”
“Türk edebiyatçısının toplum dışına iten, biraz önemsiz, kaale alınmaz tarafları.”
“Niçin sanat toplumda direktir?”
“Sanatın değerini, önemini, insanı insan yapan değeri.”
“Okurlarla edebiyatçıların arasındaki bu uçurumun sebebi nedir?”
“Şairlerin, romancıların, hikâyeciler, az satmaktan yahut eserlerini bastıramamaktan, yani kütleye ulaşamamaktan yakınıyorlar.”
“Edebiyatın halktan kopmuş gibi görünmesine sebep, edebiyatçının tamamen halkı aşmasıdır.”
“Okular ve gazeteler bugünkü edebiyatımız tamamen ilgisini kesmiş, daha doğrusu biraz da onların sabotajlarına maruz kalmış.”
“Türkiye’de her kuşak, her yeni akım, kendi okuyucusunu yeniden yaratmak zorunda kalmıştır.”
“Türk yazarının, yani edebiyatın bugünkü toplumdaki yeri önemi, değeri, görevi, etkisi, sanatını engelleyen etkenler, sanatını güçlendirecek olanaklar.”
“Toplumla yazar arasında ilişkiler neden zayıflamıştır, yahut kopmmuştur?”
“Türk edebiyatının bir dar yere geldiği tesbit edilmiş oluyor.”
“Yayıncılarımız -aralarında çok sevdiğimiz arkadaşlarımız da var-, daha çok, yahut da hep, yabancı eserlerini basmak eğilimini gösteriyorlar.”
“Kabahat gazetelerde mi? Yazarlarda mı?”
“Her gelen akım eğer geçmişten kopmuşsa, geçmiş edebiyat akımlarından apayrı, kopuk bir halka olarak ortaya çıkmışsa, okurunu yaratmak zorunluluğunu duyması kendi eksikliğidir.”
“Edebiyat bir yerde toplumla, onun sorunları ile, onun isterleriyle bağlantısını koparmış, kişisel bir serüven olma yoluna doğru gitmiştir.”
“Bir sanatçı; soyut, kişisel, toplumdan, somuttan, gerçekten kopmuş bir edebiyat yapma yoluna gider de ondan sonra topluma küserse, onun küsme hakkı azalmış demektir.”
“Biz bir taraftan kültür erozyonu diyoruz, gelenek kopukluğu diyoruz”
“Sanatın o zaman (tek parti dönemi) himaye gördüğünü iddia ettiğimiz devlet yönetimine, o devlete de karşı olan, o devletin uyguladığı hükûmet etmeye de karşı olan, iki, üç sanatçının adını anacağım.”
“Sosyalist ülkelerde devletin büyük çapta sanatı koruduğunu söylerler, ama büyük çapta bir sanat olayı karşısında kalmadığımız da aşikâr.”
“Toplumuzun durumu bizi hangi sınıfın edebiyatına zorunlu olduğumuz meselesini de teşrih etmeye götürecek.”
“Acaba halkla aynı dili konuşuyor muyuz?”
“Sabahattin Ali’nin kitapları satılıyor, Sabahattin Ali Türkiye çapında bir şöhret oluyor, yalnız onun politik eylem adamı olmasından ötürü mü? Değil. Nâzım Hikmet’in şiirleri yalnız eylem adamı, ideoloji adamı olmasından mı satılıyor? Hayır.”
“Türk edebiyatı bir süredir avangard bir takım serüvenler içindedir. Dünyanın hiçbir yerinde avangard eserler satmaz.”
“Halk bakımından bir okur meselesi yoktur. Halk bakımından okur-yazarlık meselesi vardır Türkiye’de. Fakat aydınlar arasında bir okur meselesi vardır. Şu halde, dikkatlerimizi en okunması gereken yazar üzerine çevirdiğimiz zaman da onun okunmadığını görüyoruz. Neden?”
“Şiirimizden konuşulurken, ikinci yeni deneyi üstünde belirtilen görüşler de, şiirin soyutlaştığı, kapanıklaştığı, dolayısıyla okuyucunun onu anlamasına engel olunduğu ileri sürüldü.”
“Geçmişle, eskiyle ölçerek üzerinde durursak görürüz ki, bugünkü yazar düne göre çok daha mutludur, çok daha geniş imkânlara sahiptir. Bu imkânlar içinde gene darlık çekiyorsa, bastıramıyorsa bunda biraz da kendi sorumunu aramak zorundadır.”
“Benim daha lise sırasında, lise öğrencisiyken yazdığım yazılar aynı yıllarda aynı yıllarda ortaokul kitaplarına alındı.”
“Ona karşılık halk için Karagöz çıkıyor, halk Karagöz’ü okuyor. Karagöz’de edebiyat yok, edebiyatçı da yok.”
“On yıl ya da on beş yıl öncesine göre Türk edebiyatı, yerli edebiyatımız halkın gözünden düşmüştür, bu bir gerçektir.”
“Yaşar Kemal çıkıyor, “Orhan Kemal diyor, şu kadar romanından, şu kadar yıl içinde, şu kadar para kazanmıştır.” Ben de diyorum ki, Orhan Kemal yerine Hemingway’i, Steinbeck’i bassaydılar onun üç misli kazanırdılar.”
“Uzun zaman tercüme telife tercih edildiyse, halk tarafından tercümenin bilinen bir dille yapılması, telifte ise hangi dilde yazıldığının okuyucunun tayin edememesi…”

Açık oturum çok uzun olduğu için üç bölüm halinde yayınlayacağım. Yazı içindeki bugün bize hatalı gelen bazı yazım ve imla hatalarını orijinalliğini bozmamak adına hiç değiştirmedim.

EDEBİYATIMIZIN BUGÜNKÜ SORUNLARI

AÇIK OTURUM

İstedim ki, her yıllığımızda okurlara sunduğumuz soruşturmada bu yıl bir değişiklik yapalım. Çoğu birbirini andıran ve tekrarlayan hazır ve yazılı cevaplar yerine bu defa okurların önüne getireceğimiz sorunu bir açık oturum havası içinde canlı bir tartışma haline getirelim.

Bu erekle 13 Kasım Pazar günü otuz yazarı evimde bir kokteyl parti çerçevesi içinde yapılacak açık oturuma katılmaya çağırdım. On altı kişi katıldı oturuma. İlk oturumun bütün bir bölümü konuşmaya konu olacak sorun ’un saptanması tartışmaları içinde geçti. Ses makinasıyla başından sonuna kadar tesbit edilen bu oturumun konu belirtilmesiyle ilgili uzun bir bölümü çok uzun olduğu ve okuru da doğrudan doğruya ilgilendirmediği için buraya alınmadı. Sonunda şöyle bir sorun seçilmesinde birlik sağlandı: “Türk edebiyatçısının bugünkü toplumdaki yeri, güçlükleri ve sorumlulukları.“ Bu oturumun geri kalan kısmında edebiyatçılarımızın okurla aralarının açılması ve bunun nedenleri araştırılırken daha çok edebiyatçı-yayıncı ilişkileri üzerinde duruldu ve konu enine boyuma işlenmediği için ertesi Pazar tekrar toplanılarak edebiyatçının topluma ve kendisine karşı sorumluluğu konusunun ele alınmasına karar verildi. 27 Kasım Pazar günü ilk oturumdan üç kişinin eksilip üç yeni arkadaşın katılmasıyla açık oturuma devam edildi. Ve birinci oturma göre daha olumlu bir düzen içinde önceden kararlaşan konu üzerinde duruldu. Aşağıdaki bu iki oturumun, redaksiyonun Oktay Akbal arkadaşımızca yapılan zabıtlarını bulacaksınız. Konu dışı konuşmalar, söz atmalar, kısa söz paslaşmaları gibi, asıl tartışmanın yapısına hiçbir şey eklemeyen ve kızışmış bir konuşma havasının doğurması tabii olan kısımlarla aynı sözlerin tekrarı niteliğinde olan bazı pasajlar, bu işe ayrılmış sayfaların sınırı gözönünde tutularak çıkarıldı. Böylece elinizdeki metin meydana geldi.

Y. N. N.

İLK OTURUM

RAUF MUTLUAY
Tartışılmasını teklif edeceğim bir konudaki tercihimi öne sürüyorum. Bu büyük kenarlı bir mesele: Türk edebiyatçısının Türk toplumundaki yeri, önemi ve değeri. Bunun tarihsel nedenlerden gelen, eksilen tarafı. Türk edebiyatçısının mücadele ettiği güçler. Bizzat kendi kendisinin de başını yemeye kadar varan ayrı çalışmalar ve özellikle Türk yazarının, basım yayım ve dağıtım imkânlarının son yıllarda artmış gibi görünmesine rağmen, çok düşmüş ve eksilmiş nisbetleri, Türk edebiyatçısının toplum dışına iten, biraz önemsiz, kaale alınmaz tarafları. Maziye baktığımız daha imrenilecek misallerimiz olabiliyor. “Rübab-ı Şikeste”nin bir yıl içinde üç defa baskı yapıp, üç defasında da tükendiği bilinen bir gerçek. Bugün hiçbir şiir kitabının başına gelen bir nasip değil bu. Aramızda hem dergi sahibi, hem yazarlar, hem yayınevi sahipleri var. En kolaylıkla girebileceğimiz konu bence, Türk edebiyatçısının yalnız kendi sanatıyla başbaşa kaldığı ve yayın imkânlarıyla mücadele ettiği bu dönemdeki meseleleri olabilir.

SUNULLAH ARISOY
Mutluay’ın köşeli ve kenarlı olarak tanımladığı sorunu tartışmakta fayda var. Bence bu ana sorunu belli sıraya göre bölümlere ayıralım. Tek bölüm üzerine görüşürsek düşünceler daha iyi sonuçlar alır.

ORHAN HANÇERLİOĞLU
Bana öyle geliyor ki, bunlar birbirine bağlı şeyler. Şöyle koyarsak ortaya; toplumla olan ilişkisi sanatçının. Bugün 1960’dan sonra ilginç diyeceğim -başka bir deyim bulamıyorum- bir toplum içinde yaşamaktayız. Altı sene geçti aradan. Bu, Türk sanatçısını bir takım sorunlarla karşı karşıya koydu artık. Bence anlayışın da değişmiş olması lâzım. Değişti de bu, görülüyor. Genç kuşakların yetişmesiyle. Bu bakımdan bugünkü Türk toplumunda Türk sanatçısının yeri nedir? Bunun üzerinde konuşursak bir sonuca varabiliriz, gibi gelir bana.

NECATİ CUMALI
Türk sanatçısının toplumda yeri değil de, iddialı bir başlıkla çıkalım halkın karşısında tartışacaksak. Diyelim ki, “önce sanat…” bu tezi savunalım halkın önünde. Edebiyatçı olarak, şair olarak, ressam olarak, müzisyen olarak haysiyetimizi savunalım, yaptığımız işi anlatalım. Bir mübremdir sanıyorum. Biz heves için yazmıyoruz. Hayatımızı bu işe iten kuvvet var. Faydalı bir iş yaptığımıza, vatandaş olarak iyi bir iş yaptığımıza kani olarak edebiyatçıyız, ressamız, müzisyeniz. Müzisyen de gidecek gece kulübünde dans orkestrasına falan katılacak. O da rahatsız, mutsuz durumundan dolayı. Biz sanatın haysiyetini atalım ortaya. Önce sanat diyelim, bu konuda tartışalım. Niçin sanat toplumda direktir? Sanatsız olamaz. Sanata önem verilmeyen cemiyetler işte böyle geri kalmış bir ülke olarak sürünür gider. Önce sanatın değerini, önemini, insanı insan yapan değerini konuşalım.

CEMAL SÜREYA
Bence burada tavır farkı ortaya çıktı. Mutluay kendi tezini ortaya sürerken daha dar bir çerçeve içinde Türk edebiyatçısının durumu nedir? Hançerlioğlu da toplum içinde durumu nedir? dedi. Daha çok gözlemci bir bakışla durumu eleştirmemizi söylüyorlar. Cumalı ise sanatçı açısından, önce sanat diyerek, sanatın daha değerli olduğunu, sanata niçin önem verilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Bence birincisi daha iyi. Çünkü Cumalı’nınki şimdiye kadar okuduğumuz kitaplardan hatırımızda kalanları biraz tekrarlamak olacaktır, yeni bir şey olmıyacaktır. Halbuki öbürü çok pratik bir değer taşımaktadır. Tavır farkını ayırıp birinciye katılıyorum.

ÂSIM BEZİRCİ
Ben genel çizgileriyle Mutluay’ın görüşüne katılıyorum. Bugün Türk toplumunda yazarla edebiyatçı ile okurların arasında bir soğukluk girmiştir. Bugün Türk yazarı eskisi kadar satmıyor. Şöyle diyelim, gerektiği ilgiyi görmüyor. Okurlarla edebiyatçıların arasındaki bu uçurumun sebebi nedir? Türk yazarlarının gazetelerden uzaklaştırılması mı? Toplumsal siyasal sorunların öne çıkması mı? Yayıncıların yerli yazarları umursamaması mı? Yoksa yazarlarımızın güzel eserler ortaya koymaması mı? Bence en önemli sorun budur. Bugün çok sevdiğim, değer verdiğim şairlerin, romancıların, hikâyecilerin eserlerini okuyorum, bunların çoğuyla karşılaşıyorum, konuşuyorum. Hepsi az satmaktan yahut eserlerin

i bastıramamaktan, yani kütleye ulaşamamaktan yakınıyorlar. Bunu sebebi nedir? Bence en önemli sorun budur. Bu pratik, her gün karşılaştığımız sorun üzerinde durmalı. Yoksa Türk edebiyatının, Türk sanatının toplumla ilişkileri geniş ve uzun bir konudur. Bu daha sonra parça parça tartışılabilir. Bence somut sorun budur.

SUNULLAH ARISOY
Sayın Mutluay sorunun -ki buna Bezirci de katıldı- ayrıntılarına girmiş oldu. Tartışırsak sanırım ki, geniş çerçeveli konuyu belli bir sıraya koymak suretiyle Necati Cumalı’nın önce sanat dediği iş de kendiliğinden yerini bulacaktır o konuşmalar içinde. Bu bakımdan ben büyük bir ayrım görmüyorum aslında. Hangi konunun tartışılacağı aşağı yukarı anlaşılmış oldu. Arkadaşlar uygun bulursa, Mutluay’ın çizdiği konu üzerinden görüşmeye girsek daha yararlı olur.

DOĞAN HIZLAN
Şimdi ben birinci olarak Rauf Mutluay’ın teklifini kabul ediyorum. Yazılsın tesbit edilsin, tesbit edilmeden konular çok dağılmakta. Meselâ, Hançerlioğlu, sanatçının toplumu aştığından bir kopma olduğunu söyledi. Halbuki biz Mutluay’ın teklif ettiği gibi sanatçının toplumdaki yerinin ne olduğunu tartışırsak ve evvelâ bir kavram olduğunu tesbit edersek, o zaman toplumlar arasındaki ilişkiyi, toplumu aşmışlığı, aşmamışlığı şu bu olabilir. Çünkü sanatçı almış başını gidiyor. Toplumu aşmış, bu da önemli değil bence. Önce Mutluay’ın dediği şeyi tesbit edelim. Ondan sonra zaten bu geniş soru  içindi okuyucu ile münasebeti, gündelik gazetelerden kovulması zaten gelecek. Önce yazıyla bunlar tesbit edilsin, sonra tartışmalar açılsın.

YAŞAR NABİ NAYIR
Demin Necati Cumalı arkadaşımız halk içinde konuşulacak konuyu tesbit edelim dedi. Daha o safhaya gelmedik ne zamanki o görüşmenin yapılacağı yer temin edilir, programlaşır; ondan sonra. O ayrı bir konudur, şimdi biz buradaki toplantılarımızın konusu üzerinde duruyoruz, onun için bu sahaya inhisar edelim görüşmeyi.

CEMAL SÜREYA
Efendim konu yazılı olarak ayrıntılanırken ben de Orhan Hançerlioğlu’nun söylediği bir söze karşı ufak bir çıkma yapacağım burada. Hançerlioğlu’na göre, bugün edebiyatın halktan kopmuş gibi görünmesine sebep, edebiyatçının tamamen halkı aşmasıdır. Acaba tamamen öyle midir? Yahut da bir yerde aşmış gibi olsa bile sebep sadece bu mudur? Bence öyle değildir. Bakıyorum bugün anlaşılmaz kabul edilen yazar üç bin satıyor, en anlaşılır yazar da hiçbir zaman on binin üzerinde satmıyor. Orhan Kemal’in romanları meselâ her bakımdan halkın anlayabileceği tipte romanlardır, fakat öyle sanıyorum ki, Orhan Kemal hiçbir zaman on bin tirajın üzerinde bir baskıya ulaşmamıştır. Bu, şunu gösteriyor ki, bunun ötesinde bunu ihmal edilebilecek gerekliliğe indirebilecek başka bir gerçek vardır. Bence Türkiye’de herşeyden önce sosyolojik bir görüşe başvurmadan önce, bir edebiyat yapıtının ortaya çıktıktan sonra halka inme çizgisini zaman içinde incelemek lâzım. Şimdi edebiyatımızın bir takım ara kurumları var. Bunlar okullar ve gazeteler oluyor. Bir edebiyat eserinin yapıldıktan sonra halka inmesinde bunlar büyük rol oynuyorlar öteden beri. Bakıyoruz bu ara kurumlarla bugünkü edebiyatımız tamamen ilgisini kesmiş, daha doğrusu biraz da onların sabotajlarına maruz kalmış.  Okullardaki programlar bugünkü edebiyatı kovmaktadır. Gazeteler uzun bir süreden beri yarattıkları yeni bir gazeteci tipiyle, yeni bir gazeteci milleti diyebileceğimiz bir tiple edebiyatı sütunlarından kovmaktadır. Böylece edebiyat halka inerken birtakım tarihsel ve geçici birtakım sürtüşmelere, halka inmesine engel olmaktadır. Diyorum ki ben, edebiyatın anlaşılmazlığı verdiğimiz misalde o kadar önemli değil. Belki, Orhan Kemal yüz bin satsaydı bugün, anlaşılmaz bir edebiyatçı üç-beş bin satsaydı, diyebilirdi ki; anlaşılmazlık önemli bir öğedir.  Bugün bu öğeyi bence şu anda ihmal edebiliriz. En anlaşılır yazar üzerinde düşünelim, en halka yakın olması gereken yazar üzerinde düşünelim. O zaman halka inmenin daha pratik birtakım koşullarını buluruz. Bunun için okullar ve gazetelerle nasıl bir rabıta kurulabilir? Yahut bu kopma nasıl olmuştur? Onu incelemek lâzım. Bunu da şöyle görüyorum: bir kere gazeteleri ele alalım, eskiden gazetelere gazeteciler girerlerdi. Hüseyin Cahit Servet-i Fünun’un savunucusuydu meselâ. Peyami Safa’nın büyük bir edebi kariyeri vardı. Bütün eski gazetecilere bakıyoruz, edebiyattan geldiklerini görüyoruz.  Hattâ sanki gazetede bir köşe tutmak belli bir edebi seviyeye verilen bir onur gibi duruyordu eskiden. Halbuki bu tamamen değişmiştir. Ayrıca kuşaklar bakımından bakarsak Türkiye’de her kuşak, her yeni akım, kendi okuyucusunu yeniden yaratmak zorunda kalmıştır. Meselâ belki Necip Fazıl’lar, Yahya Kemal’den kalan okuyucu zümresinin bir kısmına konabilmiştir. Fakat Orhan Veli eski okuyucuyu tamamen kaybetmişti, hattâ o okuyucu içinde yaşayanlar hâlâ Yahya Kemal’in okuyucusudur. Orhan Veli birinci okuyucusunu bulmak zorunda kalmıştır. Yeni nesilden yeniden bir okuyucu yaratmıştır, mevcut okuyucudan faydalanmamıştır. Bizim kuşağa gelince, o da bir parça kendi birinci, ikinci, üçüncü okuyucusunu yaratmak zorunda kalmıştır. Okullardaki öğretmenler belli kuşakların edebi zevklerinin temsilcileri olarak bulunmaktadırlar, okul kitaplarını yazanlar da öyledir. Yayınevlerine gelince, yayınevlerinin de şimdiye kadar genellikler belli bir zevkin edebi sınırlarından kendilerini sıyırmadıklarını görüyoruz. Bu, belki de tabiîdir, çünkü yayınevleri bir takım özel müesseseleridir. Belli kişi topluluklarının meydana getirdikleri kurumlarıdır. Bu bakımdan onları suçlayamayız. Fakat en önemli olan şey, bir kere, her kuşağın yeniden edebiyat okuyucusunu yaratmaya başlamasıdır. Son yirmi yıla baktığımız zaman, bir de şunu görüyoruz: eskiden meselâ 1940’da, edebiyat okuyucusu olan kimse bugün kendi okuduğu edebiyatı da bırakmıştır. Türkiye’de büyük bir değişme vardır, okur başka sahalara gitmektedir. Türkiye’de bir de okuyuculuk belli yaşlara inhisar etmektedir. Biraz yazarlığın olduğu gibi. Okuyucu askere gider, evlenir, bir işe girer işin uzmanlığına başladığı anda artık onun literatürü başlar. Yahut bir giriş literatürü başlar ve orada da kalır. Bu bakımdan her kuşak yeniden bir okuyucu yaratmak mecburiyetinde kalmıştır. Hiçbir zaman bu ara kurumların iyi işlenmemesi dolayısıyla muhtemel okuyucular edebiyata kazandırılmamıştır. Muhtemel okur, edebiyat için yoktur. Hürriyet gazetesinin beş yüz bin tirajından beklenirdi ki, binde biri, on binde biri her yıl okuyucu olsun, bunlar okuyucu olmamaktadır. Bu gazetelerin, yayın kurumlarının, okurların, hükümetin, yani idare edenlerin belli bir politika izlemelerinden, yahut muhtemel bir politikayı izlememek için titizce davranmalarından ileri gelmektedir.

YAŞAR NABİ NAYIR
Şimdi biz sorunun tartışmasına girdik, halbuki sorunu tesbit edecektik. Sorunu tesbit etmeden sorunu tartışmaya başladık. Mutabık mıyız üzerinde? Yani bu soruna devam ediyor muyuz? Halbuki benim teklifimde iki üç sorun meydana çıkacaktı. Dolayısıyla bir program hazırlamış olacaktı. Kendiliğinden ortaya çıkmış tek sorun üzerinde konuşmaya başladık.

RAUF MUTLUAY
Efendim üstünde durulması ittifakla  katılınmış olan konunun bir, iki, üç, beş toplantıda çözülemeyecek kadar çok yanlı bir çevresi var. Benim şurada yaptığım şöyle bir müsveddeye göre, eğer bu sorun konuşulacaksa Türk yazarının, yani edebiyatın bugünkü toplumdaki yeri önemi, değeri, görevi, etkisi, sanatını engelleyen etkenler, sanatını güçlendirecek olanaklar, şeklinde tafsilâtlandırabilecek olan bir çok yanları var. Meselâ bugünkü Türk yazarının toplumdaki, devlet, hükûmet, mesleği karşısındaki yeri, konusunu ele alsak bu bile bir toplantıyı yeteri kadar doldurabilir. Gelecek defasında önemi, değeri, yeri, etkisi, fonksiyonu ve buna karşı tedbirler, yahut buna karşı açılacak cephenin olumlu olumsuz yönleri düşünülebilir. Sanırım ki, bu birkaç toplantıyı kapsayacak bir konudur. İttifakla bu konu ortaya konabilir.

ASIM BEZİRCİ
Konu Rauf Mutluay’ın genel olarak söylediği gibi, Türk toplumundaki yazarın bugünkü durumudur. Benim de özel olarak söylediğim şekilde, bugün toplumla yazar arasında ilişkiler neden zayıflamıştır, yahut kopmuştur? Bu konu üzerinde tartışma açalım. Şimdi Necati Cumalı beyin söylediği bunu halka mal etmek, geniş topluluklara ulaştırmak ayrı bir şeydir. Sınırlarımızı daha da daraltarak olumlu sonuçlar almak için belli bir konunun üzerinde tartışalım.

TAHİR ALANGU
Efendim, konuşmalar olumlu bir safhaya girmek üzeredir. Bu konunun çeşitlendirilmesi taraftarı değilim. Madem ki üzerinde bu kadar kişinin toplandığı bir konu ortaya çıkmıştır, şekilci bir takım tartışmalarla bu meseleyi daha fazla dağıtmayalım. Birkaç arkadaşımızın üzerinde birleştiği tam bir edebiyat sosyolojisi meselesi, Türk edebiyatının bir dar yere geldiği tesbit edilmiş oluyor. Bu darlığın nedenleri, bu engellerin nasıl aşılabileceği  üzerinde olumlu, oldukça somut bir mesele çıkmış karşımıza. Benim kanaatime göre, bu mesele üzerinde duralım, mümkünse de meseleyi birkaç bölüme ayıralım. Arkadaşların bunların içinden hangilerini alacaklarını tesbit edelim. Bir dahaki toplantıya daha hazırlıklı gelelim. Spontane bir takım fikirlere de elbette burada yer verilecektir. Hazırlıklı olmayan arkadaşlar da hazırlığı olan arkadaşları uyaracak çok şey ortaya koyabileceklerdir. Fakat ben şuna kaniyim ki, bu temayı bir sistematize edelim. Rauf Mutluay arkadaşımızın başladığı işi daha şekillendirelim ve bu işde görev alalım; buraya notlu birtakım hazırlıklarla gelelim. Benim kanaatime göre, Türk edebiyatının gelip dayandığı bu mesele dergici olsun, yazar olsun; bütün arkadaşları ilgilendiriyor ve içerisine alıyor ve bizim dışımızda olan insanları da çok ilgilendirecektir kanaatindeyim. Sözlerim bu kadar.

RAUF MUTLUAY
Edebiyatın toplumun tek eğlencesi olmaktan çıktığı ve başka toplumsal tezahürlerin karşısında neredeyse yenilgiye uğramak olduğu bir dönemdeyiz. Sinemanın, tiyatronun, sporun karşısında -tiyatro bir edebiyat olmakla birlikte edebiyat dışı değerleriyle yaşamakta Türk toplumunda-. Bir de tarihsel nedenlerle Türk yazarının demin ilk misalle söz konusu edilen şekilde devlete ve hükûmete karşı bir adam oluşu, aşağı yukarı yüz yıldan beri, kendi arasında birleşemeyişi, kendi emeğini topluma arzedemeyişi, sanatını rahatlıkla üretmeye bir fırsat verecek bir imkân içinde bulunmayışı, bu yüzden kendini yan çalışmalara verişi.  Meselâ benim bugünlerde yazmakta olduğum bir yazının başlığı “Yazarlığın İkinci Mesleği”.
Ben o yazıda iddia ediyorum ki, kendi özgürlüklerini sağlamak amacıyla, yayın hayatına atılan edebiyatçılar,  kendi sanatlarına zararlı olmuşlardır.  Meselâ bir devlet memuriyeti yapmaya göre daha sanata yakın sayılan bu iş, onların sanatlarını büyük çapta engelleyen bir çaba haline gelmiştir. Niçin oluyor bu? Türk sanatçısı, Türk edebiyatıçısı sanatıyla yaşayamama, sanatıyla rahat yaratamama gibi güçlükler içinde. Onun için hem karnını doyuracak çalışmalara eskisinden daha fazla muhtaç,  hem de bu işler eskiden olduğu gibi toplumca muteber mevkiler değil. Bir büyükelçi olarak şiir yazan Yahya Kemal, roman yazan Yakup Kadri tarihe karıştı şimdi. Bu bakımdan Türk yazarının bugünkü toplumdaki yeri netice itibariyle Türk edebiyatının bugünkü toplumdaki yeri anlamına da gelebilir. İşte bu yeri kelimesi meselenin çıkış yeri olabilir. Devletle arasındaki yeri, gel-geç hükûmetler karşısındaki yeri, kendi mesleği karşısındaki yeri,  eğitim kurumları karşısındaki yeri, bunun arkasından halk karşısında, yayınevleri karşısında, hükûmet karşısında önemi ile birlikte değeri konuşulabilir. Bu arada eylem içinde kendini değerlendirmek isteyen bazı sanatçıların yeri söz konusu olabilir. Bütün bunlar uygun göreceğimiz bir plân içinde birleştirilebilir, benim yaptığım nihayet  ayaküstü bir teşhisten ibaret. Bu kadar insanın birleştiği bir plânda sorunu iyice ayrıntılarına dökebiliriz.

NECATİ CUMALI
Bir iki cümle söylemek istiyorum. Ben bugün bu toplantıya gelinceye kadar şu kanaatte idim. Bir nesil olarak geldik, hükûmetlerin tutumunu yerdik, onlara karşı başka meseleler getirdik yazılarımızla, şiirlerimizde, hikâyemizde, romanımızda ve hükûmet karşısında dirseklendik. Acaba doğru mu? Üzerinde şunu düşünmek icap ediyor: haberi var mı devlette sorumlu mevkide bulunanların, yetkili mevkide bulunanların Türk edebiyatından haberi var mı? Bu meseleyi konuşalım.  Bugün başvekilliğe gelmiş, vekilliğe gelmiş bir kimse, genç şairi, genç yazarı, yahut da şu otuz yıllık edebiyatı okuyor mu? Bunların getirdiği meselelerden haberi var mı? İlgileniyor mu edebiyatla? Şimdi Cemal Süreya arkadaşın getirdiği meseleye bağlayabilirim konuşmamı: geliyor çocuk, daha müşahhas konuşayım, avukat oluyor, hergün kanunları, Temyiz içtihatlarını vesaire okumaya başlıyor, arkasından bir partiye giriyor, politikaya atılıyor, milletvekili seçiliyor, vekil oluyor falan. Edebiyat? Üniversitede kalmış bir şey onun için. Şöyle bir yarım yamalak okumuş, ondan sonra vekil sandalyesine oturmuş. Bu memleketteki sanat akımlarından, yazılardan haberi yok sanat yoluyla ortaya çıkartılan gerçeklerden haberi yok. Bu meselenin acı taraflarından biri de, bir adam kendi memleketinin bütün sanatına yabancı olarak, kendi edebiyatına yabancı olarak nasıl Başvekil olabilir? Mümkün mü? Bir memleketin Başvekili Orhan Kemal’i, -aramızda olmadığı için misal veriyorum-  bilmekle mükellef midir, değil midir? Bilmeyen Başvekil oluyorsa, olabilir mi? Bu önemli bir mesele. Şimdi meselâ Amerika’da iki büyük yazar öldü, Faulkner öldü, Hemingway öldü, Kenedy ertesi gün bir takım demeçler verdi. Başka bir şey, nerde okudum, Truman Capote kitap çıkartıyor, Cumhurbaşkanına imzalayıp gönderiyor. Şimdi ben size söyleyeyim, hangimizde bu cesaret var, çıkıp kitabını Cumhurbaşkanına göndermek için?

YAŞAR NABİ NAYIR
Neden cesaret olsun bu?

NECATİ CUMALI
Cesaret kelimesini kullanmaktan maksadım şu, elbette ki çöpe atılacak bir kitabı kendisine göndermem.  Bir şair olarak göndereceğim kitabı Cumhurbaşkanı eline almalıdır, bense çöp sepetine atacağına kaniim. Biz doğrudan doğruya hükûmetlerin programlarına cephe aldığımızda değil okunmuyoruz, bize lüzum görmüyorlar.

ORHAN HANÇERLİOĞLU
İzin verirseniz ben de bu konuda konuşmak istiyorum kısaca. Önce Necati Cumalı arkadaşımıza karşı bir söz edeceğim, bence hükûmet adamlarının kişisel beğenileri söz konusu değildir. Burada toplumun tepkisi söz konusudur, yani bu toplumsal bir mesele olursa, meselâ Sait Faik’in ölümü toplumsal bir mesele olsaydı, bundan hiç zevk almayan hatta tek satırını okumamış Adnan Menderes bir demeç vermek zorunda kalırdı. Hükûmet adamlarının tutumu büsbütün başka, onlar toplumun meseleleriyle ilgilidirler ve öyle de olmaları gerektir. Bir hükûmet adamı, bir Munis Faik Ozansoy pekâlâ hepimizi seviyor, okuyor filân falan. Ama hiçbir zaman böyle bir demeç veremez hükûmet çapında. Veremez çünkü mensup olduğu hükûmetin istinat ettiği toplum bu demece uygun bir toplum değildir. Şimdi Cemal Süreya arkadaşımın da çok katıldığım düşüncelerine de birkaç sözle takılmak istiyorum. Bence gazeteciler edebiyattan gelmiyordu, edebiyatçılar  gazeteden geliyordu o zaman. Bugün bu kopmuştur, bu bir aşama çizgisini gösterir, yani demin de benim söylediğim gibi bir nitelik artmasını, bir kalite artmasını gösterir.  Okullara gelince, bunun için çok hoş bir anım var, ben çok seviyorum kendimce. Ortaokuldaydık, hoş bir edebiyat hocamız vardı, kırk kişiydik bize şöyle bir soru sordu bir gün: “en sevdiğini şair kimdir?” diye. 39 arkadaşım Abdülhak Hamid, dediler. Tek satırını bilmezlerdi Abdülhak Hamid’in. Ben bir çok şeylerini bilirdim o yaşımda dahi, ben Abdülhak Hamid demedim. Şu anda okulların da bir etkisi olduğunu sanmıyorum.

SUNULLAH ARISOY
Ben şöyle özetlemek istiyorum düşüncelerimi. Bu konunun çeşitli yanları var. Bir taraftan eğitim sorunu işe giriyor ve sanıyorum ki, temel öğe de bu eğitim sorunu. Bu sorun işini kesin bir çözüme bağlamadıkça ki devlet adamı da, hükûmet adamı da, sade vatandaşı da, yüksek vatandaşı da, yazarı da, çizeri de, belli bir eğitim süzgecinden geçtikten sonra topluma katıldığına göre, öyle. Birkaç anımı söyleyeceğim. Benim kızkardeşim Konya Kız Öğretmen Okulunda okuyordu,  yıl sanırım 947-48. Bana bir mektup yazdı. Dedi ki; öğretmen bir romanı özetleyin bize getirin ve o yazar hakkında bilgi verin, dedi. Hangisini salık verirsin? diye soruyor bana. Benim kızkardeşim olduğu için arkadaşları yanında daha da seçkin duruma geçmek istiyor. Düşündüm taşındım, Konya Kız Öğretmen Okulu; bir roman tavsiyesi, o romanın yazarı, çok önemli. O arada, o yıllarda Israti çok yaygındı, biliyorsunuz. Ben Sokak Kızı’nı gönderdim ve onu tavsiye ettim. Israti hakkında bilgileri de gönderdim. Bunu oku özetle dedim. Bu görevini yapmış, edebiyat öğretmenine gitmiş. Öğretmen sormuş: Sen ne yaptın Şükran? Ben Sokak Kızı’nı özetledim, demiş. Öğretmenin cevabı şu: “Sokak Kızı Kitty mi?” Kızkardeşim, “Hayır, Panaıt Israti’nin romanı bu”, demiş. Öğretmen biraz durmuş: “sen dersten sonra beni gör”, demiş. Çağırmış, “Notlarını ver bakayım bana”, demiş. Okumuş ondan sonra, “Nereden biliyorsun bunları?” demiş. Kız, “Ağabeyim gönderdi”, demiş. Varlık’ta yazı yazar, Sunullah Arısoy”, demiş. Öğretmen: “Bir daha bu romanları, böyle şeyleri okuma, sonra senin hakkında iyi olmaz, bu okulu bitiremezsin”, demiş. Birinci gözlem bu. İkincisi Memduh Şevket Esendal’la ilgili, Yaşar Nabi beyin bir mektubuyla Mahmut Şevket’e gittim, sanıyorum son konuşma da odur. Konuşuyoruz, şunu söyledi. Hani Halk Partisi bir tarihte ressamları falan gönderdi yurdun çeşitli yerlerine, resimler falan yaptırdı. Ben dedim ki, “Üstadım, sanatçılar, yazar takımını da göndermeyi de düşünmediniz mi hiç? Bu iyi bir gözlem olurdu”.  “Düşündüm, dedi. Hikayecileri gönderecektim. Fakat derdimi anlatamadım, tehlikeli buldular, kabul ettiremedim” dedi. Kopuk kopuk anılar, birleştirilince sanıyorum ki, belli bir sorunun çözümlenmesine yetebilecektir. Ben Sümerbank’ta çalışıyorum, beni on yıl önce bir şubeye verdiler. Müdür benim edebiyatla meşgul olduğumu öğrenmiş, genel Müdüre gitmiş demiş ki: “Ben sizden bir adam istedim, siz bana tutmuş edebiyatçı vermişsiniz. Bu adam, demiş oturup roman okurken, şiir okurken bizim teminat mektuplarının vadelerini kaçırır, başımız belâya girer.” Konuya dönelim. İster yönetici olsun, ister âmir olsun, ister memur olsun; edebiyatla, edebiyatla, sanatla belli bir yerden sonra, kopuyorlar, bilmiyorlar. Benim bir bakkalım var, “Eskiden Varlık ve yayınlarını okurdum, on yıldır okumuyorum, ilgim koptu”, diyor. Cemal Süreya’nın bir gözlemi var, belli bir okuma belli bir süreye giriyor. Yönetici elbette bizim karşımızda, çünkü önce bilmiyor bu işi, bilmediği için karşımızda oluyor. Onun yönettiği hükûmet de kendiliğinden bizim karşımızda oluyor. Bilmiyor çünkü önce öğretmeni bilmiyor.

ÂSIM BEZİRCİ
Bugün Türk toplumunda edebiyatçılarla yazarlarla okurlar arasında, yöneticiler arasında bir kopukluk, ya da daha iyimser bir deyimle bir gevşeme olduğu hepimizce kabul edilmiş bulunuyor. Şimdi bunun sebepleri üzerinde duruyoruz. Bu konuda bazı açıklamalar yapıldı. Ben bunları madde madde sıralamak istiyorum. Başka arkadaşlar başka sebepler ileri sürebilir. Birincisi yayıncılarla yazarlar ilişkisi konusu. Bugün acınacak bir durumdur. Ama ben itiraf etmek zorunluluğunu duyuyorum. Yazık ki yayıncılarımız -aralarında çok sevdiğimiz arkadaşlarımız da var-, daha çok, yahut da hep, yabancı eserlerini basmak eğilimini gösteriyorlar. Yayınlar arasına hep çevirileri koyuyorlar, yerli yazarların eserleri ya çok az yer tutuyor, ya da hiç yer tutmuyor. Buna karşı yayıncılarımız, sevdiğimiz saydığımız kişiler diyebilirler ki, efendim yerli eser satmıyor da onun için biz onları yayınlamıyoruz. Ama piyasa alış-verişleri gözönünde tutulursa yayınlanmayan, okurlara ulaştırılmayan bir şeyin de satılmaması tabiî bir şeydir. Önce piyasaya yerli eserleri sürmek, onların ortamını hazırlamak, onları okurlara ulaştırmak gerekir. Halbuki önyargıyla, “Bu yerli eserler satmıyor,  onun için basmıyoruz, bu sebepten de çeviri eserler yayınlıyoruz” deniyor. Burada hiçbir kişiyi suçlamıyorum. Sadece karşılaştığım olayların bendeki genel izlemini belirtmek istiyorum. Oysa piyasayı yerli eserlere hazırlamak, az da olsa Türk yazarlarını okurlara ulaştırmak yayıncıların görevi olmalıdır. Hiç Türk yazarının eseri basılmazsa, yayınlanmazsa Türk okurları bunlarla nasıl tanışıklık kuracaklardır? Bu bakımdan ben yayıncılarımızı biraz eksikli görüyorum. Ne olursa olsun, az da olsa birkaç tane yerli eserlerin piyasaya sürülmesi gerekir.  Piyasaya sürülmeyen şey alınmaz. Alıcıları hazırlamak biraz da yayıncıların görevidir. Halbuki gördüğümüz şey, yazarların ekmek paralarında arttırarak kendi eserlerini zorla bastırıp yaymağa uğraştıklarıdır. Bir yazarın eserini dağıtma imkânı çok sınırlıdır. Halbuki bir yayınevinin bu sınırları daha geniştir. Benim buradaki dileğim, Türk yayıncılarının yerli yazarlara biraz daha yer vermeleridir. Bunu kendi imkânları arasında az da olsa yer vermek zorunluluğunu söylemek istiyorum. Bunun acısını kendimde duyduğum gibi, birçok arkadaşlarla da duydum. İkincisi, gazetelerle sanatçıların ilişkileri: Ben bu konuda Mutluay’ın güzel bir yazsını okumuştum, orada da belirtildiği gibi başlangıçta bütün gazete yazarları edebiyatçıydı. Şinasi’ler, Namık Kemal’ler, Tevfik Fikret’ler, Hüseyin Cahit’ler, arkasından gelen daha birçok yazarlar gazete yazarıydılar aynı zamanda. Bu bugün kopmuştur, acaba neden? Bunun sebebinin tartışılmasını isterim. Kabahat gazetelerde mi? Yazarlarda mı? Acaba biz mi gazetelere çok uzak durmaktayız, yoksa gazeteler ayrı bir küme olarak apayrı özellikleri olan bir kuruluş halinde karşımızda yer almış mı bulunuyorlar? Sonra radyo geliyor, sonra radyo gelince hükûmet meselesi de araya giriyor. Ama bu konuda bizim de bazı uğraşmalarımızın olması lâzımdır. Edebiyatçılar Birliği’nin eskiden bu konuda  yapılmış bazı çalışmaları vardı, sonradan bu çalışmalar sürdürülemedi, kabahatin hangi tarafta olduğunu söylemiyorum, yalnız burada bir kopukluğun olduğunu tesbit etmek istiyorum. Bir de okul kitapları var, okul kitaplarına daha çok eski yazarları koyuyorlar, bunların arasında değerlileri de var, değersizleri de var. Halbuki ilk iş okul kitaplarına girmektir, okul kitaplarına girmeyen bir yazar, kolay kolay okurlarına ulaşamıyor, yahut zor ulaşıyor. Bunun için bir yazar olarak; okul kitaplarına girmek için ne gibi bir savaş yürütüyoruz? Edebiyat tarihlerini eleştiriyor muyuz? Edebiyat tarihlerinin eksiklerini ortaya koyuyor muyuz? Yahut yazar olarak hepimiz birlikte bunlara karşı bir savaş açıyor muyuz? Bunlar bizim ortak sorunlarımızdır, bunlar üzerinde anlaşmamız gerekiyor. Hâlâ Sait Faik’e kırk yaşına, kırk yedi yaşına geldiği halde “genç yazar” diyen ve içine alamayan okul kitaplarına karşı bir kampanya açılmamışsa biraz da bunda ben kendimizi kabahatli buluyorum. Cemal Süreya arkadaş bir şey söyledi ki; her gelen akım, her gelen yazar, okurunu yaratmak zorunda kalmıştır. Bir yanıyla doğru bir şeydir bu, ama her gelen akım eğer geçmişten kopmuşsa, geçmiş edebiyat akımlarından apayrı, kopuk bir halka olarak ortaya çıkmışsa, okurunu yaratmak zorunluluğunu duyması kendi eksikliğidir. Bizde akımlar, Tanzimat’tan beri kopuk halkalar halinde gelmektedir, bunların birbirine eklenmesi, birbirini tamamlaması, geliştirmesi gerektir. Bu yapılmayınca, her gelen kuşak, yeni bir halka gibi havada durmaktadır. Bunu nasıl okurlara bağlayabileceğiz? Bir de hükûmetler meselesi var, bundan önceki dönemlerde birçok yazarlar, hükûmet mevkilerinde yer almışlardır, kimisi Bakan olmuştur, kimisi Büyükelçi olmuştur, kimisi başka bir mevkie gelmiştir, fakat aşağı yukarı 1950’den sonra Türk yazarlarının hükûmetlerle ilişkisi kopmuştur. Çünkü yazarlar bir yerde hükûmetlerle karşı karşıya gelmişlerdir.  Bu, yazarlar için saygıyla anılacak bir durumdur. Bence mevki almamak onurlu bir davranıştır. Burada önemli olan mevki değil halkı kazanmaktır. Acaba sanatçılarımız, özellikle 1950’den sonra gelenler halkla bir bağlantı kurabilmişler midir? Ben bir eleştirmen olarak aralarında çok sevdiğim, saydığım yazar arkadaşlar biliyorum, fakat üzülerek söyleyeyim ki, bunlar, toplumla genel olarak ilişki kurmamışlardır. Edebiyat bir yerde toplumla, onun sorunları ile, onun istekleriyle bağlantısını koparmış, kişisel bir serüven olma yoluna doğru gitmiştir. Kişisel edebiyatlar da gereklidir, bunların yeri de vardır, ama bir sanatçı; soyut, kişisel, toplumdan, somuttan, gerçekten kopmuş bir edebiyat yapma yoluna gider de ondan sonra topluma küserse, onun küsme hakkı azalmış demektir. Yok demiyorum, azalmış demektir. Burada biraz da yazar arkadaşlara kabahat düşüyor gibi geliyor. Ama bu söylediklerim genel şeylerdir, bunu dışına çıkan kişiler de elbette vardır. Genel olarak söylüyorum, birisi çıkarda falanca bunun dışında kalmış derse, buna itiraz edemem.  Bir de eğitim meselesi var, eğitim meselesi tabiî okul sorununa bağlanıyor, okullarda öğretmenlerin davranışları, ders kitapları durumu, bugünkü yazarların topluma ulaşmamasında büyük bir engel olmuştur. Şimdi benim söylediklerim, çarelerden çok durumu tesbit etmektir, bundan sonra yapılacak şey sanıyorum ki, bu acı sonuçlar karşısında neler yapmamız gerektiğini tesbit etmektir. Söylediklerimde yanıldığım noktalar olabilir, ama ben kendi yaşamımda bu sorunların acısını hep etimde, kanımda duyuyorum. Onun için bundan sonra bunların tartışılmasını istiyorum.

ORHAN HANÇERLİOĞLU
Ben sorunu şöyle topladım. Yanılmıyorsami Mutluay arkadaşım çok güzel olarak şöyle koydu konuyu: Edebiyatın toplumun bugün tek eğlencesi olmaktan çıktığı bir dönemdeyiz, dedi, bunun nedenleri üzerinde tartşalım. İkinci olarak da yazarın devlete ve hükûmete karşı oluşu, bu yüzden kendini yan çalışmalara verişi üzerinde tartşalım dedi. Üçüncü olarak da, Türk edebiyatının bugünkü toplumdaki yeri ki, bunu da şöyle parçaladı:  hükûmet karşısındaki yeri, kendi mesleği karşısındaki yeri, ve gel-geç hükûmetler karşısındaki yeri. Bunu Âsım Bezirci şöyle ayrıntılandı: 1. Yazarların yayıncılarla, 2. Gazetelerle, 3. Radyo ve dolayısıyla hükûmetle, 4. Okullar ve okul kitaplarıyla, 5. Okurlarla, 6. Hükûmet memuriyetiyle, 7. de genel sorun, hakla ilişki konusu. Eksiklik bıraktığım bir şey var mı?

TAHİR ALANGU
Var. Gerek dil bakımından, gerek kültür bakımından bir kültür erezyonu karşısında kuşakların da, edebiyat geleneklerinin de, akımlarının da sürekli bir kopuş halinde olması, birinden ötekisine okuyucu ve  eser devretme imkânlarının olmayışı meselesi, ki en önemli meseledir. Âsım bir tarafından değindi. Buna biz bir taraftan kültür erozyonu diyoruz, gelenek kopukluğu diyoruz. Önemli bir meseledir.

ŞÜKRAN KURDAKUL
Arkadaşların belirttiği fikirlere itirazlarımı ve konuyu özetle aydınlatmaya çalışacağım. Önce şunu belirtryim; arkadaşların çoğu, 1950’den evvel devlet sanatçıyı korudu fikrini öne sürdüler. Bir yönden bakınca doğrudur. Yanı CHP iktidarıydı ve CHP kendi anladığı devlet yönetimi içinde sanatçıyı tuttu. Elimizde belgeler var, yanlış hatırlamıyorsam, Ankara Halkevi, Ülkü dergisi çıkarttı, Prof. Suut Kemal Yetkin’e yardımlar, büyük yardımlar vererek Sanat ve Edebiyat Gazetesini çıkarttı, Nejat Halil Atay’ı (Falih Rıfkı’nın kardeşidir) finanse ederek İstanbul dergisini çıkarttı. Yani Ahmet Kutsi Tecer, Suut Kemal Yetkin ve Nejat Halil, Dr. Mehmet Kaplan ittifakıyla CHP yönetiminde sanat -benim dilimde- kontrol ediliyordu, belki arkadaşlarımın dilinde himaye görüyordu.  Bu üç teşebbüsten çıkmış olan Türk  edebiyatına katılmış olan sanatçıların isimleri var mıdır, yok  mudur? Biraz düşününce biz hatırlarız. Yoktur. Buna mukabil, sanatın o zaman himaye gördüğünü iddia ettiğimiz devlet yönetimine, o devlete de karşı olan, o devletin uyguladığı hükûmet etmeye de karşı olan, iki, üç sanatçının adını anacağım. Birisi Nazım Hikmet, birisi Sabahattin Ali, birisi Sait Faik. Sait Faik’de zannediyorum iki defa, Nazım malûm, Sabahattin Ali’de malûm, o devlet yönetiminde mahkemelere verildiler. Şunu demek istiyorum: Cemal Süreya arkadaşımız dedi ki, olaya edebiyat açısından bakmak lâzım, ben o kanıda değilim; olaya sosyoloji açısından da bakmak mecburiyetindeyiz. İlişkilerimiz bunu gerektiriyor. Sosyolojik açıdan, yani yakın tarihimizin gerçeklerinden bakacağım. Cumhuriyet döneminde Yakup Kadri’nin, Yahya Kemal’in elçilikler alması onların Osmanlı türü bir edebiyata bağlı olmamasından ötürüdür. Zaten Cumhuriyet bir değişikliğin ifadesidir ama, bir bakıma bir anlayışın sürme ifadesi de olmuştur. Demek, çizgi dışına çıkan sanatçıyı korumamıştır, bu sözü doğrular. Ama devletin himayesiyle, sanat devletten himaye gördüğü zaman sanat olma olanaklarına kavuşuyor mu? Hayır, ben çok derinleşmiş değilim bu konuda, ama sosyalist ülkelerde devletin büyük çapta sanatı koruduğunu söylerler, ama büyük çapta bir sanat olayı karşısında kalmadığımız da aşikâr.

NECATİ CUMALI
Bir soru soracağım. Yakup Kadri’yi bugün, bizim nesilden hangimiz kabul etmeyiz? Yakup Kadri’nin sanatını, büyükelçilik almış diye!..

ŞÜKRAN KURDAKUL
Necati Cumalı arkadaşımız sorusunda haklı olsa bile, teselsülü kaybetmemek için cevaplamayacağım, özür dilerim. Yani devletle sanatçı arasındaki ilişkiyi bence abartmayalım. Devletten pek fazla bir şey beklemeyelim. Kendi kanaatimce CHP döneminde sanatçının devletten himaye gördüğü halde neticeyi pek değiştirmediğini isbatladığımı sanıyorum, arkadaşlar itiraz ederler. Ayrıca bir şey daha söyliyeceğim; basınla ilişkiler, yine CHP zamanında Ulus gazetesi zannederim, uzun süre, yaşlı olanlar hatırlayacaklar 43,44, 45 sürelerinde haftada bir Edebiyat Sayfası yapardı, İktisat Sayfası yaptığı gibi.  Şimdi aramızda bulunan birçok arkadaşlar o haftada bir edebiyat sayfasından yararlanıyordu. Ulus en kuvvetli tiraja sahip gazeteydi. Elli bin tirajı olduğunu kabul edelim. Okuyuculara köprüler kurdular, ama bütün  bu köprüler devletin himayesi, armağanlar bizi nereye getirdi? Bizi buraya getirmiş. O zaman birazda özürü kendimizde mi arayalım? Şimdi mecburen edebiyat içine geçiyoruz. Ama toplum nedir diyorum kendi kendime? Sınıflara ayrılmış bir toplumuz biz. Yani yönümüzü evvelâ seçelim. Geçen gün okudum, hafızam yanıltmıyorsa, 236 bin Üniversite muzunu, 400 küsur bin de lise mezunu bulunan bir toplumdaymışız biz. Yani tabii olarak bu 700 bin kişi arasında olacak bizim okuyucularımız. Bu okuma olanaklarına kavuşan kimlerim çocuklarıdır? Her halde halk çocukları burada yüzde onu temsil etmez. Bu yaklaşık 700 bin okumuşun belki 70 bini, 50 bini halk çocuğu olacak. O vakit rakamlarımız, toplumuzun durumu bizi hangi sınıfın edebiyatına zorunlu olduğumuz meselesini de teşrih etmeye götürecek. Bir de aynı dili konuşuyoruz çağrışımıyla beraber geldi aklıma, acaba halkla aynı dili konuşuyor muyuz? Yani elbette ki, hepimiz dilimizin arılanmasından yanayız, bunu savaşını hepimiz verdik kendi çapımız, imkânlarımız oranında. Verdik ama, halk bizim yazı dilimizi, yazarlık dilimizi acaba benimsiyor mu? Bunun üzerine de eğilmemiz lâzım. Ben bunların cevaplarını vermiyorum. Arkadaşlara bir çeşit önerme oluyor. Bizim Nurullah Ataç önerdiği dili zannederim en güzel şekilde kullananan bir yazarımız. Ataç’ın kitapları okul kitapları müfredatı içine de girmiş, belki seneden seneye az meraklı öğretmenler bile Ataç’ın kitabını istiyorlar. Ben kitapçıyım, bana geliyorlar lise öğrencileri,, Ataç’ın kitapları diyorlar, Varlık Yayınevi’ne gönderiyorum. Demek ki Ataç okul kitaplarına girmiş, buna rağmen Yaşar Nabi beyden sorabiliriz, Ataç’ın bütün kitaplarını bastı, ne kadar satılmıştır? Kaç bin tane? O zaman, en meraklı öğrenci, Ataç’ı öğrenmek isteyen öğrenci alıyor. Bu, okulla ilişkilerde  söz gelmişken daha başka örneklerimiz de var elimizde, gazeteyle ilişkilerde de var. Mesela Cumhuriyet gazetesi her yıl  armağanlar tertipliyordu, bir yıl romana da ayırdı. Birinci roman, “Yılanların Öcü”, ikinci roman Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı, üçüncü roman, arkadaşımız Mehmet Seyda’nın “Yaş Ağaç”ı, hayır “Ne Ekersen…” Bunların üçü de günlük gazetede büyük çapta propaganda gördüler. “Yılanların Öcü” sosyal muhtevasından ötürü, onu tanımlayan filminden ötürü, yarattığı olaylardan ötürü çok büyük tirajlara ulaştı. “Aylak Adam” Yaşar Nabi bey bastı, zannediyorum 6 yılda tükenmedi, belki bu günlerde tükenmiştir. Altı yılda beş bini ya tuttu ya tutmadı. “Ne Ekersen”i Dost Yayınevi bastı Ankara’da, o hâlâ duruyor. Rauf Mutluay söyledi, bu bir defada halledilecek mesele değil, madem konuya girdik konuşacağız. Demek ki yayıncılar, gazete, iyi niyetini gösterdi, birisi armağan vermiş, üç roman taksim etmişler, kırk romancıyı da teşvik etmişler, kırık romancı da o jüriye razı olmuş, yayıncılar da kitapları basmışlar, arasından en sosyal muhtevalı ve onu tamamlayan olaya açık kitap en büyük tirajı tutmuş. O halde biraz önceki sorunla yeni bir ilgi. Yani niçin CHP yönetiminde Sabahattin Ali’nin kitapları satılıyor, Sabahattin Ali Türkiye çapında bir şöhret oluyor, yalnız onun politik eylem adamı olmasından ötürü mü? Değil. Nâzım Hikmet’in şiirleri yalnız eylem adamı, ideoloji adamı olmasından mı satılıyor? Hayır. Biz Nâzım Hikmet’in adını duymazdık, İbrahim Sabri, başka isimler de vardı, yani beş tane isimle bakarsanız Adana’da çıkmış Başak dergisinde bir şiir, Adana’da çıkmış Başak dergisi o gün İstanbul’daki yeni Dergi’nin ancak ellide bir satışına ulaşır, iki yer satar, on tane, yirmi tane. Nâzım Hikmet’in şiiri o yirmi tanenin içinde bütün İstanbul’a dağılırdı. Tevfik Fikret’in Abdülhamid döneminde Sis şiirinin dağıldığı kadar dağılırdı. Yani rakamlarını verdiğimiz lise mezunları olan 700 bin kişinin içinde dağılırdı tabiî. 700 bin tane dağılırdı anlamı taşımıyor. 700 bin kişinin içinde dalgalanmalar yaratacak kadar dağılırdı. Biz hepimiz -Nazım Hikmet’in kitapları yeni yayınlanıyor- o günlerde bir takım mısralar yanlış da olsa bilirdik. Anlaşırız, anlaşamayız, ben kanılarımı söylüyorum. Sabahattin Ali’nin hikâyeleri de öyle. Bunu sebebi şu; onlar –propagandalarını yapmıyorum elbet-, ideoloji adamları olduğu için bu dalgalanmaları yarattıkları kanısında değilim. Bir ideoloji içinde sanatı yarattıkları için dalgalanma yarattılar. Ne 141 yetti, ne 142 yetti, ne basın yetti,  ne devlet himayesizliği yetti. O halde 1950’den sonra Türkiye’de yine ideoloji içinde halk sınıflarının ideolojisini arayan bir sanat anlayışı içerisinde bu ileri atılımı, bu genişliği yaratan sanatçılar var mı, yok mu? Bunun teşhirini birlikte konuşacağız. Ama kim bize söylüyor ki, her on yılda, her yirmi yılda bir toplumda büyük dalgalanmalar yaratan büyük sanatçılar çıkacak? Böyle bir iddia yerinde midir yani? Buna mukabil bildiğimiz gibi Nâzım Hikmet şiirinden sonra bir Orhan Veli şiiri çıkmıştır, bazı arkadaşlarımız öldüğü için kitapları çok satılır der, ben o kanıda değilim, Orhan Veli’nin kitaplarının toplamı her halde 100 bini falan buldu. Niye Abdülhak Hamid’in bulmuyor? Kırk kişilik sınıfa 39 kişinin Hamid’i bildiği söyledi Orhan Hançerlioğlu. Yani, toplumun bizim anladığımız bir mânada bir değerlendirme ölçüsü olmasa bile, bir değerlendirme ölçüsü var. Şimdi yayıncı olarak Bezirci arkadaşın düşüncelerine cevap vereceğim. Yayıncılık ticari bir müessesedir, münakaşa götürmez, ama bir şair, bir yazar; yayıncı olsa da, salt ticaret adamı olmak istemez, kâğıtçı olur, o kadar kolay ki. Bankalara basılı kitaba para vermez, boş kâğıt olursa kredi verir, kitap mal sayılmıyor bu düzende! Bir arkadaşımız bizim kefaletimizi istemişti, Hüsamettin Bozok’la benim, Ataç Yayınevi’nin yani. İkinci küme derim ben. Banka demiş ki: “İstihbarat kadromuza soralım”. Sormuşlar. “halleri, vakitleri yerinde insanlar değildir, kefaletleri makbul değildir, çünkü kitaplara biz kredi vermeyiz,” demişler. Yani, yazarın, Türk yazarının bir sıkıntısı var da bizim yok mu? Ben 1960 yılında yayınevini kurdum, kitabımı 1964 yılında bastım, o cesareti de bana ne verdi arkadaşların kitaplarını basıyordum baktım o kadar düşük tiraj gösteriyor ki, ben de bassam bu kadar satarım dedim, galiba da öyle oldu. Yani, derdimiz müşterek, onu demek istiyorum. Yaşar Nabi beyi savunacağım, listeler ortada, bir yıl büyük bir furya halinde Şahap Sıtkı’nın romanlarına kadar bastı. Ne oldu? Hepsi duruyor. Sonra indirim yaptı, gene satılmadı. Varlık o zaman altı yedi bin satıyordu. Yani indirim yaptığını altı bin satışlı dergisinde ilan etti, kitapların büyük çoğunluğu duruyor. Remzi Kitabevi Behzat Ay’ın romanını da basıyor, Necati Cumalı’nın da basıyor, ama adam bir tanesini satmazsa ikincisine nasıl talip olsun, batacak sonra! O bakımda afedersiniz çok fazla şeye hakkımız var mı? Diye sorarım size! Mesela benim listemde 100 kitap var, 25 tanesi yerlidir, burda da olsa söylerdim, Attilâ İlhan arkadaşımız bir kitap daha verse basarım. Basarım çünkü bir kitabı 4000 tirajlı idi, ikincisini de o kadar yaptım o da bitmek üzere. Samim Kocagöz satılmıyorsa basmam, bu benim özgürlüğüm, mecburum buna. Samim Kocagöz kendi satış imkânlarını yaratamamış. Şu veya hu sebepten, onu teşhis etmeye çalışmıyorum. Yaratamamış bir yazar olarak konuşursa haklı olabilir. Türk edebiyatını meseleleri olarak konuşursa belki de haksız olur. Belki de satmamak onun durumundan ötürüdür. Attilâ İlhan’ın satması da filânca durumdan ötürüdür. Şimdi bir eleştirmen gözüyle efendim CHP armağanına katılımı, ikinci olmuş bir sanatçı olarak Attilâ İlhan’ı da eleştirmek hakkınızdır. Ama kitapçı gözüyle de onu basmak bizim hakkımız.

CEMAL SÜREYA
Diyorum ki ben, bir sual sordum Hançerlioğlu’na. Bence çok önemli. Yani meselenin neresinde duracağımız bakımından önemli. Diyoruz ki meselâ, Türk edebiyatı bir süredir avangard bir takım serüvenler içindedir. Dünyanın hiçbir yerinde avangard eserler satmaz, Apollinaire’in ilk kitabı 500 basmıştır, daha fazla değil, Fransa gibi şiirin bulunduğu, yaşadığı bir yerde. Türkiye’de Servet-i Fünun’un ilk baskısı 500’müş. Şimdi diyorum ki ben, eğer Türkiye’de halkın anlamadığı yazarlar, o gruba soktuğumuz yazarlar en fazla 3000 basıyorsa, halkın, her bakımdan, ister sizin söylediğiniz gibi toplumsal muhteva bakımından, ister dil bakımından, her bakımdan halka en yakın olan yazar da 5000, nihayet 6000 basıyorsa, bu şu demektir; yahut bu şu demek değildir: Okunan yazarlar da okunmuyor demek değildir, halka en yakın bulduğumuz, sosyal muhteva olarak en yakın bulduğumuz yazarlar okunuyor demek değildir. Onlar da okunmuyor demektir. Ben diyorum ki, meseleye oradan başlayalım, halka en yakın yazar okunmuyor, 32 milyon nüfuslu bir memlekette eğer Orhan Kemal 5000 basıyorsa Orhan Kemal okunmuyor demektir, halka en yakın yazar okunmuyor demektir. Demek ki sadece halk değil, –halk zaten okumuyor- aydınlar Orhan Kemal’i okumuyor demektir. Bütün mesele burada zaten. Çünkü halk bakımından bir okur meselesi yoktur. Halk bakımından okur-yazarlık meselesi vardır Türkiye’de. Fakat aydınlar arasında bir okur meselesi vardır. Şu halde, dikkatlerimizi en okunması gereken yazar üzerine çevirdiğimiz zaman da onun okunmadığını görüyoruz. Neden? Onun sebeplerini arayalım.

ŞÜKRAN KURDAKUL
İzin verirseniz Cemal Süreya’yı cevaplandıracağım. Burda cevap verici durumuna da gelmek istemem, fakat belirtmek isterim ki, bir yazarın altı senede bir tane kitabı çıkarsa, onun ilk tirajı beş bin olursa ölçütü değerlendirme durumumuz başkadır. Bir yazarın bir yıl içinde üç tane kitabı çakar ve beşer bin tiraj gösterirse, ölçütümüz başka olmalıdır. Ben burada Orhan Veli’nin kitabı 100 bine ulaştı derken, bu anlam içinde söyledim. Benim gözümde Orhan Kemal 5000 satan bir yazar değildir. Orhan Kemal en fazla satan kitabıyla değerlendirilecek bir yazardır. “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin 5000 sattığı kanısında değilim. Demin örnek gösterdim: Yılanları Öcü 5000 satmamıştır, 50 bin falan satmıştır.

MEHMET SEYDA
Bir süre Basın İlân Kurumu’nda çalıştığım içim bir dergini, bir gazetenin niçin çok sattığını öğrenmek fırsatını buldum. Kurumdan ayrıldıktan sonra ben bir girişimde bulundum. Kimi arkadşlarımı buna da ortak ettim. Yol üstünde Memet Fuat arkadaşımla çok heyecanlı konuşmalarda bulundum. O, destekledi sağolsun. Aslında biz bir bilince varmıştık. Şimdi burada dönülüp dolaşılıp o sonuca varılıyor. Bunu da ayrıca burda saptadım. Biz hiçbir zaman edebiyat olayını bir haber haline getiremedik. İran şahı Yeşilköy’den transit geçti, muhabir oraya koştu, birinci sayfa haberi oldu. Michel Butor İstanbul’a geldi, kimsenin ruhu duymadı. Buna bakarak şunları söylemek isterim. Orhan Kemal’in kimi yapıtlarının okunmadığına ben de katılıyorum. Bir defa birbirimize karşı gerektiği ilgiyi göstermiyoruz. İkincisi, edebiyatı bir ilgi alanı olarak geliştirmek, halka yaymak konusunda da büyük çabalar göstermiyoruz. Hem kendi kendimizi izlemiyoruz, hem başkalarına izletecek yolu aramıyoruz, bulmuyoruz, göstermiyoruz. Çok olumlu bir toplantıdır bu, birtakım gerçekler çıkıyor ortaya. Demek ki şu toplantı bile halka birtakım şeyler götürebilecektir. Bu, bir haber niteliği de kazanacaktır. Eğer biz bir edebiyat yapıtını, bir sanat olayını haber, sanki ondan cayılmaz bir haber durumuna getirebilirsek, gazetelerde bize bu donukluğu, bu soğukluğu göstermekten kaçınır. Gazete şimdi bir ticari kurum haline geldi. Kendi çıkarları içinde, edebiyatmış, falanmış; buna da pek aldırmıyor. Geçenlerde Rauf Mutluay arkadaşımın da yakındığı gibi, edebiyat gazetelerden kovulmakla sonuçlandı. Bu doğru muydu, değil miydi, tartışması ayrıca yapılabilir. Ama bunda bizim suçumuz yok mu? Bunun üzerinde durulabilir sanıyorum. Ben diyorum ki, bizim de suçumuz var, biz de elimizden geleni yapmadık bu konuda. Edebiyatı, sanatı honore edecek yolları sonuna kadar düşünerek bir şey yapmadık. Hattâ birbirimiz -açık konuşalım-; bir yerde körleştirmeye çalıştık.

KONUR ERTOP
Bugünkü toplumumuzun bizim çağdaş edebiyatımızdan uzak bulunuşu üzerinde duruyoruz. Sözlerin başında bir arkadaşımız, sanatçının toplumu aşmış olduğunu söyledi, bu belki edebiyatımız için bir yanıyla övünülecek bir şeydir. Fakat ondan sonra söylenenler edebiyatımızın lehinde sayılmayacak şeylerdir. Meselâ, dilimizin halktan olduğu ileri sürüldü. Gelenek bakımından, kültür bakımından genç edebiyatçılarımızın bir kuşak kopukluğu gösterdiği söylendi. Mutluay önceki yazılarında da hikâyenin, bugünkü hikâyenin, soyutlaşan hikâyenin Vakit hikâyecilerinden alınan yolu kapattığını, onların kazandığı okuyucudan edebiyatımızı yoksun bıraktığını ileri sürüyordu. Şiirimizden konuşulurken, ikinci yeni deneyi üstünde belirtilen görüşler de, şiirin soyutlaştığı, kapanıklaştığı, dolayısıyla okuyucunun onu anlamasına engel olunduğu ileri sürüldü. Şimdi, yayınlanan kitaplar, okuyucu tarafından izlenmiyor, tutulmuyor ve satışlar sağlanmıyor. ‘Asım Bezirci bunun sorumunu yayıncıya bağladı. Yayıncılar neden çok çeviri yayınlıyorlar, telif kitapları fazla yayınlamıyorlar? dedi. Cemal Süreya’nın Orhan Kemal örneği var. Samim Kocagöz’ün de kitaplarının da çok satılan bir yazar olmadığı anlaşıldı. Âsım Bezirci’nin çok beğendiği genç bir öncü hikâyeci, Sevim Burak. O kitabını kendi olanaklarıyla yayınladığı halde bunun da okuyucu tarafından benimsendiği söylenemez. Denebilir ki, bunu yayınevi çıkarması, kendisi çıkardı. Nezihe Meriç üstünde duralım, onu öne süren, kitaplarını yayınlayan bir yayınevi vardı, fakat buna rağmen Meriç’in de Türk sanatında çok okunan, çok tutulan bir yazar olmadığı belirtilebilir. Sanat eserlerini okuyucu topluluğuna duyuracak, onların açıklamasına yapacak, onların izlemesini sağlayacak bir aracıya ihtiyacımız var. Başından beri gazete üzerinde duruluyor. Gazetede sinema yazıları üzerinde bir gözlemim var. 1950’den sonra Hollywood filmlerinden başlayarak ön plânda olanların tanımı yapılıyor, halkın ihtiyacına karşılık vermek ilk önce bunların üzerinde kritikler yapılıyordu. Fakat yavaş yavaş 1955’den sonra Nejat Özön, Halit Refiğ gibi bazı öncü yazarlar, halkın beğendiği, halkın tuttuğu sinemanın daha üstünde, daha ötesinde bir sinemanın bulunduğunu açıkladılar, sonunda bugün çok büyük ilgi çeken bir sanat filmleri gösteren bir Kurum, bir Dernek meydana kadar gelinmesine kadar netice alındı. Bunda benim kanaatim o sinema eleştirmenlerinin halka görüşlerini, düşüncelerini duyurmalarındaydı. Bir örnek şimdi aklıma geldi: bugünkü Milliyet’te Ulunay şiirinden bahsediliyor ve kendi anlayışına uygun olarak Ümit Yaşar’ın şiirlerinden bahsediyor. Bu tabiî okuyucu üzerinde büyük etki yaratacaktır, ama halk da kendi anlayışına yakın olduğu için Ümit Yaşar’ı benimseyecektir. Fakat radyoda Ulunay’la Memet Fuat konuşurlarken, yeni edebiyatın, yeni şiirin son derece aleyhineydi Ulunay. Memet Fuat ona Behçet Necatigil’in “Solgun Bir Gül Dokununca”  şiirini okudu, gerekirse açıklama da yapacaktı, fakat bu uyarmanın Ulunay üzerinde olumlu etki yarattığı görüldü, şiiri beğendi, “Fakat, dedi, hepsi bunun gibi başarılı değil.” Ben köyde öğretmen olduğum sıralarda köylülere Yaşar Kemal’in “Teneke” romanını okudum, çok beğendiler, çok yakınlık duydular, İstanbul’dan öbür kitaplarını da getirttiler, kendileri bunu okudular. Demek ki, halka bunları açıklayacak, bunlara yanaşmalarını sağlayacak şekilde öncülük edilmesi, yardım edilmesi lâzım. Ben edebiyatımızda eleştirmenin böyle bir görevi yerine getirmesi gerektiğine inanıyorum. Önce edebiyat diyoruz hepimiz görüş birliğine varmış değiliz, sanat eserlerinin özelliklerinin açıklanması gereklidir, ancak o açıklamalar sayesinde edebiyatımızdan, yeni edebiyatımızda uzaktaki toplum onu benimseyecektir. Çünkü kendisine yardım edildiği zaman, açıklamada bulunulduğu zaman bunu benimsiyorlar, demek ki öz bakımından büyük bir uzaklıkları yok kendileri âdeta bu anlatım diline uzak. Böyle bir kılavuzluk yapılması gerekir. Yayın il3ânları, yayınlarla ilgili tanıtma yazıları da tutulan bir şey olmaya başladı. Belki onun sayesinde yeni edebiyatımız da halk tarafından daha yakından tanınacağı kanısındayım.

YAŞAR NABİ NAYIR
Arkadaşların genellikle ortaya koydukları düşüncelerden özetle şu anlam çıkıyor: Edebiyatın bugün halktan kopması ve itibardan düşmesi olayında sorumlu görülen unsurlar… Bir defa, gazeteler, deniliyor, okullar, okul kitaplarının ilgilenmemesi, öz-Türkçenin de bu arada yarım yamalak adı geçti, editörlerin durumu ele alındı, yabancı edebiyatla önem verilerek yerli yayınların basılmaması, hükûmet karşısındaki durum ele alındı, bunun da genellikle olumsuz etkisi üzerinde duruldu. Şimdi bu konuları kısaca özetleyerek, düşüncelerimi söylemek istiyorum. Halktan kopma dediğimiz zaman 10 yıl, 15 yıl öncesine göre bir yargıya varıyoruz. Halktan kopma ve az okunma olayında şimdi bir arkadaşımız Tevfik Fikret’in bir yılda üç baskı yaptığını söyledi, ama ilk basımı 500, ikinci basımı 1000, üçüncü basımı 1000, toplamı 2500. Bu en meşhur yazar, en meşhur şair, hâlâ bugün okunan, hâlâ dillerden düşmeyen Tefvik Fikret. Yani biz geçmişle bu günü kıyaslarsak, nerden geldiğimizi düşünürsek; çok büyük ilerlemeler karşısında olduğumuzu görürüz. Bugün şikâyet eden arkadaşlar, otuz yıl önce bizim yetiştiğimiz çağdaki şartları bilmeyerek konuşuyorlar. Bizim yetiştiğimiz çağda Mehmet Rauf “Eylül” yazarı meşhur Mehmet Rauf, kapı kapı dolaşarak bir basıcı aradı. Ve elli lira, yirmi beş lira teklif eden olursa seve seve, koşa koşa, eserini verir ve bastırırdı. Bir Reşat Nuri vardı nisbeten bir iki editörün peşinde koştuğu ve gazetelerin de yazılarını tefrika ettiği. Onun için geçmişle bugün arasındaki ilişkileri söz konusu ederken, bu gerçekleri unutmayalım. Çok büyük bir ilerleme karşısındayız. Artık yerli yazarların yapıtları basılmıyor dediğimiz zaman, bir yıl içinde yerli yazarların en az 50, 100 yapıtı basılmıştır, kendi parasıyla basılanlar üçte bir, üçte ikiyi geçmez, halbuki otuz yıl önce yeni adlar arasında kendi sermayesiyle bastırmamış yazar bulmak imkânsızdı. Biz Yedi Meş’ale’yi kendi paramızla, topladığımız parayla bastırdık, ondan sonraki eserleri aramızda topladığımız parayla bastırdık, ondan eserleri eserlerimiz de gene kendi paramızla bastırıp bir yayınevinin adını koydurduk. Tabii her yazar kendi eserinin hemen basılmasını ister. Bir bahtsızlıktır basılma imkânından yoksun olmak. Her istediğini bastıramamak, yayınlatmamak büyük bir eksikliktir. Ama bunu geçmişle, eskiyle ölçerek üzerinde durursak görürüz ki, bugünkü yazar düne göre çok daha mutludur, çok daha geniş imkânlara sahiptir. Bu imkânlar içinde gene darlık çekiyorsa, bastıramıyorsa bunda biraz da kendi sorumunu aramak zorundadır. Bu bir tanesi, eskiyle yenisi arasındaki fark.

MEHMET SEYDA
Affedersiniz ben şunu öğrenmek istiyorum sizden. Çok eski, çok yayın yapmış bir editör olarak sanatçıyı ne bakımdan sorum altında bırakıyor? Yani, ne basılması, ya da az basılması bakımından ne gibi faktörler görüyor, değerlendiriyor? Onu öğrenmek istiyorum.

YAŞAR NABİ NAYIR
Sırası gelince oraya dokunacağım. Bu faktörler çok çeşitlidir. İkinci sorun okullar meselesi, okul kitaplarına alınmıyor, okullarda öğretmenler gerektiği gibi yeni yazarları tanıtmıyor öğrencilere. Bu eskiden beri olagelen bir sorun, yeni bir şey değil. Yirmi yıl önce de böyleydi, kırk yıl önce de böyleydi. Ama bir an geldi ki, eski edebiyatın gazel dilinden, Tanzimat edebiyatının ağır dilinden kurtulundu. Cumhuriyet başladığı zaman, birdenbire temiz, yeni Türkçeyle yeni öğrencilere hitabetmek gereği ortaya çıktı. O zaman ne oldu? Benim daha lise sırasında, lise öğrencisiyken yazdığım yazılar aynı yıllarda aynı yıllarda ortaokul kitaplarına alındı. Bu tutum bugün tabii görülemez. Reşat Nuri henüz genç bir yazardı, biz “Güzel Yazılar”da  hayranlıkla yazılarını okurken lise sıralarında. O günkü boşluk içinden çıkan yazarlardı bunlar, o günkü şartlar bugün yok. Bir boşluk vardı, tam bir boşluk. Halit Ziya’yı anlamıyor, Halit Ziya’dan da parça veriliyor, ama anlamıyor, ondan öncelere de gidince Namık Kemal falan büsbütün muamma. Ne roman yazmış, ne hikâye yazmış birtakım kasidelerle çıkıyor karşısında. Tevfik Fikret’i hiç anlamıyor, dil değişmiş. Üçüncü sorun gazeteler, gazetecilerin bugün edebiyatçıyla ilgilenmemesi, edebiyatçıyı küçümsemesi, edebiyatçıya yer vermemesi sorunu. Bunu da geçtiğimiz büyük devrimlerin bir sonucu olarak ele almak lâzım. Şimdi, eski gazeteyle bugünkü gazeteyi kıyaslarsak gördüğümüz gerçekler:  Eski gazete iki bin, üç bin baskılı gazete. Eski gazete Osmanlıca ile çıkıyor, edebiyatçıdan başka bilen yok bu dili. Bunu ancak roman yazmış, şiir yazmış adamlar konuşabiliyor, makale de o dille yazılıyor, elbette ki edebiyatçıya başvuracak. Kimi bulacak bunu yazmak için? Ona karşılık halk için Karagöz çıkıyor, halk Karagöz’ü okuyor. Karagöz’de edebiyat yok, edebiyatçı da yok. Edebiyatçı yok diyoruz ama, onu da Burhan Cahit çıkarıyor, edebiyattan kopmuş, halka inmiş bir edebiyatçı çıkarıyor. Şimdi gazetelerin bugünkü durumunu ayıplamamak lâzım, gazete 200 binde ziyan ediyor, 25 kuruşa gazete kurtarmıyor, kâğıt parasını çıkarmıyor. O zamanki iki bin baskılı gazetenin edebiyatçısıyla iş görüşmesi yapıp, Halit Ziya’nın, Tevfik Fikret’in yazılarını basması, Hüseyin Cahit’in, Yakup Kadri’nin romanlarını basması garip. Çünkü o devirde bir Fransız gazetesi basmazdı böyle yazıları. Fransız gazeteleri de halk tipi, bugün bizim bastığımız romanları basardı. Feuilleton romanı, bir küçümseme sıfatı bu, bir ayrı tip roman, bunu basar gazete. Hiçbir zaman büyük romanlar basmamış. Şimdi gazeteciyi o bakımdan haklı bulmak lâzım, gazete geniş tiraja gidiyor. Yalnız edebiyat mı bugün gazetenin ihmal ettiği? Gazetede dış politika da yok, iç politika derseniz iç politikanın yalnız kısa meseleleri var. Haber kısmı yok. Önemli haberlerin yüzde ellisi yok. İki yüz binlik okuyucu tutmak için bir takım marifetler göstermek lâzım. Onları göstermezse gazete satılmaz.  Bu marifeti göstermekle ve reklâma ayırdığı yerlerle ayakta durabiliyor, onları çıkarın, geriye kalan yer gazetede, yarım sayfa, bir sayfa. O bir sayfa içinde ne mümkünse onu yapacak. Edebiyatı nasıl koysun içine? Editörlerin durumu hemen hemen bütün konuşmacılarca ele alındı. Niçin  çeviriler çok basılıyor da yerli yayınlar basılmıyor?

CEMAL SÜREYA
Soru öyle değil, “Niçin çeviri yayınların yanı sıra yerli yayınlara yer verilmiyor?”

YAŞAR NABİ NAYIR
Çeviri yayınlar yanında yerli yayınlara yer veriliyor. Gene de veriliyor. Hepimizce veriliyor.

NECATİ CUMALI
Ne gibi şartlarla?

YAŞAR NABİ  NAYIR
Anlatacağım, onu anlatacağım. Editörlerin durumu yerli yazarlara karşı.  Elbette ki editörler yerli yazarları tercihle basmak ister, elbette ki basamadığı içi üzgündür. Büyük dert içindedir. Ama bunun sebeplerini de beraber araştırmamız, üzerinde durarak, önemini küçümsemeyerek, araştırmamız gerekir. On yıl ya da on beş yıl öncesine göre Türk edebiyatı, yerli edebiyatımız halkın gözünden düşmüştür, bu bir gerçektir. Bu gerçeğin sebeplerini birkaç defa dergimde anlatmaya çalıştım. Kendimce tabii. Bir kere dedim yeni akımlar ortaya çıkmıştır, yeni akımlara daha çok soyuta gitmiştir, soyut halkla bağdaşamıyan, halkın anlayışıyla en çok çatışan, halkın okunmasına en çok güçlük çıkaran bir yoldur. Soyut akımlar Fransa’da da aynı durumdadır. Kaç tane soyut roman ve şiir çıkıyor? Ele alalım istatikleri görelim. Kaçta kaçı yeni akım temsilcisidir? Fransa’da bile bir yeni akım temsilcisi güçlük çekiyorsa eseri bastırmak için, Türkiye’de güçlükle karşılaşmasını hiç yadırgamamak gerek. Şükran Kurdakul arkadaşımız bir örnek verdi, dedi ki; Yaşar Nabi bir tarihte bir yıl içinde aşağı yukarı 10-15 tane roman bastı ve bunların yüzde doksanı satılmadı. Ben o şekilde devam etseydim bugün iflâs etmiştim. Ama bunun neticesi ne oldu? Beni yıldıran yalnız iflâs etmek korkusu değildi. Bunu neticesi şu oldu: İstismar ediyor Yaşar Nabi edebiyatçıları dediler. Herkes dedi. Her eserini bastığım istismar ediyor, dedi. Beni yıldıran bu oldu. Ben istismar etmeyeceğim dedim, bundan sonra. Bugün Yaşar Kemal çıkıyor, “Orhan Kemal diyor, şu kadar romanından, şu kadar yıl içinde, şu kadar para kazanmıştır.” Ben de diyorum ki, Orhan Kemal yerine Hemingway’i, Steinbeck’i bassaydılar onun üç misli kazanırdılar. Elbette ki Orhan Kemal’den kazanmışım, onun yanında bastığım birçok eserden hiç kazanmamışım. Bunlar hesaba girmiyor. Hangisinden kazanılacağı, hangisinden kazanılamayacağı önceden hesaplanamaz. Yerli yayın bastığımız zaman, bunların yüzde yüzde şu kadar fire vereceğini önceden kabul etmek lâzım. Tecrübe edilmiş eser basıyorsunuz yabancı kitap basarken. Yani her yerde ne kadar satılmış, ne kadar alâka görmüş olduğunu biliyorsunuz ve Türk okuyucusundan da daha önceki eserleriyle gördüğü alâkayı biliyorsunuz o yazarın, en az ne satacağını bilerek işe giriyorsunuz. Bir de şu var; biz de yabancı esere hak tanınmamış, telif hakkı ödenmiyor. Biz yalnız tercüme hakkı veriyoruz. Tercüme hakkı bastığımız yerli esere verdiğimizden bazen daha aşağıya düşüyor. Daha aşağı fiyata satın aldığımız bir yabancı eser daha yüksek bir fiyata aldığımız yerli eserden üç, beş misli fazla satıyor. Bu gerçekler ortadayken, istismar lâfı ortaya atılır ve devamlı olarak propagandası yapılırsa bir editör yılar ve buna karşı, “Ben prensip olarak basmıyacağım, yeni eser basmıyacağım -eskiden basmış olduklarımı tekrar edeceğim- der. Bu karara vardığımızı biliyorsunuz. Bu kararla yerli eser basmadık üç, dört yıldır, eskiden basmış olduğumuz eserlerin yeni baskılarını yapmaya devam ettik. Üçüncü dördüncü baskılarını yaptık. Bir şeye daha temas ettiler, öz-Türkçe meselesi.

ORHAN HANÇERLİOĞLU
Bundan çıkan zorunlu sonuç, mantikî sonuç şudur: yayıncılarla gazeteciler birleşse, yazarlara karşı gelseler Türk edebiyatı olmaz! Bu çelişik düşüncedir.

YAŞAR NABİ NAYIR
Bu sorun birçok arkadaşlar tarafından soruldu. Cevabı istenen bir soruya cevap veriyorum. Bu işde geniş ölçüde bilgisi olana biri olarak cevap veriyorum. Edebiyatımızın halkın rağbetinden düşmesinin sebeplerini araştırırken bu yeni akımlara bağlanması yanında, edebiyatın dil bakımından da halktan uzaklaşmasını ele aldılar. Bu bir gerçek, bunun hiç mi hiç tartışılacak bir yanı yok. Uzun zaman tercüme telife tercih edildiyse, halk tarafından tercümenin bilinen bir dille yapılması, telifte ise hangi dilde yazıldığının okuyucunun tayin edememesi… Orhan Kemal bildiğiniz konuşma diliyle yazıyor, ama okuyucu “acaba şu alacağım kitap telif olduğuna göre, hangi dille yazılmıştır?” korkusu içinde.

BİR SES
Ben o korkuyu duymuyorum.

Birinci bölümün sonu. Devam edecek…