Bakır çalığında kuru fasulye

Ankara’dan İstanbul’a dönerken Bolu Dağı’nda verdiğimiz mola ve otobüsümüz tekrar yola çıkıncaya kadar her şey normaldi. Sanırım 19:00 otobüsüydü ve mola yerinden ayrıldığımızda saat 22:30 sularındaydı. Hafta sonu iki gün süren bir toplantıyı tamamlamış, İstanbul’a doğru keyifli bir yolculuğun tadını çıkarıyorduk dört arkadaş. Toplantıyla ilgili kritikler yapıp, başka illerden gelen arkadaşlardan duyduğumuz dedikoduları paylaşıp gülüşüyorduk.

Ne zamana kadar? Arkadaşlarımızdan, Selim’in birden kızarıp bozarmaya, terler dökmeye başladığını hissettiğimiz ana kadar. Önce telaşlandık, henüz çok genç ama, kalp krizi artık yaş falan tanımıyordu. Yakaladığı yerde, erken kızarmış elmalar gibi düşürüyordu aman vermeden. Fakat birazdan Selim’in durumunun biraz farklı olduğunu anladık. Biz Selim’le ön koltukta, diğer iki arkadaşımız da hemen arka koltukta birbirimize doğru eğilerek konuşuyorduk. İşte bu koşullarda Selim’in durumuyla ilgili anlattığı aynen şunlardı. Arada belki, iki virgül, üç ünlem, bir kaç nokta atlamış olabilirim. Çünkü duyduklarımızdan sonra herkesin bize dönüp bakacağı kadar bir kahkaha patlattık.

“Bolu Dağı’ndaki mola yerinde karnımda hafif bir ağrı hissettim. Bu nedenle yolculuk esnasında rahatsız olabilirim kaygısıyla, lavaboya gittim, alaturka tuvalette epeyce uğraşmama rağmen işimi göremedim. Toparlandım çıktım, tam elimi yüzümü yıkarken, aynı kesik ağrı yine saplandı. Yol yakınken erinmedim tekrar tuvalete girdim, ama nafile, namussuz tuvalet deliğini görür görmez kaçıyor ve hiç bir rahatsızlığım kalmıyordu sanki. Zaten otobüsün kalkma saati yaklaştığı için, belki sadece gazdır deyip geldim otobüse bindim. Biraz önceye kadar yine bir sorun olmadı, ama on beş dakikadır, belirli aralıklarla sorti yapar gibi bu ağrılar beni yeniden yoklamaya başladı. Ve gittikçe de sıklaşıyor aralıklar. Sanırım, ben mideyi bozdum.”

Durumunun vehametini anladık ve bunun nedenini merak ettik, çünkü iki gündür beraberdik ve aşağı yukarı aynı şeyleri yemiştik. Selim açgözlü görünme korkusuyla, utana sıkıla şu ayrıntıyı da anlattı bize:

“Cumartesi günü öğlen yemeğinde evde yapılmış kuru fasulye yedik mi? Yedik. Hatırlarsanız koca bir bakır kapta gelmişti. Yine hatırlarsanız, bugün öğlende kumanya dağıttılar ve dediler ki, ‘doymayan varsa dünden kalan kuru fasulyeyi ısıttık, alabilirler’. Hem kumanyayla doymadığım için, hem de kuru fasulyeye dayanamadığım için, gittim bir tabak dünkü fasulyeden aldım. Sanırım fasulyenin bulunduğu bakır kabın kalayı iyi olmadığı için, bekleyip tekrar ısınınca, yemeğin bozulmasına neden olmuş.”

İşte biz kahkahayı bunu duyduktan sonra attık. Çünkü Selim dışında kuru fasulye yiyenimiz yoktu ve eğlence başlamıştı. İkaz düğmesine basarak muavini çağırdık ve arkadaşımızın durumunu anlatıp, müsait bir yerde durmamız gerektiğini söyledik. Muavin kaptanla konuşmak üzere yanımızdan ayrıldığında, Selim’in sancı nöbeti gelmiş, kaskatı kesilmiş ve buz gibi terler döktüğünü gördük hep birlikte. Selim kendini koltuğa yapıştırıyor, dişlerini sıkıyor, gözleri kıpkırmızı, nöbeti atlatmaya çalışıyordu. Muavin bir türlü gelmek bilmiyordu. İkaz düğmesine yeniden bastık da ancak öyle gelebildi. Neyse ki Selim biraz rahatlamış gibi görünüyordu. Muavin ise kaptanın, ancak en yakın ihtiyaç giderilebilecek mola yerinde durabileceğini, onun dışındaki yerlerde durduğunda hem trafiğe, hem de gezici firma müfettişlerine yakalanabileceğini ve işinden olabileceğini söylediğini iletti. O an için biraz rahatlamış olan Selim, çaresiz kabul etti.

Ama daha muavin şoförün yanındaki koltuğuna gitmeden, kesik bir “eyvah” sesiyle yeni bir tehlikeye işaret etti. Ebeyi bekleyen kadın gibi nasıl kıvranıyordu; gah eliyle ön koltuktan destek alarak, sırtını ve kalçasını koltuğa ittiriyor, gah beli koltukta olduğu halde, sırtını yaslayarak yarı ayağa kalkıp öyle bekliyordu. Birden ayağa kalktı, çok yavaş ve kısa adımlarla ileri doğru yürümeye başladı. En öne kaptanın yanına geldi, belli ki kaptan aynadan onun gelişini görüyordu. Bir iki saniye sonra ön kapıdan koridora çıkan yere çömeldi Selim. Kısa bir süre orada kaldıktan sonra tekrar kalktı ve yerine doğru geldi. Artık konuşmaktan bile çekiniyordu. Bizden kaçırttığı gözleri, henüz kapatılmamış ölü insan gözü gibiydi. Bir refleks zayıflığının nelere mal olacağını iyi biliyordu Selim. Koltuğuna oturur gibi yaptı ama oturamadı, bir süre ayakta kaskatı durdu. Sanırım oturduğunda kaslarının gevşeyebileceğini düşündü. Öyle ki sanki birazdan patlayacak ve otobüse Selim’in pisliği yayılacaktı. Öyle ki, biz Selim’e ne durumda olduğunu sormaya bile cesaret edemiyorduk. Zaten o da cevap verecek durumda değildi. en küçük bir refleks zayıflığı, otobüste kötü şeylere neden olabilirdi.

Tekrar ileri doğru yürüdü, ama bu defa, ortada bulunun iniş merdivenlerine döndü ve gözden kayboldu. Merak ettim, ben de kalktım ve yanına gittiğimde, merdivenin en alt basamağına inmiş, sırtını merdiven yanındaki yüzeye yapıştırmış ve robot gibi hiç kıpırdamadan duruyor, dönüp bana bakmaktan bile çekiniyordu. Onu bu halde görünce bakmamın onu rahatsız edeceğini düşünerek, tekrar koltuğuma döndüm. Otobüsün merdiven arasında beklerken Selim, biz de otobüsün bir an önce durmasını istiyorduk. Başlarda eğlendiğimiz olay, hepimizi tedirgin ediyordu artık.

Bir süre sonra nihayet otobüs, sadece tuvaletlerin olduğu genelde kamyon şoförlerinin konakladığı, izbe bir park alanına yöneldi. Durmasıyla kapının açılması bir oldu, fakat karanlıkta da olsa bir şey dikkatimizi çekti. Selim tuvaletlere doğru o kadar sakin ve yavaş gidiyordu ki, sanki birazdan koltuğuna oturacak ve kahvesini yudumlarken günlük gazetesini okuyacak kadar sakindi. Biz bunu sıkıntısının devam ettiğine yorduk o an. Epey bir süre sonra, kaptanın bir kaç kez kornaya basması ve muavinin tuvaletin kapısını iki defa gidip gelmesinden sonra, Selim nihayet biraz hızlanmış olarak otobüse döndü.

Hiç bir şey konuşmuyordu; rengi bembeyaz ve üzerinden silindir geçmiş gibi hırpani bir duruşu vardı. İki gün boyunca toplantılarda, cengâver kesilen o değildi sanki. Muavinin kendisini bol kolonyayla dezenfekte etmesinden sonra, yanıma oturdu, kafasına arkaya yasladı ve gözlerini kapattı. Kolonya kokusuna karışmış farklı kokular olmasına rağmen, bu kadarının kadı kızında dahi olabileceğini düşünüp, umursamadım.

Selim İstanbul’a yaklaşıncaya kadar hiç kıpırdamadı ve konuşmadı. Kartal gişelerini geçer geçmez, ağzından şu iki kelimeyi duydum; “Allah kahretsin”. Yeniden kasılmalar başladığında ve terler dökmeye başladığında diğer iki arkadaş Ataşehir’de inmiş, ben ise artık Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçmiş ve Levent’te inmeye hazırlanıyordum. Gerisini ve öncesini çok sonradan öğrenebildim. Çünkü biz inmiş, o ise Esenler Otogarı’na doğru yalnız kalmıştı.


Selim’le uzun bir süre bu konuyu konuşmadık. Yanımızda başka kimsenin olmadığı bir gün beraber yürürken ve onu da keyifli gördüğüm an, olay gecesinin sonrasında neler olduğunu sordum? O ise, sadece sonrası değil, öncesinden başladı anlatmaya:

“Otobüsün merdivenlerinde beklerken, tüm gücüme ve zorlamama rağmen, kendimi tutamadım ve otobüsün durmasından beş altı dakika önce, bağırsaklarımı özgür bıraktım. Neyse ki kıştı ve altımda uçları çoraplarımın içinde olan eşofmanım vardı. O nedenle dışarı bir şey dökülmedi. Tuvalete o nedenle yavaş gittim. Tuvalette, pantolon hariç çamaşırlarımı bıraktım. Bir taraftan temizlenmeye, bir taraftan aman vermez bir şekilde gelen sancıları dışarı atmaya çalıştım. Tam bittiğini düşünüp çıkmak üzereyken, yeniden bir sancı peydah oluyordu. O koşullarda tekrar otobüse bindim. Esenler otobüs garajına kendimi zor attım. Tuvalette çok uzun süre kaldım, çıktığımda servis arabası gitmişti. Taksiye bindim. Ama daha gideceğim yere gitmeden, tekrar aynı sancıya tutuldum. Taksiciye gideceğim yerden vazgeçtiğimi söyledim ve hemen indim. Gecenin saat ikisinde düşüncemi değiştirip Edirnekapı mezarlığına yakın bir yerde inmem taksiciyi tedirgin etti. Mezarlığa doğru yürüyüp, mezar taşı olmaya bir yer bulup tekrar oturdum. Biraz rahatlayıp kalktım, yeniden yola çıkıp bir taksi çevirdim. Gecenin o saatinde taksici beni almakta epey tereddüt etti. Kasımpaşa’ya kendimi zor attım. Hayatımda bir günde taksiye ilk kez o gece, bu kadar çok para verdim. Ki bu koşullarda eve gitmeyi göze alamayıp, çalıştığım büroya geldim. Kendimi tuvalete attım, arada kalkıp pantolonumu yıkadım. Elektrik sobasını açıp pantolonun sabaha kadar kurumasını sağladım. Sabaha kadar tuvalet keyfi yaptım. Mesai saatine yakın gerçek anlamda rahatladım Sabah beni görenler maymun görmüş gibi oldular”. Dedi ve başka da bir ayrıntı vermedi.

Ben bunları duyunca artık nasıl bir kahkaha atmışım ki, çevrede ciddi bir ses kirliliği yarattığımı hemen hissettim. İşte Selim’in başına bakır çalığına bulaşmış kuru fasulyeyi yediği için bunlar geldi. Hala Selim’e yakın oturduğumda o yolculuğu anımsar, üzerine sinmiş kokuyu aldığımı düşünürüm.


Şimdi düşünüyorum ki; insan alay konusu olabilecek anılarını neden bir arkadaşının başına gelmiş gibi anlatır ki; Selim ben değil miydim?

2010