Göl Dağı ve eteğindeki köylüler

Köy beni kara kara düşündürdü

İsterdim ki bu yazının başlığını sadece “Göl Dağı tırmanışı” olarak yazayım. Fakat bu gezinin amacı bu değil, başka nedenleri olan memleket ziyaretiydi. Bu nedenle yazının kategorisini de belirlerken zorlandım. Fotoğraflar “Doğa Yürüyüşü” konusuna daha uygun, içeriğinde ise anı var, memleket gezisi var, hatta biraz eleştiri var. Zira bunların içinde en çok etkilendiğim şey dağlara yaptığımız yürüyüşler oldu. O nedenle de bu kategoriye koymaya karar verdim.

Malatya-Arguvan yolunda ekin tarlaları

Doğduğum ve çocukluğumun geçtiği yere karşı uzun yıllardır bir soğukluğum var. Her gidişimde “bu son gelişimdi, bir daha gelmem” diyorum. Fakat anne ve babamın yaşamlarının yarısını orada geçirmeleri beni bir şekilde tekrar götürüyor o topraklara. Oraların kıt toprağıyla, temiz havasıyla, kaynak sularıyla, dağlarıyla bir sorunum yok. Sadece onlar olsa, her yıl mutlaka gider, o havayı solurum. Zira, o topraklara gidip sadece bunları yapmak mümkün değil. Köyün içinde de bir yaşam var. Birbirlerine yapışık adacıkların olduğu evler. Adacıklar arasından sadece bir kaç metre yolların olduğu belki yüz elli, belki iki yüz ev, on beş, yirmi dönüm bir araziye sıkışmış. Düğünüyle bayramıyla, kavgası gürültüsüyle, dedikodusu

Köye gitme nedenlerinden biri olan kulübe

nazarıyla, kıskançlığı nefretiyle, ineği tavuğuyla, kedisi köpeğiyle, dışkısı çöpüyle, düşmanı küsüyle ve daha başka azı olumlu, çoğu olumsuz her şeyiyle köy hayatı bu on beş yirmi dönüm içindeki köyde yaşanıyor. Oraya gidip bunun dışında kalmak mümkün değil. Ailenden akrabana kadar, komşusundan, çocukluk arkadaşlarına kadar herkes orada. O kadar çok anlatacakları şey var ki, ben şahsen dayanamıyorum köy hayatına. O nedenle her gidişimde önce biraz heyecan duysam da, sonrası hep pişmanlıkla bitiyor. Şükrü Erbaş‘ın “Köylüleri niçin öldürmeliyiz” ironik başlıklı bir şiiri var. Köy hayatını bilmesem sırf bu şiirinden ötürü Şükrü Erbaş‘ı çok eleştirebilirdim.

Tepede doğal bir kale

Ama okuyunca, bazı yerlerinde haksızlık ve abartı bulsam da, bu şiir benim meramımı anlatıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Şiir uzun olduğu için kısa bir bölüm paylaşıyorum, isteyen internetten bulup tamamını da okuyabilir.

 

“köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.”

Öndeki doğduğum ev, direğin arkasındaki şimdiki

Buradan köylüleri beğenmeyip şehirliliği kutsadığım anlaşılmasın. Kızdığım nokta, köylülerin bir çok yönden şehirlilerden üstünlüğünün farkında olmamaları. Çok daha iyi bir hayatı yaşama şansına sahip olmalarına rağmen, bunu iyi değerlendirmemeleri. Hayatın anlamını, insanın özde güzelliğini biliyor olmalarına rağmen, bunu bazı küçük hesaplarına kurban etmeleri. Tabii ki köylülerin tamamına aynı eleştiriyi yapmak doğru değil. Ama maalesef kültürü belirleyen çoğunluk böyle. Son olarak bu eleştiri sadece kendi köylüm için geçerli değil. Yaşadığım Ege köyü de aynı, konuştuğum, Orta Anadolulu, Karadenizli, Trakyalı, Güneydoğulu’ların anlattığı da benzer şeyler.

Neyse ki, bahçelere, su başlarına, tepelere, dağlara gidildiğinde bir nebze olsun beni rahatlatıyor. Yine öyle yaptım. Önce üç kişi (Hasan, Şafak ve ben), Çetmi mevkinin arkasındaki tepelerden biri olan Kızıltaş‘a çıktık. Sonra dört kişi (Hasan, Şafak, Cem ve ben), Arapgir‘e bağlı Göz Köyü ve suyunun arkasındaki tepeye çıktık.

Yaşlı bir çay söğüdü

İlk tırmanışımız  kolaydı. Önce daha alçakta olan Kepez‘e, sonrasında ise tatlı bir yokuşta 250 metrelik tırmanmayla,1670 rakımlı Kırmızıtaş Tepesinden, Malatya merkezini, çevreleyen güney-doğudaki dağları, Karakaya barajını, Elazığ topraklarını ve çevre köyleri görebildik. Oraya yakın olan bahçemizden yaptığımız yürüyüş gidiş geliş toplam bir buçuk saat sürdü.

İkinci yürüyüşümüzü, gitmeden önce şöyle bir soğuk su başında piknik yapmak için yer ararken, Arapgir’e on kilometre uzaklıktaki adını da bu sudan alan, Göz‘de yaptık. Tepelerden gelen suları bir noktada toplamışlar ve şelale yapmışlar. Su buz gibi, oturacak masalar var, ateş yakacak ocaklar var, incir, dut, ceviz, kiraz, çınar, çay söğüdü, alıç, kavak ağaçları var. Evden kahvaltı yapmadan

Sarı sıcak, hasat yapılacak

çıktığımız ve saat de on bir olduğu için çok acıktık. Çayı bile beklemeden öyle bir yedik ki, öğle yemeği olarak getirdiğimiz etleri geri götürmekten korktuk ve yediklerimizi eritmeye karar verdik. Burası aynı zamanda bir kanyon görüntüsünde; piknik yaptığımız yerin her iki yanı kayalık ve çok dik iki tepeden meydana geliyor. “Ben dağa çıkacağım gelen var mı gençler?” dedim. Gençlerin düşündüğü “yediğimizi eritelim” daha basit bir şeymiş. O kadar yemişler ki, yatmanın daha iyi olacağını söyleyip, isteğimi geri çevirdiler. Ben de yalnız gitmeye karar verdim. Gittim bir çay söğüdünden kendime sopa kestim. Tam gitmeye hazırlanıyordum ki, önce Cem, sonra Hasan ve tabii Şafak “ben de geliyorum” dediler. Ve hazırlıklarımızı yapıp başladık tırmanmaya.

Göz suyu hatırası

Ne tatlı, ne tatliş öyle bir dik yokuş ki dinlenmeye bile aman vermiyor. Ya tırmanacaksın, ya ineceksin, ya da yuvarlanacaksın. O derece dik. Bazı yerlerde daha önce çıkanların bıraktığı belli belirsiz bir iz var ama işe yaramıyor. Çünkü küçük taşlar basıldığı anda mıcır etkisiyle kayıyor. O nedenle oynamayan taşlara, çalı kökleri ve otlara basarak yürümek en doğrusuydu. Tepenin dikliğini anlatmaya şu bilgi yeterli olurum sanırım; yürüyüşe başladığımız su başında rakım 1280’di. Bir saatte 800-1000 metre ancak yürüyerek zirveye çıktığımızda rakım 1660’dı. Sadece bir kilometre giderek, 380 metre yüksekliğe tırmandık. Neyse ki, her zirve gibi burasının da muazzam bir görüş alanı vardı. Erzincan ve Elazığ toprakları, Munzur Dağı, Keban Barajı, Malatya merkeze kadar bir çok yeri görebildik. İniş yorucu değildi ama daha çok dikkat istedi. Toplam iki buçuk saat süren bu yürüyüşü hiç hasarsız kapattığımızda midem

Dönüş keyfi

izde kahvaltıdan eser kalmamıştı.

Bu güzel yanlarına rağmen, Malatya, Arguvan‘daki Koyuncu (Gürge) köyünden ayrılırken yine aynı şeyleri dedim; “Bu son gelişimdi”. Yanımda ise köyden bidonlara aldığım, otuz beş litre su vardı.