Yoğurtlu semizotu mezesi

Google amcaya bu isimde bir şey sorsanız, size cevap veremez. Ya da, “semizotu salamurası” diye konservesinin tariflerini teklif  eder. Bu öyle bir tarif değil. “Taze semizotunun, sarımsaklı yoğurda karıştırdık mı, al sana yoğurtlu semizotu mezesi” tarifi de değil bu. Bir çeşit salamura yaparak, semizotunun mevsimi dışında da tüketilebilecek farklı bir lezzetin tarifini vereceğim. Buluş anneme aittir ve otun yöresel adı pirpirimdir.

Tam bu dönem (Mayıs-Haziran) semizotunun çarşıda pazarda çok olduğu bir dönemdir. Mümkünse deli semizotu denilen, biraz daha koyu yeşil ve küçük yapraklı olan, bazı bahçe ve tarlalarda kendiliğinden ve arsızca yetişen türünden yapılması daha iyi olur. Bulamadıysanız elinize ne geçtiyse onunla yapın. Okumaya devam et Yoğurtlu semizotu mezesi

Sanal dünyanın bittiği gün

İnternetin yaşamımıza girmesiyle beraber yeni bir dünyayla tanıştık. Aslında bu dünyanın etkisini televizyonun hayatımıza girmesinden beri hissediyorduk. Filmleriyle, yarışma, eğlence ve tartışma programlarıyla, “haber” diye sundukları çıkarcı düşünceleriyle bizi bir şekilde etkiliyordu bu dünya. İnternetle beraber bu dünyanın içine iyice girdik. Artık reel hayatta hiç tanımadığımız, görmediğimiz insanlarla konuşabiliyor, her şeyden anında haberimiz oluyor. Eskiden sadece iktidar sahiplerinin, güç odağı yayıncıların düşüncelerini beyan ettiği bu dünyaya, sanal dünyada olan herkes bir şekilde dahil olabiliyor ve bununla bir tatmin yaşıyor. Kişisel bir düşüncemiz bir anda onlarca, yüzlerce insanın paylaştığı bir haber haline gelebiliyor. Televizyonla başlayan bu yeni dünyada, interneti olan herkesin artık bir yeri var. Bu yer gittikçe hayatımızın bir parçası olmaktan çıkıp, ana gövdesi haline geldi. Bu durumdan hepimiz de oldukça memnunuz. Zira bunun bazı sonuçları olabileceğini de düşünmeden edemiyor insan. Okumaya devam et Sanal dünyanın bittiği gün

Gün günü tutmaz iken 2

garip bir ikinci gün

gerçek ile düş
yaşam ile ölüm arası bir an
geçiyor zaman
içimde sen, yanımda sen
çıkmışız dünyaya
yeni doğmuşum ben.

tam seçemiyorum
sanki bir kıyı kasabasında
kışa inat
bahar başımızda
kumsal boyunca yürüyormuşuz
deniz karşımızda
güneş nasıl da yakıyor
şubat kararıyor.
daha neler yaptık kim bilir
deştik ilk acılarımızı
kumsal uzun
balık ve bira
o şubat sıcağında.

aynı gün, belki de
başka gün
yarın, hatta dün
bilinmez bir zaman
tenha bir an
yine yan yanayız
yağmur vardı bak hatırladım
vapur, deniz
rıhtımdayız
tek beden olmuşuz
içimde mi, dışımda mı
belirsiz
gözlerine karışmış
yağmur ve deniz.
***
bir meydan okuyuş
bir isyan
tüm eski dostlara karşı
başkaldırı
zamanın durduğu an
koskoca bir mekan
o küçük tutuş
belki çarpma
değil hiçbiri
meydan okuyuş
o an
yazıldı aşklar tarihine
en temiz harflerle.
***
gece mi, yoksa akşam mı
serin mi, soğuk  mu
bir tepe, istanbul tepesi
gelme dedin
geldim
işte karşındayım
sigaran ve çayın
sigaram ve çayım
dokunulmaz bir uzaklık
sen orada
ben burada
aşkı yaşıyorum
artık giderim.
***
bu bizim destanımız
isimsiz
tüm eski destanlar
mahcup ve  sessiz
belki de utandırır
bu garipliğimiz.

2009

Taş üzerine karalamalar

Balkon altındaki kayrak taşlar üzerinde ikon ve antik sembollerle, etkilendiğim kişi ve karakterlerin akrilik boya çalışmaları…

Tebliğcinin hükmü

Ağır suçlu bir hükümlüyüm. Mahkememi bekliyorum. Ne zaman olacak belli değil. Hiç kimseyle görüştürmüyorlar beni. Aslında görüşecek bir kimsem de yok. Yakalanmadan önce vardı ama artık yok. Kandırmıştım hepsini, önemli bir görevi yerine getirmek için, tam kırk yıl kandırdım onları. Önce bir kadın ve bir adam beni oğulları sandı. Sonra başka bir adam beni kardeşi, bir kadın eşi sandı. En sonunda bir çocuk da beni babası sandı. Hepsini kandırdım tam kırk yıl.

Çok eski bir tarihten geliyorum. Tebliğciyim. Tanrının gönderdiği peygamberler gibi değil, her şeyi bildiğini sanan filozoflar gibi de değil. Asırlar önce ölmüştüm ama dünyada olan biten her şeyi görüyor ve biliyordum. Yalnızdım. Dünyada değildim, yaşayanlar beni görmüyordu, sadece ben dünyayı izliyordum. Dinlerin dediği gibi öteki dünya gibi bir şey de değil. Bana göre öyle bir şey yok zaten. Öylesine hem tek başıma, hem de tüm insanlıkla, tüm coğrafyayla beraberdim. Baktım her şey çok kötüye gidiyor. İnsanlar vahşileşiyor, vicdansızlaşıyor, birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar. Daha da kötüsü dünyayı yok etmek üzereler. Ölmeden önce, yani asırlar önce bir şifacı bana bir ilaç vermişti. Demişti ki, “ölüyü bile diriltir”. Yanımda taşıdığım tek eşyam bu ilaçtı ve ondan kurtulmaya karar verdim. İlacı içerek kurtulacaktım ondan. Ve içtim. İnsanların içine karışıp onlardan biri gibi davranacak, güvenlerini kazanarak, basit bir insana özgü davranışlar gösterecektim. Unuttukları insanlığı dolaylı olarak tebliğ edecektim. Belki de ima edecektim sadece. Çünkü, herhangi bir misyonum da yoktu. İnsanlık hassasiyeti bu kadar zayıflamışken anlayan olur muydu bilmiyorum. Değer mi, değmez mi onu da bilmiyorum. Okumaya devam et Tebliğcinin hükmü

Kaçış

Hiç kimse yokken
Bir ses duyarım çoğu zaman
Oysa ne içimde, ne dışımda
Hiç kimse kalmamıştır
O sesi duyduğum zaman

Yollar boş, lambalar sönmüş
Yıldızlar çoktan saklanmış
Bulutların arkasına
Bir ağıt duyuluyor acılı ve öfkeli
Geceye dönüyor yağmurun sesi

Boğuşuyorum kendimle
Dilsiz ve kimsesiz
Kapım çalınıyor
Önce umutlanıyorum
Cesaretim yok açmaya
Kapatıyorum ağzımı
Sessizliğimde boğuluyorum

Silahlar patlıyor sağda solda
Çocuklar ölüyor
Kadınlar gençler sonrasında
Freni patlıyor kamyonun
Altında kalıyor insanlar
Kıpırdatmadan kılımı
Gizli gizli bakıp
Dönüyorum arkamı

Rüyamda görüyorum
Dostlarımı, arkadaşlarımı
Kan ter içinde
Korkudan uyanıyorum

Cümbüş oluyor kimi zaman
Her kafadan bir ses çıkıyor
Emirler, vaatler, yalanlar
Öfkeler, koplimanlar
Havada uçuşuyorlar
Duyamıyorum hiç birini
Körebe gibi kalıyorum ortada
Oyun bitmeden
Sessizliğime kaçıyorum

Bir şiir yazıyorum
Sonra bir yazı
Yakaladım sanıyorum kendimi
Yırtıyorum kağıdı
İçimden kaçıyorum

2013

İnsan sarrafı

Sami oldukça yakın bir arkadaşımdır. Tanışıklığımız yirmi seneye dayanır. Tamircilik yapardı bir semt çarşısında. Dükkânın tabelasında sadece “Tamirci Sami” yazardı. Çünkü o kendisine getirilmiş onarılma ihtimali olan her şeyi tamir ederdi. Elektrikli ev aletleri, hatta radyo-teyp-elektrik süpürgesi gibi yarı elektronik aletler, çeşitli saatler, müzik aletleri, oyuncak gibi. Aklınıza ne geliyorsa Sami tamir edebilirdi. Hatta bazen, çocuklar kapıya bisikletleriyle gelip, “Sami Amca, bisikletimin zinciri çıktı, dinamosu bozulmuş, freni tutmuyor, yapar mısın?”  diye dil dökerlerdi. Eğer acil yetiştirmesi gereken bir işi yoksa, keyfi de biraz yerindeyse, masasından kalkıp, çocukların bisikletini bile onarırdı.

Sami sadece alet tamircisi değil, insan sarrafıydı. İnsanları gerçekten çok iyi tanırdı. Bir insanla yeter ki birkaç dakika konuşsun ya da onu izleyebilsin; Sami onun notunu verirdi. Verdiği bu notlarda genelde de yanılmazdı. Bu özelliğiyle de gurur duyar; “ben adamın koltuğunun altında kaç tane kılı var, onu bile bilirim” diye övünürdü. Okumaya devam et İnsan sarrafı

Gün günü tutmaz iken 1

garip bir günlük

dur, gün!
başlama daha, olmasın sabah.
oysa yatalı dakikalar oldu.
gelmesin sabah.
uykudan değil, uyumadım ki
sevinçten açtım gözlerimi.
gözlerim, ağu olmuş
yakar beynimi.

ne yaptım ben yine!
bak yine senin yerine, düşündüm gözlerimi
gözlerim, hain gözlerim.
işte şimdi, önce yanımdasın
giydiriyorsun beni
neyimi?
sevincimi, coşkumu, hüznümü,
ve şimdi neredesin?
içimdesin.

artık başlamalıyım bir günüme daha,
içimdekiyle…
ben tıraş  olurken,
sen yüzümü yıkıyorsun.
tam montumu giyerken
zıplayıp, kıvrılıveriyorsun
kapüşonumun içine.

nereye gidecektik?
önce biraz sevinç alacaktık,
hani ya gece biraz fazla kaçırmıştık.
biraz da hüzün;
hüzün saatimiz için.
canım benim,
bir kahve içseydik.
kuşluk vakti türk kahvesi,
belki bir falcı da geçer.
inanmıyoruz ama, bayramımız olsun.

ama önce dur!
bir günaydın demeliyim
kime?
sana, uzakta olan sana.
ve öyle bir günaydın olmalı ki,
eski günaydınlar utanmalı günaydınlığından…
bunu isteme benden
‘ne dediğimi’
kıskanırsın seni, senden.

aman tanrım!
bak o kadife, masum,
buram buram hüzün kokan
sesini duydum.
sanki ilk kez bir sesle tanıştım.
sildim hafızamdaki tüm sesleri,
kirletmesinler sesini.

canııııım!
dur bir bakayım yüzüne
hayır küsme.
bak seninle, uzaktaki seninleydim,
sen yüreğimdeydin…
ve işte yine beraberiz
o uzakta, sen içimde.
ne yapacaktık şimdi?
bir sürü hay huy
ve her hay huyun içine,
yerleştiriyorum seni sessizce.
kimse de bir şey anlamıyor…
fakat, gazeteci çocuk
dikkatlice bakıp yüzüme
abi’ diyor,
‘bu sen değil başka sensin.’
hay allah, açık mı verdim ki,
seni görmeye çalıştı.
hayır göstermem,
kime ne ki?..
gözlerim öyle parlamış olmalı ki,
bindiğim taksinin şoförü
‘piyango idaresine mi gidiyoruz?’ dedi.
gülümsedim.
kapısından geçerken
bana su teklif eden yaşlı kadın ise,
sanırım çok solgun gördü
yüzümü…
ve diğer gerekli gereksiz tüm an’larıma,
taşıyorum seni,
bir kuş gibi.
başımda dönüp duruyorsun,
ben yürüsem uçuyor,
dursam konuyorsun.
nereye?
tam yüreğime…

hani seninle kırlara gidecektik
geciktik.
kır çiçeklerinden taç yapıp
oturtacaktım,
buğulu gözlerinin üzerindeki
açık alnına.
bak bugün de gidemedik
mahcubum sana…

yine geldi hüzün saatimiz.
iyi ki sabah fazla almıştık.
şimdi tüketelim bolca
içimizden geldiği gibi.
hatta istersen birazda
gözyaşıyla çileyelim,
bugünkü hüznümüzü.
ama dur, az içimde.
o daha da hüzünde.
biliyorum,
çünkü ben bu saatleri
senden değil,
ondan öğrendim…

paylaşma saatimiz;
her şeyimizi yatırıyoruz masaya
itina ile.
geçmişi, günümüzü
yaşamı
ve ölümü
yerleştiriyoruz
bu garip saatimize.
hepsi bizim…

işte yine akşam oldu
olmaz diyordun.
hayııır, çalmadım bu dizeyi,
abbas çaldı.
oysa ben çok önceden de söylemiştim
akşamın karamsarlığını…
gel canım,
biz seninle uzaklaşalım bu zamandan
gidelim eski zamanlara.
biraz hesap soralım,
bizi yok sayanlara.
sonra yine başlayalım an’ımızdan.

daha gecemiz de var unutma
hemen erkenden yatma
belki biraz şarap,
belki kanyak,
az da olsa atacaktır
üzerimizdeki bu rehaveti…
usulca sokul bana
ağacın kovuğuna girer gibi
kaybol sonra.
ete kemiğe inat
can verelim sevdamıza.

canlarım benim,
bak işte beraberiz
sen ve sen,
ve ben
ne kadar da çok benziyorsunuz
sen ve sen.
lütfen, ama lütfen
hiç ayrılmayalım.

ay’la yıldızın,
güneş’le dünya’nın,
toprakla ağacın,
denizle balığın,
ve tıpkı bizim
sevdamızın
ayrılmazlığı gibi,
hiç ayrılmayalım…
ben şimdi çıkıyorum
yalnızlığıma.
ansızın döneceğim
varlığına…

2009