Sokağın adaleti

Adım Cenk. Mahallede benden bahsederlerken “Deli Cenk” diyorlar. Yüzüme karşı, “Cenk Abi”, “Cenk Baba”, “Cenk Kardeş”, arkamı dönünce “Deli Cenk”. Desinler, ziyanı yok. Haksız da sayılmazlar. Onlara göre normal olmayan bir hayatım var, normal olmayan davranışlar sergiliyorum. Onlara göre normal olmayan şeyleri yapanın, onlardan olamayanın “Deli” olmaktan başka şansı yok. Onlar “Akıllı” olduğuna göre…

Kırk iki yaşındayım.  Çalışmıyorum. Gün bulup, o gün yiyorum. Arada komşulardan yemek geliyor, arada esnaf yemek ısmarlıyor, arada ailemi de tanıyan eskiden beri mahallede yaşayan abiler üç beş kuruş atıyor. Allah razı olsun.

Gençliğimde biraz çalıştım. Sonra değişik arkadaş ortamları bana çalışmanın gereksiz olduğunu söyledi. Mekân basıyorduk, bir iki teslimat yapıyorduk, gerektiğinde birilerine ceza veriyorduk. Yolumu buluyordum. O zamanlar annem, babam yaşıyordu, ailenin en küçüğü bendim. Bir abim, bir ablam evlenmiş yollarını ayırmıştı. Bu şekilde yaşadığım ve düzenli bir işte çalışmadığım için arada üstüme geliyorlardı ama, bir şekilde savuşturuyordum. Aslında onlar da farkındaydı, benden bir nane olmayacağının.

Yirmi yaşıma geldiğimde önce annem öldü, sonra ben cezaevine girdim. Malum sebepten; mekan baskınında paçayı ele verdim. Neyse ki fazla yatmadım, bir yılda çıktım. Çıktığımın ertesi yılı bu defa babam öldü. Babam ölünce evde yalnız kaldım. Abim ve ablam aileden kalan tek mirası, yani oturduğum evi satıp paylaşmak istediler. Bunu kabul etmedim. Hayatımda yaptığım tek normal ve akıllıca iş bu oldu. Ben kabul etmeyince de satamadılar. Halen Topkapı Suriçi’nde bodrum kattaki bu evde yaşıyorum.

Babam öldükten iki yıl sonra, yaptığım sağlam bir teslimatta suçüstü yakalandım. Benim tayfa bana sahip çıkmadı. Tam on yıl yattım içeride. Ayrıntılarına girmeyeceğim, ne olduysa bana o on yılda oldu. Eskiden bana Psikopat Cenk de derlerdi.  Psikopatlığımın, deliliğe dönüşmesi bu on yılda oldu. Cezaevindeyken çıktıktan sonra, tayfayla hesaplaşmak istemiştim. Ama aradan geçen yıllar beni biraz değiştirmişti. Normal insanlar buna olgunlaşma da diyorlar. Epeyce durulmuştum artık. Kolay değil tabii; “yaş otuz beş, yolun yarısı”. Artık beş vakit namazımı da kılıyorum elhamdülillah.

Bu isimde bir kitap olduğunu, camiye giderken aşağı caddedeki kitapçının vitrininde gördüm. Beyaz bir kitapta, “Yaş Otuz Beş” yazıyordu. Kitapçıya girdim, ben yaşlarda, belki biraz büyük, sakallı bir adam vardı. Sordum ona, “bu kitap ne anlatıyor?”. “Hangisi?” diyerek kalktı geldi dışarıya. Gösterdiğimde kitabı gülümsedi; “o şiir kitabı dedi. Cahit Sıtkı Tarancı’nın. Kitapta çok şiir var. ‘Yaş otuz beş’ o şiirlerden sadece birisi. Kitabına da o şiirin adını vermiş”. Bakmak istedim şiire, fakat kitap jelatinli olduğu için açmamak gerekiyormuş. Ama bana, ertesi gün uğrarsam sadece o şiiri kâğıda yazılmış şekilde verebilirmiş. Kafa adamış bizim kitapçı. Eyvallah dedim çıktım.

Ertesi gün namaza giderken beni görmüş çağırdı. İki kâğıt sayfası verdi bana. Zannetmiştim ki el yazısı olacak, bilgisayardan çıkmış iki sayfa. Çok sevindim, verdiği kâğıtlara şöyle bir baktım. “İşin yoksa bana bir okusana baba” dedim. Dükkânda iki müşteri vardı. Onları gönderip okuyacağını söyledi.  İkimiz de ayaktayız, bana şiiri okudu. Ben şiirden anlamam, ama güzel okudu. Çok beğendiğimi söyledim. Bazı yerleri sanki beni anlatıyordu.

“Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? 
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
 “

Tekrar eyvallah dedim. Allah razı olsun dedim. Çıktım. Ama sonra bu bizim kitapçıyla papaz olduk, iyi mi? Dükkânda sadece kitap satmıyor; kırtasiye, oyuncak, hediyelik eşya ne ararsan var. Benim yaşlı bir çomar var. Hiç yanımda ayrılmaz. Gece penceremin dibinde yatar. Ben sokağa çıkınca da peşimde tüm heybetiyle dolaşır. Durduğumda yere saplanmış gibi durur, yürüdüğümde gölgem olur. Kızıla çalar bu yaşlı hantal köpekle bütünleştik. Bu nedenle bana Köpekli Cenk diyenler bile var. Bir şeylere asabım bozulduğunda çevreye ters ters bakar, birisiyle takıştığımda birkaç kez havlar. Yetiyor zaten. Lâkin çok yaşlı bir çomar. Koşmaya, sağa sola seğirtmeye takati kalmamış. Ben de yavaş yavaş yürüdüğümden oldukça benziyoruz birbirimize.

Çomarı, kitapçıya neden takıştığımızı anlatmak için tanıttım. Mevzu şu: Benim çomara mahallenin veletleri tabancayla boncuk mermi atarlarken yakaladım. Üç çocuk birden sağlı sollu mermi manyağı yapıyorlardı hayvanı. Birisini yakaladım. Çektim kulağını, vuracaktım kendimi zor tuttum. “Nereden aldınız bunlar lan amcıklar” dedim. Çocuk korkudan ölecekti neredeyse, “vurma Cenk abi, caddedeki kitapçıdan aldık” diye öttü hemen.  Çok sinirlendim. Namaz saatini bile beklemeden bastım gittim bizim kitapçıya. Vitrinde de gördüm zaten bir oyuncak tabanca. Çağırdım sakallıyı dışarıya, vitrini gösterdim: “Satma dedim bunları, çocuklar köpeğime sıktı, gözüne gelse kör edecekti.” Son görüşmemizdeki konuşmadan sonra şaşırdı tabi lavuk. “Bunlar oyuncak, her yerde satılıyor. Ben satmasam bile çocuklar başka yerden alacaklar. Değişen bir şey olmayacak ki” dedi. Şaşırması ve üzülmesiyle ilgilenmedim. Ben anlamam dedim. Benim köpeğe sıktılar, senden almışlar. Satmayacaksın, dedim tekrar ve çıktım. Birkaç gün sonra kapıdan geçerken vitrine baktım, kaldırmış makineyi. Sonra selamı sabahı da kestim. Kapıdan geçerken, başka yerlere baktım.

O yıllarda, mahallede beni ilgilendiren bir olay her zaman oluyordu. Yanımda yöremde dolaşan gençler var. Beni örnek alıyorlar. Cenk Abi diyorlar, başka bir şey demiyorlar. Bir gün apartmanın önünde benim pencerenin dibinde oturuyorum, geldi bizim elemanlardan birisi; “Cenk abi mevzu var gelsene” dedi. Kalktım gittim. Mahalleden yaşlı bir adam, gençleri toplamış başına, dert anlatıyor. Kızı bir yavşakla çıkıyormuş. Evleneceğim falan ayağı yapmış, kızı götürmüş. Sonra çamura yatmaya başlamış. Bunlar üstüne gidince de resti çekmiş. Bu yavşak birazdan gelecekmiş.

Aylardan temmuz, mahalledeki lise yaz tatilinde, okulun bahçesi boş. Dedim gençlere, “elaman gelince, okulun arka bahçeye götürün ben geliyorum”. Eve gittim emaneti de aldım, ne olur ne olmaz. Bastım gittim okulun bahçeye. Kızın babası da orada, olanları izliyor. Gençler elamanı getirmiş, hesap soruyorlar, yavşak kaçmak istiyor. Tam bu esnada gittim. Bu mu dedim; ”evet abi” dediler. Hiçbir sual sormadan daldım yavşağa, ağız burun dağıttım. Ayakta duramaz hale getirdim. Peşimde çomar, çıktık okulun bahçesinden. Sonrasını bilmiyorum. Ama gençlere de iyi ders oldu. Birisi bağırdı arkamdan, “Cenk abinin adaleti işte bu…”

Bir ara beni fazla dellendirdiler mahallede. Bu olayların hemen arkasında yaşadığım yerde kendimi biraz daha hissettirmem gerekti. Gençlere ileri geri yaptım, komşulara sataştım. Ben sonuna kadar inanmış biriyim. Dinim İslam, kitabım Kur’an, başka bir yasa tanımam. Kadınlarda, kızlarda da ar, haya kalmamış. Onlara biraz doğru yolu gösterdim. Velhasıl inimden biraz çıktım.

Tüm bunların üzerine bir esnafla daha takıştım. Hastane malzemeleri satan bir dükkân var. Kıyafet, koltuk değneği falan filan. Daha önceleri hiç dikkatimi çekmemişti. Vitrininde hastabakıcı kıyafeti giymiş mankeni görünce deliye döndüm. Bu dinimizde putçuluktur, çok günahtır. Girdim dükkâna gerekli uyarıyı yaptım. Bunu kaldırın dedim, kaldırmazsanız, benden günah gitti dedim. İki gün sonra tekrar gittim, put hala vitrinde.  Aldım taşı yerden, indirdim vitrini. Çıkardım putu, paramparça ettim. “Kafirleeer”  diye bağırarak, yanımda şaşırmış çomarla beraber uzaklaştım.

Ertesi sabah Muhtar Sabahattin abi geldi. Hem tırsıyor, hem de akıl veriyor bana. Yaptığım şeylerle ilgili bütün şikâyetler kendisine gitmiş. Polise gitmeden bu işi çözmek istiyormuş. Zaten çıkmışım zıvanadan. Muhtara da bastım kalayı, canını zor kurtardı.

Akşamında polis geldi. Önce karakola, sonra müdürlüğe götürdüler. Onlara da bastım kalayı. Baktılar olacak gibi değil, beni ceza evine gönderseler de çözülmeyecek, çağırdılar kırk altının* adamlarını gönderdiler tımarhaneye. Sonrasını hatırlamıyorum. Mahalleye tekrar ancak altı ay sonra, biraz daha yaşlanmış ve uslanmış olarak gidebildim. Çomar da ölmüş bu arada.

Bu mevzulardan sonra biraz daha duruldum. Yaş geldi kırk ikiye.


Topkapı Suriçi’ndeki mahalleden ayrılalı yıllar oldu. Akıl hastanesinden çıktıktan sonra Köpekli Cenk’i bir kez gördüm. Köpeği yeni ölmüş, saçlarındaki beyazlıklar iyice artmış, yavaş yavaş yürüdüğünde belindeki kambur biraz daha belli oluyordu. Tesadüfen yine dükkânın kapısına yaslanmış caddeye bakıyordum. Cenk’in gelişini uzaktan fark ettim ve kapıdan geçişini özellikle bekledim. Yıllar önce aramızdaki münakaşadan dolayı bana bakıp selam verip vermeyeceğini merak ediyordum. Tam kapıdan geçerken gözü önce dükkânın vitrinine gitti, belki de bilinç altında hala oyuncak tabancaları aradı, sonra bana baktı. Elini göğsüne götürüp başını hafifçe öne doğru eğdi. Ben de aynı şekilde cevap verdim. Sonra yolun karşısına geçerek camiye doğru daha da küçülerek yürüdü gitti eski kulağı kesik Cenk.

*Eski TCK’nın akıl hastalarını kapsayan 46.maddesi nedeniyle Bakırköy Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesine argoda verilen isim. (Y.N.)

2013