Koronavirüs üzerine -3

Türkiye’deki durum

“2019 yılı Aralık ayında Çin’in Vuhan…” diye başlayan Koronavirüs haber ve değerlendirmelerinden gına geldi. O nedenle bu statik açıklamaya gerek görmeden direkt konuya girmek istiyorum.

Virüs ülkemize Avrupa’daki birçok ülkeye göre biraz daha geç geldi. Salgına karşı ve hastalığın teşhis ve tedavisi için Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir Bilim Kurulu kuruldu. Salgının Türkiye’deki etkisi ve sürecini bu şekilde takip ediyoruz. Açıklanan rakamlar ile gerçek rakamlar arasında bir farklılık olup olmadığını kesin olarak bilmememize karşın, bazı ölüm sebeplerinin Koronavirüs olmasına rağmen kayıtlara böyle geçmediği yolunda birçok spekülasyon var. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği ölüm nedeni kodlarına Türkiye’nin uymadığı gibi haberler çıktı. Bazı ölümlerde bulgular Koronavirüs’ü işaret ederken, testin negatif çıkmasından dolayı (kaldı ki, testlerin her zaman doğru çıkmayabileceği konusu Sağlık Bakanı tarafından dillendirilmişti), ölüm nedeninin salgın olarak işaretlenmediği iddiaları var. Bu durum açıklanan rakamların sağlıklı olmayabileceği şüphesini arttırıyor.

Keza, Sağlık Bakanı’nın açıklamalarına göre sadece ülkemizde teşhisten sonra hastalara uygulanan ilaç tedavi kronolojisi farklı bir şekilde işletiliyor. Bu durum ölüm sayısının azalmasına rağmen, o hastalara kalıcı ne tür zararlar vereceği konusunda bir bilgi verilmiyor. Hastalarda geçici mi, yoksa kalıcı bir iyileşme olacağı bilgileri muğlak. Bu tedavi yönetimi ne kadar test edildi ve sonuçları nelerdir anlatılmıyor? Sağlık Bakanı’nın salgın henüz bu aşamadayken, çok iddialı söylemleri güven vermediği gibi bilimsel de değil. Aynı şekilde Bilim Kurulu üyelerinin önerilerinin ne derecede uygulandığı konusu da tartışmalı. Bilim Kurulu, halkın kontrolden çıkma tehditleriyle psikolojik baskı altına alınmış olabilir mi?

Yani ülkemizdeki durum anlatılanlardan daha kötü ve sonuçları çok daha ağır olabilir. Süreç tahmin edilenden daha uzun sürebilir. Buna hazırlıklı olmakta fayda var.

Bunları bana düşündüren şeyler var tabii ki. Cumhurbaşkanı’nın Koronavirüs’ün ülkemizde etkili olmaya başladığından sonraki ilk konuşmasında başlattığı ve sonrasında aynı minvalde devam ettiği, “salgını fırsata çevirme” anlayışı çok tehlikeli bir bakış açısı. Yine aynı şekilde, tüm dünyada salgından dolayı vatandaşına maddi yardımda bulunan devletlere rağmen, bizde bağış toplanması daha da ileri Kurtuluş Savaşı yılları koşullarında uygulanan (yanlışlığı, doğruluğu ve uygulanış şekli ayrı tartışma konusu) “Tekalifi Milliye”ye atıfta bulunularak, “gerekirse malınıza el koyarız” tehdidi salgının yaşandığı ortamda oldukça tehlikeli söylemler. Bu anlayıştaki bir yönetimin emrindeki Sağlık Bakanı ve onunla birlikte çalışan Bilim Kurulu üyelerinin bu krizi ne kadar sağlıklı yönettikleri tartışmalı bir durum. Geçen hafta sonu yaşanan, sokağa çıkma yasağının açıklama ve uygulanma şekli de bu salgın krizinin iyi yönetilemediği şüphelerini arttırıyor. Hükümetin kendisinden olmayan belediyelerle ortak çalışmak yerine,  salgını yenmek için yaptığı çalışmalara engel ve köstek olması da başka bir olumsuz örnek. Maske takılması ısrarla önerilmesine rağmen, halkın maskeye ulaşması için zor yolların seçilmesi ve yavaş işletilmesi de daha başka bir örnek. Yirmi yaş altı çalıştırılan gençler, sağlıksız ortamda çalışan emekçiler gibi başka sorunlarla da bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Cumhurbaşkanı salgını fırsata her türlü dönüştürmek istiyor. İnsanları salgınla baş başa çalıştırarak, ihracat yapıp para kazanmak istiyor, halktan para toplamak istiyor, korku iktidarını pekiştirmek istiyor, muhaliflerin muhalefet etme koşullarını ortadan kaldırmak istiyor, rant için bekletilen doğayı talan etme projelerini el altından uygulamaya geçiriyor. Kısaca salgını kendi sömürü düzenini iyice pekiştirmek amaçlı kullanıyor. Böyle bir yönetim anlayışının salgınla gerçek anlamda ne derece başa çıkabileceği şüpheli görünüyor. Bu yönetim salgınla mücadele de başarılı olup olmamayı değil, salgını kullanarak yönetim gücümü arttırmak konusunda ne kadar başarılı olurum hesapları yapıyor. İktidarını pekiştirmek, muhaliflerini bertaraf etmenin silahı olarak düşünüyor salgını.

Düşman mı, gerçeklik mi?

Şu anda insanlara saldıran ve dünya çapında ciddi bir salgına neden olan virüsü ben şöyle görüyorum: Dünya üzerinde yaşayan tüm canlı ve cansız varlıklarıyla bir bütündür. Her canlının kendine göre farklılıkları ya da ortak özellikleri vardır. Farklılıklar zaman zaman çatışmayı gerektirir, zaman zaman da geri çekilmeyi, hatta zaman zaman da yok olmayı gerektirir. Benzerlikler de zaman zaman iç içe yaşamayı, zaman zaman da ayrışmayı gerektirir. Biz insanları, diğer canlılardan farklı olarak aklımızın ve düşünme yetimizin gelişmiş olması bizi doğadaki diğer canlılardan özel kılmaz. Aklımızla yapabildiğimiz iyi şeyler de, kötü şeyler de doğaya dâhildir. İyi şeyler yaparsak doğayla daha barışık yaşarız, kötü şeyler yaşarsak doğayla daha savaş halinde yaşarız. Aklımızla çok kötü şeyler yaparsak,  doğa da buna göre kendi tedbirini alır, gerekirse savunmaya geçer, gerekirse saldırıya. Aklımız ve düşünme yetimizin bize bir üstünlük verdiğini zannediyorsak yanılıyoruz. Doğadaki seleksiyon, insan saldırılarını absorb edebildiği sürece, karşı saldırıya geçmez, edemediği noktada önce kendini savunur, sonra saldırıya geçer. Doğanın da kendine göre basit şekilde çalışan bir düşünce sistematiği ve aklı vardır. O farklı olarak tepkisini başka türlü verir. İnsanlar kendisine zarar nereden geliyorsa oraya saldırır, kendi ırkı içinde bile aynısını yapar. Ama doğa öyle yapmaz. İnsanlar ormana zarar veriyorsa, ağaçların kendini savunmaz ya da saldırıya geçmez. Çöp yığınları yaptığımız denizler kendisine çöp atıldığı anda çöpleri dalgalarıyla geri fırlatamaz, yollar yol olmaktan çıkmaz, dağlar insanların üstüne devrilmez. Doğa cevabını daha farklı şekilde verir. Biz birçok şeye doğal afet, iklim bozukluğu, salgın, hastalık deyip geçeriz çoğu zaman. Aslında onların hepsi bir cevaptır insanlığa.

İnsanın aklı da, salgınlar da, afetler de, muhteşem doğaya dâhildir. Aynı muhteşem doğal güzellikler gibi, tüm güzel tatlar gibi, toprağın bereketi, suyun, güneşin verdiği hayat gibi, hepsi de doğaya dâhildir. İnsan aklı doğaya rağmen fütursuzca davranamaz. Sınırlarını aştığı an doğa bir şekilde tepkisini verir ve durdurur.

Koronavirüs salgınından çıkartılacak dersler

Siyasetçisinden bilim insanına, felsefecisinden sosyoloğuna, gazetecisinden ekonomistine kadar herkes, “dünya artık eskisi gibi olmayacak” diyor. Ama bunu derken herkes kendi açısından düşünüyor. Kimisi bu yaşananlardan ders çıkartıp, dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmak istiyor, kimisi bunu fırsata çevirip daha güçlü olmak istiyor. Kimisi doğayla barışmak istiyor, kimisi Koronavirüs’ü yok edeceğim diye, doğaya saldırmak istiyor. Akıl kimin elindeyse ona göre kullanılır.

Bana göre Koronavirüs insanlığa çok şey öğretiyor. Yaşam şeklinden, dünyaya bakış açısına kadar, beslenmeden, insan ilişkilerine kadar çok şey öğretiyor.  Bir kere sade yaşamı tavsiye ediyor. Zenginlik, şatafat bir değer değil, zafiyettir diyor. İnsanın tek bir ırk olduğunu, alt ırkların, milliyetlerin, dinlerin, coğrafyanın bir üstünlük olmadığını anlatıyor bu salgın. Beslenmenin sadece karın doyurmak ya da lezzete bulanmış hazır yiyecekler olmadığını, toprak, güneş ve sudan gelen yiyeceğin makbul olduğu dersini veriyor. Başka canlıların yaşam alanlarına girmememiz,  zarar vermememiz gerektiğini anlatıyor. Üretimin önemini hatırlatıyor, başkasına bağımlı olmanın yanlışlığını söylüyor. Toplumun bir oy kitlesi değil, birbirine yaslanacak bireyler olduğunu, paylaşmanın güzelliğini, kötülükte değil, iyilikte birleşmeyi öğütlüyor Koronavirüs. Temiz olmayı dayatıp, gereksiz ve göstermelik samimiyeti yasaklıyor.

Geldiğimiz noktada bazen dindarlar diyor ki, dinimiz bunu öngörmüştü; şu emirle, şu bölümle, şu ayetle, şu sureyle. Bazen de ideolojiler, kurtuluşun kendi izmlerinde olduğunu söylüyor. Bence artık bunların da bir anlamı kalmadı. Doğa zaten bizi ne yapmamız veya ne yapmamamız konusunda uyarıyor. Buradan bir ayrışma değil, ortak akıl çıkarmak gerekiyor. Karmaşık yönetim anlayışlarına, din uygulamalarına hiç gerek yok. Doğa bize sade ve basit yaşamayı tembih ediyor. Beni zorlarsan seni yok ederim, barışık olursan sana zarar vermem diyor. Aklını beni yenmek için değil, beni daha güzelleştirmek için kullan diyor. Koronavirüs ne ilk salgındır ne de son salgın olacaktır diyor. Yaşadığın afetler de öyle diyor. Topu seni yönetenlere atıp kurtulamazsın, onları sen seçiyorsun diyor. Oyunu verirken seni daha zengin etsin, senin inancından, milliyetinden olduğu için değil, benimle (yani doğayla, yani evinle) iyi anlaşacağına inandığın için oy ver diyor, yoksa öyle bir aday oy verme diyor. Sen milyarlarca çeşit, çeşit olsan da, benim gözümde tek türsün, bunu kavramaya mecbursunuz diyor. Ben diyor dünyanın, doğanın düşmanı değilim, beni öyle göstermeyin. Daha ne desin?

15 Nisan 2020

Koronavirüs günleri – 2 /  Rüyada hasbıhal

Haftalardır Koronavirüs’le kalkıp, Koronavirüs’le yatıyoruz. Onun ne kadar öldürücü, zalim ve bulaşıcı olduğuyla ilgili konuşuyoruz, yazıp, çiziyoruz. Tüm dünya insanları Koronavirüs’e odaklanmış durumdayız. Durum bu olunca hayallerimizi, planlarımızı Koronavirüs gerçeğine göre yapmaya başladık. Bunlardan etkilenmiş olmalıyım ki, dün gece rüyama Koronavirüs girdi. Onu rüyamda gördüm, tanıştık ve hatta sohbet ettik. Rüya bu, ne kadarı gerçek, ne kadarı gerçek dışı bilemem, ama aklımda kaldığı kadarıyla şunları konuşabildik:

  • Ne istiyorsun insanlardan Koronavirüs?
  • Benim insanlarla bir alıp veremediği yok, sadece sizin hakkınız olduğu kadar yaşamak istiyorum.
  • Ama yaşarken zarar veriyorsun, öldürüyorsun. Hem yaşlı ve zayıf olanlarımızı öldürüyorsun.
  • Öldürdüğümü ve kimi öldürdüğümün farkında değilim ki. Ben sadece yaşam bulduğum yerler arıyorum. Bunun bir insan olduğunun, yaşlı ve zayıf olduğunu fark edemiyorum. Bu benim doğama aykırı. Yaşamak için bir canlıya ihtiyacım var, ben sadece bunu arıyorum.
  • Neden başka canlılarda değil de insanlara geliyorsun?
  • Öyle yapıyordum zaten, ben hep vardım. Ama insan canlısıyla yeni tanıştım. Nasıl tanıştığımı bile bilmiyordum. Öncesin de de yaşadığım canlılar vardı, ama insanlar kadar tepki vermediler bana. Nasıl olduysa, sizinle tanışınca benim varlığım bilinmeye başladı ve bu noktaya geldi.
  • Niçin dünyanın her yerine yayıldın ve tehdit haline geldin?
  • Bak, orada dur. Siz insanlarda dünyanın her yerinde yok musunuz, siz de dünyayı tehdit etmiyor musunuz? Siz de gittiğiniz her yere yıkım, felaket ölüm götürmüyor musunuz? Doğaya bıraktığınız çöpler, atıklar, kimyasallar da doğada başka canlılara zarar vermiyor mu? Siz biraz kendinizi dünyanın sahibi gibi görüyorsunuz. Ve kendi yaptıklarınızı görmezden gelip, sadece benim gibi size zarar verenleri görüyorsunuz. Bu bir haksızlık değil mi?
  • Belki bir yere adar haklısın, ama bizim doğayı koruyan, diğer canlıların yaşama hakkını savunan bir tarafımız da var. Siz tüm insanlara zarar veriyorsunuz. Eğer böyle yaparsanız, doğaya da zarar vermiş olmaz mısınız?
  • Biz bu ayrıntıyı bilemeyiz. Biz de sizin gibi yaşam mücadelesi veriyoruz. Öldürmek gibi bir niyetimiz yok. Barış içinde yaşamak istiyoruz. Aslında bunu yapıyoruz da. Ama sizin içinizde doğal yaşamayan ya da artık doğaya karşı direnci kırılmış olanlar bizden etkileniyor. Biz yaşamak için girdiğimiz her canlıyı öldürmüyoruz. Aslında onu kuvvetlendiriyoruz. Eğer dediğin gibi olsaydı dünyada insan kalmazdı. Biz sen dâhil birçok insanda hücremiz var. Ama bizimle barışık olanla, birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ölenlerin yaşlı olmasının sebebi de o. Siz ne kadar bizimle mücadele etseniz de, tükenmeyeceğiz. Bizimle barışık olanla yaşamaya devam edeceğiz, olmayanla savaşacağız. Sizin yaptığınız da bu değil mi? Şu dönemde bir uyum süreci dönemindeyiz. Bunlar geçecek, nasıl bir zamanlar vebayı, tifoyu, kolerayı atlattıysanız bunu da atlatacaksınız. Önemli olan bundan bir ders çıkartıp çıkartmamanız. Eğer yeniden kendinizi dünyanın sahibi göremeye başlarsanız, bazı gerçeklerden kaçamazsınız.
  • Biz kendi içimizde bunun savaşını veriyoruz. İstiyoruz ki, bu dünyada yaşarken, sadece bir canlı olduğumuzun farkında olarak yaşayalım. Güçlü olduğumuz için diğer canlıların yaşam hakkına saldırmayalım. Maalesef içimizde kendisini dünyanın, doğanın sahibi olarak gören insanlar çıkabiliyor. Yaşadığımız birçok sorun, onların sorumsuzluğundan dolayı çıkıyor. Bizi üzen tarafı, bunu cezasını bu insanların değil, içimizdeki en zayıf insanların çekmesi.
  • Kendi açınızdan haklısınız, ama bizim bunu fark etmemiz mümkün değil. Doğal yaşam, iç işleyişi mükemmel bir devinimdir. Biz sadece o devinimin bir parçasıyız. Doğada duygulara, özerk alanlara yer yoktur. Sizin bunu kabullenmeniz gerekir. Sizin kendi içinizdeki gelişmeler, dönüşümler doğayı ilgilendirmez. Her koşulda doğa, kendi bildiğini okur. Sorun sizin bunu göz önünde bulundurmadan yaşamaya çalışmanız. Sonra da zarar gördüğünüzde, mağdur olduğunuzu söyleminiz. Oysa olağan dışı hiçbir şey yoktur, her şey doğaya dâhildir. Kendinizi özel ve dünyanın sahibi görmekten vaz geçerseniz, her şey daha kolaylaşacaktır. Bizim için mülk yaşam bulduğumuz hücredir. Sizin için ise satın alabileceğiniz her şeydir. Oysa sizin satın alabildiğiniz her şey doğanın bir parçasıdır. Ve ona hükmetmeniz mümkün değildir…

Dediğinde Koranavirüs, önce üşüdüm, sonra ayaklarımı yorganın içine çektim ve döndüm, dönerken de uyandım. Kalktım ve olabildiğince ayrıntıları hatırlamaya çalışarak yazdım. Durum bu, hasbıhal böyle. Haber vermek istedim.

26 Mart 2020

“Ben Koronavirüs…”

Koronavirüs’ün Çin’den başlayıp, adım adım dünyaya yayılması üzerine ben de bir şeyler yazmak istiyordum, ama hangi açıdan yazacağım konusunda kararsızdım. Günlerdir bunu düşünürken, bu gece sabaha karşı uzun bir mesaj aldım. Mektup, Koronavirüs’ün bizzat kendisinden geliyordu. Benim “ne yazacağım” üzerine kafa yormama gerek kalmadan, sözü Koronavirüs’e bırakıyorum:

“Ben Koronavirüs. Aslında benim gerçek adım bu değil. Bu adı siz insanlar bana koydunuz. Benim gerçek adım Şah’tır. Virüsler arasında bana öyle derler. Sanırım virüslerin şahı olmamdan dolayı bana bu adı koymuşlar. Ama fark etmez, siz istediğinizi söyleyebilirsiniz.

“Hakkımızda çok şey konuşuyor insanlar. Ne kadar tehlikeli olduğumuz, sinsice yayıldığımız, özel yayılma ağları kullandığımız, seçtiğimiz ve hücrelendiğimiz insan ırkları ve yaşları arasında tercihler yaptığımız gibi. Bize savaş açtınız dört bir yandan. Oysa biz size savaş falan açmadık, ırklarınız ve yaşlar arasında da tercihler yapmadık. Hepsi bir tesadüf. Girdiğimiz hücrelerin bağışıklığı, dayanıklılığı belirliyor gücümüzü. Bizim de bu dünyada en az sizin kadar yaşama hakkımız var. Bizim yaptığımız sadece dünya üzerinde küçük bir gezi yapmak ve kendimizce küçük oyunlar oynamaktan ibaret. Eğer savaşınıza savaşla cevap vermeye kalkarsak, bunun altında kalırsınız. Sizin bize gücünüz yetmez. Ne son nesil silahlarınız, ne teknolojiniz, ne insan gücünüz, ne de aklınız bizi yenmeye yetmez. Siz o silahlarınızla ve “süper” güçlerinizle ancak birbirinizle savaşır ve doğaya zarar verebilirsiniz. Ama bize zarar veremezsiniz. Zaten beslenmeniz ve yaşam şekliniz o kadar kötü ki, karşımızda çok savunmasız ve güçsüzsünü

“Siz insanlar her konuda, sürekli başkalarını suçluyorsunuz. Biz ortaya çıktığımızda da başka coğrafyaları, farklı ırkları, bazı hayvanları suçluyorsunuz. Deprem oluyor fay hatlarını suçluyorsunuz, yağmurlar yağıyor, kasırgalar çıkıyor doğayı suçluyorsunuz. Hiçbir şey bulamazsanız birbirinizi suçluyorsunuz, savaşlar açıyorsunuz. Oysa bu dünyanın tek suçlanacak canlıları sizlersiniz. Sizler kadar dünyaya zarar veren, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve aslında en büyük zararı kendi ırkına veren başka bir canlı yok. Siz sürekli kendinizi dünyanın tek hâkimi sanıyorsunuz. Diğer canlıları, istediğiniz gibi kontrol edebileceğiniz, istediğiniz yerlerde yaşatabileceğiniz, istemediğinizde öldürebileceğiniz değersiz canlılar olarak görüyorsunuz. Her şeyin sizin kontrolünüzde olduğunu sanıyorsunuz. Bizimle ilgili haberler yaparken de, hep bizi kötü gösteren görseller kullanıyorsunuz. Bu yazının görseli de bunlardan biri. Sanki bizi dünyaya zarar veren bir canavarmış gibi gösteriyorsunuz. Biz dünyaya zarar vermiyoruz, hatta dünyanın bir parçasıyız. Biz sadece dünyaya zarar veren insanlığa zarar veriyoruz.

“Bu yaptığımız küçük dünya gezisi ve oyun haddinizi bilmeniz içindir. Size bir uyarıdır. Bunun çok daha fazlasını yapabilecek gücümüz olduğu gibi, henüz haberinizin bile olmadığı bizden daha tehlikeli canlıların olduğunu bilmelisiniz. Demek istediğimiz, sizin de diğer canlılar kadar bu dünya üzerinde yaşama hakkınız var. Daha fazlasını isterseniz, cevabını misliyle alırsınız. Siz ne kadar bizi düşman olarak görseniz de, doğa için en büyük düşman sizsiniz. Sizin boyutunuzla, bizim boyutumuz kıyaslanamaz bile. Ama biz sizden çok daha güçlüyüz. Ve bu gücümüzü henüz kontrollü kullanıyoruz. Üstelik sizinle savaşımızda işimiz  hiç de zor değil. Bu yaşam tarzınız ve beslenme biçiminizle, karşımızda çok güçsüz kalıyorsunuz.

“Size dünyada birden bire nasıl bu kadar yayıldığımızdan bahsedeyim. Birincisi aslında biz hep vardık. Ama hücremizde günümüzü bekliyorduk. Hücremizden çıkmamıza yine siz neden oldunuz. Sizin doğaya olan düşmanlığınız, acımasızlığınız, kâr hırsınız, teknolojik gelişmeleriniz, bir noktadan sonra otokontrol sistemiyle durdurulması gerekiyordu. Bunu durdurmak için pek çok yol olduğu gibi, bu defa görev bize düştü. Tek işimiz, sizin hücrelerinize yerleşmek ve gelişmekti. Ne kadar çok insanda hücre kurarsak o kadar korkutabilirdik sizi. Bu bizim için o kadar kolay bir şey ki, çünkü siz bizi göremiyorsunuz, sizin aracılığınızla istediğimiz kadar rahat hareket edebiliyoruz. O nedenle, coğrafyanın birkaç yerine seyahat edecek insanlara gizlenmemiz yetti. Aramızda iş bölümü yaptık, haritadan yer beğendik ve yavaş yavaş yayıldık. Yayılmayı yaparken de kendimizce bir taktiğimiz oldu. Bu taktiği bilmemeniz daha iyi. Bunu bir uyarı olarak düşündüğümüz için de, fazla kendimizi zorlamadık, sadece biraz eğlenmek istedik. İçinizde iyiler de var kötüler de. Ama biz bunu ayırt edemiyoruz. O nedenle bir seçim yapmadan rast gele hücrelerinizi ele geçiriyoruz.

“Bu yaptıklarımızı biraz da sizin için yapıyoruz. Sizin sisteminiz o kadar kötü ki, siz insanların bir kısmı, bu sistemden sürekli zarar görüyor. Bizim sayemizde, kendi içinizde yaptığınız savaşlara ara verdiniz, bizim sayemizde yardımlaşmayı, temizliği öğrendiniz. Bizim sayemizde üretiminiz durma noktasına geldi ve birbirinizin, çalışanlarınızın değerini daha iyi anladınız, bazı işlerin, eğitimin, evlerden de yapılabileceğini öğrendiniz. Bizim sayemizde, doğal beslenmenin, öz üretimin değerini anladınız. Bizim sayemizde, doğru sosyalleşmeyi yeniden fark edip, ailenizle vakit geçirmeğe, kitap okumaya, sohbet etmeye başladınız. Kontrolünüzü kaybetmiş, freniniz patlamış bir şekilde giderken, bir iyilik yaptık ve durmanız gereken yeri hatırlattık. Size çok şey öğrettik, ders çıkarmasını bilirseniz eğer. Bizim sayemizde, ağızlarından sadece tehdit, nefret, savaş çıkan yöneticileriniz “hayat bilgisi” dersleri vermek için uluslarına seslendiler.

“İsteseydim bu mektubu başka dillerde de yazardım. Biz her dili biliyoruz ama Türkçe yazdım, çünkü Türkiye’ye yeni geldik. Sizin nasıl olsa Google amcanız var, anında her dile çeviri yapabiliyorsunuz. Yine bu mesajı göndermek için seni seçmemizin sebebi de, bizim hakkımızda herkesin yazdığı gibi saldırgan bir yazı yazmanı istemediğimiz içindir. Bizi yenemezsiniz, ama size bir şans daha vermek için, bir süre sonra gidip kendi hücremize çekilebiliriz. İstersek yine geliriz, ama bu defa gezmek için, oyun oynamak için değil, savaş ilan ederek geliriz, işte o zaman bizden korkun. Mutasyona uğrayarak bu hale geldiğimiz doğru, ama buna siz sebep oldunuz. Böyle fütursuzca devam ederseniz, bu mutasyonlar da devam edecek. Sakın ha, bu geri çekilişimizi savaşı kazandık diye düşünmeyin. Sadece biz değil, sizin sayenizde hücrelerinde bekleyen başka virüsler de var. O çağı yaşamak bile istemezseniz. Biz de bu dünyaya ve doğal seleksiyona dahiliz. Sizin aklınızla ulaştığınız sözde ‘ilerlemeler’ bizi engelleyemez.”

Bu mesajı alınca uzun uzun düşündüm ve empati yaptım. Korona virüsün çok haklı yanları var.  Onunla mücadele edelim etmesine de, ders de çıkartmak gerekiyor.

18 Mart 2020

 

Adet günü

Otuz yılını verdiği devlet memurluğundan sonra emeklilik hakkını elde ettiğinde, öğretmenliğe devam edebilecek durumda olmasına rağmen emeklilik dilekçesini hiç tereddüt etmeden verdi Tahir. Oysa daha yaşı altmış bile değildi. Tüm birikimini, memurluğunu da yaptığı İzmir’in uzak bir köyünün yeni yerleşim bölgesinde küçük bahçeli, müstakil bir eve yatırdı.

Tahir üç senedir burada yalnız yaşıyordu. Eşini amansız bir hastalıkta kaybedeli beş yıl oldu. İki kızından birisi doktor olup İstanbul’a gitti, diğeri de İzmir’in merkezinde avukatlık yapıyor. Çok sık olmamakla beraber onların ziyareti ve yılda bir kez de Ankara’da yaşayan annesi, babası gelip yanında birkaç hafta kalıyorlardı. Onun dışında Tahir şehir curcunasından uzak bu evde yalnız yaşıyordu. Sınırlı sayıda komşusuyla bahçede, yolda karşılaştıkça sohbetler ediyor, zamanını bahçesi ve kitaplarıyla geçiriyordu. Yakınlarda alış veriş yapacak bir dükkân bile olmamasına rağmen, bu evde huzurlu bir yaşam sürüyordu.

Hassas bir karaktere sahip ve insan ilişkilerinden yeteri kadar muzdarip olmuş Tahir, toplumdan, insanlardan ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, hiç olmayacak olaylar, olmayacak işler bu ücra köyde bile onu bulurdu. Kaçarken yakalandığı bazı olaylar başını ağrıtsa da, bazılarında eğlenir, bazıları ise ilginç şekilde sonuçlanırdı.  İki komşu arasındaki sorun,  evini tamir ettirdiği bir ustayla yaşadıkları, çevrede yaşayan hayvanlarla geçirdiği mesai, aile içi tartışmalar gibi sıradan her yerde olabilecek birçok olay, olağan seyrinden çıkar çıkmaz ilginç bir şekilde Tahir’i de içine alırdı. O her defasında bu kokuyu alır, “bu defa uzak duracağım” diye düşünür, ama bundan kaçamazdı. Olaylar zinciri başladıktan sonra da, nasıl sonuçlanacağıyla ilgili tahminlerde bulunur, olası sonuçlar üzerine “bu işten Mehmet Bey haklı çıkarsa kendime rakı hazırlayacağım, Rasim Bey haklı çıkarsa gazoz içeceğim” gibi tek kişilik bahisler açardı. Tahir’in mülayimliği, sessizliği, yalnızlığı, dedikodulardan uzaklığı, çevrede yaşayan insanlar için, onun tüm uzak duruşlarına rağmen bir çekim oluşturuyordu. En olmayacak sorunlarını bile gelip ona açar, onun tavsiyelerini dinlerlerdi.  Zaten az olan eski arkadaşlarıyla ayda yılda bir, bir araya geldiklerinde, karıştığı ya da şahit olduğu olayları onlara anlatmak eşinin ölümünden sonra ona iyi gelen şeylerden biriydi. Bu yaşananlar,  toplum içinde çoğunlukla görülen sıradan olaylar olmasına rağmen, içine Tahir’in giriş şekli ve onun yakaladığı kritik ayrıntıları ondan dinlemenin ayrı bir tadı olduğuna kimse itiraz etmezdi. Bazen anlatılmayacak derecede özel şeyler olduğunda Tahir’in yaptığı naif sansürler, ciddi bir merak konusu olsa da kimse ses çıkarmazdı. O kısımlar başka insanlarla yaşanmış olsa bile Tahir’in özeliydi artık.

***

Tahir’e göre, arkadaşlarına anlatacağı başlangıçta ilginç bir olayın başlaması, yedi ay önce oturduğu evin karşısındaki eve yeni bir kiracının gelmesiyle başladı. Kiraya verilecek ev de aynı Tahir’in evi gibi; küçük, müstakil ve bahçeli bir evdi. Evler müstakil ama birbirlerine çok yakındı. Tahir’in eviyle aralarında sadece ortak bir bahçe duvarı vardı, balkonları birbirlerine bakıyor, birisi ne yapsa diğeri görüyor veya duyuyordu. Başlarda Tahir bu durumdan çok rahatsız oluyordu ama sonraları alıştı. Biraz da eskimekten olmuştu bu alışmak. Hele Tahir gibi, bu küçük yerleşim yerinde saygınlığa kavuşmuş biri için çok da önemli değildi artık bu yakınlık. Keza, karşı evde oturanlar da kiracı olunca, yeni gelen ister istemez Tahir’e tabi oluyordu. Artık bu köyün yerlisi sayılan Tahir’in karşısındaki bu ev yine boşalmış ve kiralamak için yeni insanlar gelip gidiyordu.

Bir gün Tahir balkonda otururken, kendisi de aynı köyde oturan ev sahibi, yanında üç kişiyle geldi ve kapıyı açtı. Gelenlerden sadece biri evi görmek için içeriye girdi. Bakmamak ve görmemek için kör olmaktan başka bir çarenin olmadığı bu dar alanda Tahir’in dikkatini bir şey çekti. Evi görmek için içeriye sadece kısa boylu, uzun saçlı, esmer, sıska, on altı on yedi yaşlarında bir kız girdi. Genç kız hızla evi gezdi ve dışarı çıkıp ev sahibiyle konuşmaya başladı. Tahir, genç kızla ev sahibinin her konuda anlaştığı konuşmayı duyuyordu, ama bu duruma tam anlam veremiyordu.
Konuşmadan sonra kız ve yanındakiler gidince ev sahibi de iyi tanıdığı Tahir’e doğru geldi, onun soran bakışlarına şu cevabı verdi; “anlaştık, birazdan kontrat yapacağız”.
Tahir “kim oturacakmış Behzat Efendi?” diye sordu durumu tam anlamak için.
Behzat Efendi “kız yalnız kalacakmış, yeni teknisyen olmuş,  yakındaki tekstil fabrikasında çalışıyormuş. Yanında gelenlerden biri de orada yöneticiymiş”.
Tahir teyit etmek için, “yaşı küçük değil mi, ne zaman bitirmiş okulu?”
Aynı şaşkınlığı kendisinin de yaşadığı belli olan Behzat Efendi, “ben de öyle sandım, ama yirmi iki yaşındaymış Zahide”.
“Hadi hayırlısı olsun Behzat Efendi. Umarım sıkıntı çıkarmaz”. “İnşallah” dedi Behzat Efendi ve ayrıldı.

İki gün sonra, yani pazar günü, bir kamyonet ve bir otomobil geldi yeni kiralanan evin bahçesine. Otomobilden inen yeni kiracı Zahide ve yanında genç iki erkek, bir taraftan evi temizleyip, bir taraftan eşyaları indirdi. Görmezlikten gelerek, duymaz davranmanın doğru olmayacağını düşünen Tahir gelenlere, “kolay gelsin, hayırlı olsun” dedi. Akşam olunca üçü de evde kaldı. Ertesi sabah evden çıktıklarını görmedi Tahir, ama akşam eve yalnız Zahide geldi. Aradan iki üç gün geçince, Zahide yine işten gelirken, içinden gelmediği halde, “insani bir zorunluluk” diye düşünen Tahir, “benim adım Tahir, bir şeye ihtiyacınız olursa rahatlıkla söyleyin. Burası biraz dağ başı sayılır, bakkal falan yok yakınlarda” dedi. Zahide oldukça güler yüzle; “çok teşekkür ederim” dedi ve evine girdi.

Taşınmadan on gün kadar sonra, bir mesai günü öğle vakti eve geldi yeni kiracı. O anda komşu bahçe duvarına sınır noktada çiçekleri budayan Tahir “hayrola” dedi. Zahide, hastalanıp sağlık ocağına gittiğini ve izin alarak eve dinlenmeye geldiğini söyledi.  Aradan iki saat geçmiş geçmemişti, Tahir balkonda kitap okurken, karşı kapının açıldığını duydu ama dönüp bakmadı komşusu rahatsız olmasın diye. Tahir bakmadı, ama komşusu ona seslendi; “abi fazla sigaran var mı, aceleyle sigaramı iş yerinde unutmuşum”. Tahir “tabii” dedi, sigara paketi elinde duvara doğru yürürken Zahide, “rahatsız etmezsem ben gelebilir miyim” deyince Tahir, afalladığını belli etmemeye çalışarak, “buyurun” dedi gerisin geri kendi balkonuna yürüdü. Masayı düzenledi, içinde tek izmarit olsa da bir koşu kül tablasını boşalttı, merdivenlerden çıkıp balkona yönelen kızın oturması için en münasip sandalyeyi çekerek yer gösterdi. Kız oturur oturmaz da “ne içersiniz?” diye sordu. Zahide “zahmet etmeyin” dedi, Tahir ısrar edince kahve olur dedi, genç komşusuna sigara paketini veren Tahir, kahveleri yapmak için eve girdi.

Tahir için ilginç olayların adamı demiştik ya baştan, kalbi kötü, aklı aşna fişnede okur, Zahide’nin niyetinin balkon komşusuyla yakınlaşmaya çalıştığını düşünecektir. Hayır, Zahide o yönde bir eğilim hiç göstermedi. Küçük kızı yaşındaki komşusuna karşı Tahir’in ise böyle bir beklentisi olup olmadığını bilemeyiz. Lâkin, çevredeki evlerin kapı ve pencereleri de hepsi birbirine baktığından, yeni taşınan genç kızın Tahir Efendi’nin balkonunda olduğu konuşulmaya başlanmıştı bile. Zahide ise sigarasını yakıp, Tahir’in kahveleri getirmesini bekledi.

Tahir kahveleri getirip, bir sigara da kendisi yaktı ve üzerinde oluşan baskıyla ne diyeceğini bilemedi, daha önce deyip demediğini tereddüt ederek, “hoş geldiniz” dedi. Zahide, Tahir’in ev sahibinden zaten öğrendiği şeyleri anlatarak kısaca kendisini tanıttı ve Tahir’e “siz ne yapıyorsunuz” diye sordu. Tahir, yeni emekli olduğunu, buraya yerleştiğini, bahçeyle uğraşmak, kitap okumak, televizyon izlemek gibi şeylerle vakit geçirdiğini anlattı. Kısa hikâyesinin, yeni komşunun dinleyip dinlemediğini anlayamadan, onun hayat hikâyesini dinlemeye başlamıştı Tahir: “Yaşımın küçük ve çelimsiz olduğuma bakmayın, çok şey yaşadım ben” diye başladı Zahide.

Aynı ilin yakın bir ilçesinde oturuyormuş ailesi. Zaten şivesi kendisini fazlaca ele veriyormuş. Okulu bu yıl bitirmiş, mesleğini yapabileceği en yakın bu fabrikaymış, iş başvurusu yapmış ve şansına kabul edilmiş. Üç aydır burada çalışıyormuş. Daha önce iş yerinde iki kızla beraber bir evde kalıyormuş, ama rahat edememiş, o nedenle tek başına eve çıkmaya karar vermiş. Eve bakmaya geldiği kişi iş yerinden yöneticisi, yanındaki de eşiymiş. Eşyaları getirenler ise, kardeşi ve sözlüsüymüş. Aslında aileler arasında söz kesilmemiş ama herkes biliyormuş çıktıklarını. İki kardeşi de çocuğu tanıyormuş. Onun öyle masum ve bebek yüzlü olduğuna bakmamak gerekiyormuş, henüz öğrenciyken kendisini aldatmış ve aralarında çok olaylar olmuş, ama onu affetmiş ve yeniden barışmışlar. Bu aldatma olayları yazılsa hikâye bile olurmuş.

Kız anlattıkça zaten yeni bir olaya kaçınılmaz olarak karıştığını düşünen ve çaresiz kafasında hikâyesini yazmaya başlayan Tahir, kız “yazılsa hikâye bile olur” dediği anda, kendisini yakalanmış gibi hissetti. “Gerçekten ilginçmiş” dedi, ama “istersen anlat” demedi, meraklı görünmek ve yeni bir yükün altına girmek istemediği için. Zahide ise sanki bugün buraya bu olayı anlatmak için gelmişti. Hiç abartı yok, Tahir tek kelime etmeden kız başından geçenleri soluksuz anlattı.

***

İki yıl kadar önce başladı tüm bunlar. Ben yaşadığımız ilçeye altı saat mesafede başka bir ilde gidiyordum üniversiteye. Sözlüm Koray ise,  bir markette çalışıyordu. Çok güzel bir ilişkimiz vardı, birbirimizi çok seviyorduk. Her sabah bana “günaydın” mesajları atıyordu, ders saatlerime göre telefon ediyordu, bütün gün yaşadıklarımızı en ince ayrıntısına kadar birbirimize anlatıyorduk. Her şey böyle güzel giderken, sözlüm sabahları mesaj atmayı, gün içinde telefon etmeyi savsaklamaya başlayınca huylanmaya başladım. Ondaki bu değişikliği açıkça sorduğumda, “işler çok yoğundu”, “çok yorgundum” gibi cevaplarla beni rahatlatmaya çalıştı, ama bendeki huzursuzluk her geçen gün büyüyordu ve içimi kemirmeye başlamıştı.

Sözlümün iki telefon hattı vardı. Birisiyle sadece benimle görüşüyordu, diğeri de herkese verdiği numarasıydı. Bir gün bize ait olan hattan onu aradım, telefon meşgul olmasına rağmen,  buna bir tepki vermedim.  İki gün sonra tekrar aynı olay olunca, “bu telefonu artık kullanmaya mı başladın” diye sordum.  O da, kartı değiştirmeyi unuttuğunu acil bir telefon etmesi gerektiğini, bunun da kendisinin aradığı zamanlara denk geldiğini söyledi. Tesadüf bu ya! O tesadüf dedi ama benim şüphelerim gittikçe artmaya başladı. Yaşadığımız ilçede bir arkadaşıma olanları anlattım ve onu izlemesini istedim. Sağ olsun yapmış, birkaç gün sonra bana şunları söyledi; “işleri yoğun değil, normal mesaisinde çalışıyor, işten sonra evine ya da kendisinin de tanıdığı erkek arkadaşlarıyla buluşup kafeye falan gidiyorlar”.  Şunu da ilave etti arkadaşım; “yalnızken çok sık ve uzun uzun telefon görüşmeleri yapıyor.” Son günlerde onunla sık sık ve uzun uzun konuşmadığımız için, bu bilgiler bana yetti gayri.

Tahminime göre beni, başka yerde yaşayan birisiyle aldatıyordu. Nasıl yakalarım, nasıl bunun hesabını sorarım diye düşünürken, bir gece yarısı telefonla arayarak, “buradayım, sana gelebilir miyim?” dedi. Kaç zamandır görmediğim sözlümü görecek olmama sevinmem gerekirken, bu telefona iki sebepten hiç sevinmedim. Birincisi, bu saate buraya gelmek için bizim ilçeden gelen hiçbir araç yok, ne zaman geldi veya nereden geliyor? İkincisi, kaldığım yurtta akşamları belli bir saatten sonra dışarı çıkma şansım yok. İlki için sözlüm, “arkadaşlar araçla buradan geçiyordu ben de onlarla geldim” diyerek kendince mantıklı bir cevap verdi. İkinci sorunu çözmek için, evde kalan bir arkadaşımı aradım, durumu anlattım, yurttan bir şekilde çıkabilirsem, sözlümle gelip gelemeyeceğimi sordum. “Olur” cevabını alınca yurdun bahçesinin bir köşesinden gizlice çıktım ve onunla buluştum.

Gördüğümde kafamda yeni soru işaretleri oluştu. Daha önce hiç görmediğim kadar şıktı. Yeni pantolon, yeni gömlek, yeni tıraş! Nedense bunların benim için olduğunu düşünmedim ve kinayeli bir şekilde sordum. O gayet rahat, “tabii ki senin için aşkım” dedi.

Onu da alarak evine kabul eden arkadaşımın evine gittik. Arkadaşım da arkadaşlarıyla kaldığı için sözlüme fazla bir şey soramıyordum. Ama bütün bu olanları mutfakta kız arkadaşıma anlattım. O da bana, “seninle konuştuğu telefon kartının şifresini öğren, ben sana konuştuğu telefon numaralarını bulayım” dedi. Geceyi orada geçirdik.

Sabah kalktıktan sonra sözlüm banyoya girince hemen telefonuna baktım; kapalı. Buna çok sevindim. Banyonun kapısına giderek, telefonumda kontörüm olmadığını, acilen bir sınıf arkadaşımı aramam gerektiğini, kendi telefonun da kapalı olduğu için şifresini istedim. Geçmişte aramızda böyle şeyler sorun değildi çünkü. Çıktığında kendisinin halledebileceğini söylemesi de samimi olmayacağı gibi, şüphelerimi arttıracağını iyi biliyordu. Bu nedenle çaresiz şifreyi verdi. Hemen şifreyi ve telefon numarası arkadaşıma verdim ve arama kayıtlarına girdim, benim numaramdan başka bir arama görünmüyordu. İnandırıcı olsun diye de başka bir arkadaşımı öylesine arayıp, zaten bildiğim şeyleri sordum. Tüm bunlar birkaç dakika içinde oldu ve telefonu aldığım yere bıraktım. Koray banyodan çıkar çıkmaz hemen telefonu bıraktığı yere baktı, bir sorun olmadığını anlayınca rahatladığını fark ettim. Ben de gayet normal bir şekilde teşekkür ettim.

Arkadaşımın evinden çıktık, onu otogara bıraktım, ben de okula gittim. Akşam okul çıkışı telefon numarasını verdiğim arkadaşla buluştum. Telefon numarası ve şifre işe yaramış. Koray’ın geçen ay bize ait hattan yapılan konuşmaların listesini verdi. Listede sadece iki numara var birisi benim;  kırk görüşme. Diğeri ise başka bir numara; yüz on iki görüşme. Şok olmuştum. Yavaş yavaş puzzle’ı çözmeye başlamıştım. Merak içinde, hemen diğer telefonu aradım, bir kadın çıktı. Hiç tereddütsüz kendimi Koray’ın sözlüsü olarak tanıttım ve kendisinin kim olduğunu sordum.

Korktuğum gibi beni aldatıyorsa, aldattığı kişiyi bu şekilde sindirip, sonra da Koray’la hesaplaşmayı düşünmüştüm, ancak karşımdaki o kadar kolay lokma çıkmadı. Koray’ın kendi sevgilisi olduğunu, daha dün beraber olduklarını, birbirlerini çok sevdiklerini söyledi ve bana sevgilisini ayartmak istediğim suçlamalarıyla çok ağır hakaretler etti. Koray’ın dün benimle olduğunu, yalan söylediğini söylediğimde, karşıdaki oldukça rahat, Koray’ın üzerindeki pantolon ve gömleği tarif etti, hatta bunları kendisinin Koray’a hediye ettiğini söyledi. Düşündüğüm gibi olmamıştı, bununla zaman kaybetmek gereksizdi, yanlış kişiyle kavga ettiğimi anladım ve telefonu kapattım. Allak bullak olmuştum, sinirden uzun bir süre kendime gelemedim. Biraz toparlandıktan sonra artık benim için sözlüm olmayan Koray’ı aradım.

Burada, Tahir’in ruh halini anlatmak için araya girmek gerekiyor. İlk defa zoraki bulaştığı bir olayın devamını büyük bir istekle merak ediyordu. Böylesini filmlerde görmüş veya gazetelerin üçüncü sayfalarında okumuştu. Bu defa yaşayan bir kişiden, hem de mağdurdan dinliyordu. Kendisini öyle bir kaptırmıştı ki, çevredeki meraklı komşu bakışlarını dert etmeden pür dikkat Zahide’nin yaşadıklarına ortak oluyordu. Zahide ise devam ediyordu:

Koray’ı aradım, hiç sözü dolandırmadan yaptığım telefon görüşmesini anlattım ve şu soruları sordum: “Beni aramıyordun, bana mesaj atmıyordun, çünkü aynı telefondan başkasını arıyordun. İşler yoğun, yorgunum diyerek bana yalan söylüyordun. Benim yanıma gelmedin bana yakın başka bir şehirden, başkasının sana aldığı pantolon ve gömlekle geldin, bana yalan söyledin. Kim bu kadın?” Sanki böyle bir şey olacağını biliyormuş da, biraz erken olmuş gibi, artık olan oldu deyip durumu kurtarmaya çalışan ve pabucun pahalı olduğunu anlayan Koray, “internette tanıştığını, Zahide’nin bulunduğu şehre komşu bir şehirde yaşadığını, sadece iki kez gittiğini ve bir daha görüşmeyeceklerini” söyleyerek beni sakinleştirmeye çalıştı. Kısmen mantıklı olsa da, bu cevaplar kafama pek yatmadı.

Huzursuzluğum geçmiyordu, ertesi gün kadını tekrar aradım ve Koray’ın söylediklerini anlatıp vereceği tepkiyi merak ettim. Koray’la hesabımı ayrı görecektim, öncesinde dünün intikamını almayı düşünüyordum güya. Yine hiç beklemediğim bir şekilde benimle dalga geçerek pis pis güldü; “geçmiş olsun haspam. Koray’la daha yeni telefonda konuştuk, söylediklerinin hepsi yalan, hatta evlenmeye karar verdik” dedi ve kahkahalar atarak telefonu kapattı. Artık ne Koray’ın derdindeydim, ne de af edersiniz o zilliye ders vermek istiyordum, sadece gerçeği merak ediyordum. Son kez şansımı deneyip, Koray’ı arayarak, kadının söylediklerini anlattım ve doğru olup olmadığını sordum.  Koray inkâr edince de, “ o zaman üçlü konferans görüşmesi yapacağız” dedim. Gönülsüzce de olsa Koray kabul etmek zorunda kaldı. Kadını da arayıp, tüm bu duruma son vermek için aynı teklifi yaptım, o da kabul etti. Görüşmeyi akşam yapmayı kararlaştırdık, lakin sinirden ve heyecandan akşamı zor ettim.

Saat tam sekizde, önce Koray’ı aradım, o telefonu açınca, kadının numarasına da çağrı yaptım, o da telefonu açtı ve görüşme başladı:  Hiç uzatmadan , “Koray sen benim sözlüm müsün?” diye sordum. Koray da sözünü uzatmadı; “eski sözlümsün” dediğinde, çektiğim acı, utanç, yenilmişlik hepsi bir birine karıştı. Zar zor “Öyle mi?” diyebildim, kadın ise tekrar bastı kahkahayı. Devam edemedim, ayakta durmakta zorlanıyordum, bayılmak üzereydim. Telefonu kapattım. Heyecanla beklediğim konferans telefon görüşmesi bu kadar sürdü.

Birkaç günde kendimi ancak toparlayabildim, yaşadığımız ilçedeki arkadaşımı arayarak olanları anlattım ve geldiğimde Koray’dan bunun hesabını soracağımı söyledim. Tam o günlerde Koray’ın kaldığı eve hırsız girmiş altını üstüne getirmiş, o da sanmış ki bunu ben yaptırdım. Utanmadan beni aradı, gördüğü zararı anlattı. Hiç alakam olmamasına rağmen, bu duruma sevindim ve “iyi yaptım, oh olsun, daha sana neler yapacağım” dedim. Bu görüşmenin hemen sonraki günlerinde Koray’ın yeni sevgilisi beni iki defa aradı ve alay ederek;  birinci aramasında Koray’dan hamile olduğunu, ikinci aramasında kızları olursa adını Zahide koyacaklarını söyledi. Ben hiç cevap vermeden telefonu kapattım. Bir zaman sonra da acım hafifledi ve Koray’ı artık defterimden tamamen sildim.

Tam bu dönemde sınıftan bir gençle tanıştım, çıkmaya başladım, biraz da yakınlaştım. Bu yeni ilişki bana heyecan verdi ve Koray’ı tamamen unuttum. Çocuk muhafazakâr bir ailedendi. O nedenle bana göre normal bazı davranışlarımdan rahatsız oluyor ve beni kıskanıyordu. Onun bu hareketlerinden hem anlamsız buluyordum, hem de yeni birisi tarafından sevilmek ve kıskanılmak hoşuma gidiyordu içten içe.

Fakat bu ilişki çok uzun sürmedi. Benzer bir tartışma sürecinde ve bu beraberliğin sonuna doğru gittiği günlerde, aylar sonra Koray aradı. Çok şaşırdım ve önce konuşmak istemedim. Benden özürler diledi, hatasını kabul ediyor ve kendisini affettirmek istiyordu. Arama nedeninin yeniden başlamak için olmadığını, sadece kendisini affettirmek istediğini tekrar tekrar söyledi. Söylediklerinin benim için hiçbir şey ifade etmediğini, bana çektirdiği acıların bir özürle sona ermeyeceğini söyledim. En sonunda kurtulmak için, “özrünü kabul ediyorum ama seni affetmiyorum” diyerek telefon kapattım. Bu geri adımım Koray’ı cesaretlendirmiş olmalı ki, birkaç gün sonra yeniden aradı.  Özrünü yüz yüze de dilemek ve arkadaşça bir görüşme yapmak istediğini söyledi, eğer izin verirsem yanıma gelmek istiyormuş. Önce kabul etmesem de sonra, buraya gelsin de şunu iyice bir benzeteyim, ayağıma düşüreyim diye düşünerek kabul ettim.

Koray elinde bir demet çiçekle ertesi gün geldi hemen. Bu dönem yurttan ayrıldım ve arkadaşlarımla evde kalıyordum. Dışarıda buluşup, bir kafede oturduk. Koray, yaptığının büyük hata olduğunu, kadının kendisini bağladığını, daha sonra aralarının çok bozulduğunu, büyük kavgalar ettiklerini ve ondan ancak kurtulabildiğini anlattı. Benim değerimi ve bana yaptığı kötülüklerin ne anlama geldiğini bu olaylar yaşandıktan sonra anlamış Koray. Bu nedenle de gözlerimin içine bakarak kendisini affettirmek istiyormuş.  Yaşadığım acıları ve düştüğüm durumu çevredekilerin de duyacağı kadar sesimi epey yükselterek ve ona hakaretler ederek tekrar anlattım. Buna rağmen Koray’ın davranışları bana samimi geldi, biraz da acıyarak onu affettiğimi söyledim. Tam ayrılacağımız zaman bana “kimse var mı hayatında” diye sordu. Aslında ayrılmak üzere olmamıza rağmen, onu kıskandırmak ve bir nebze intikam almak için “var” dedim.  Ama sonra da,  hiç düşünmeden “o kadar yakın değiliz” diye gereksiz bir dürüstlük yaptım. Koray sevincini belli etmemeye çalışarak “hoşça kal” dedi ve ayrıldık.

Koray’dan aldığım çiçekleri eve getirip, vazoya koydum. Daha o akşam Koray, daha önce sildiğim beni facebook’da arkadaş olarak ekledi, ben de kabul ettim. Sonrasında da, başladı kısa sevgi mesajları ve ikonları göndermeye. Birkaç gün sonra, henüz daha çiçekler vazodayken,  yeni ve ayrılmak üzere olan arkadaşım, aramızdaki sorunları konuşmak üzere beni evde ziyarete geldi. Çocuk düzgün çocuktu, sürüncemede olan bu durumu usulüyle bitirmek istiyordu. Çiçekleri görünce sordu, ben de “geçen gün doğum günümdü, kardeşim göndermiş” dedim. Belki de kendisinin doğum günümü bilmediği için, kutlamamış olduğundan mahcup da oldu. O sırada bilgisayar ve facebook hesabım açıktı ve bir mesaj geldi; “merhaba canım” ve bir kalp emojisi. Bunu görünce çok sinirlendi, “çiçekleri de kardeşin gönderdi ha, senin derdin başkaymış” dedi ve hakaretler ederek evden çıkıp gitti. Bir daha görüşmedik, iki defa okulda karşılaştık, görmezlikten geldi beni. Bu şekilde bitmesine ve buna Koray’ın neden olmasına izin verdiğim için haklıydı ve suçluluk duydum.

Bu olaya çok üzüldüm, ama aynı zamanda bir işaret olarak yorumladım. Demek ki, kısmetimde Koray varmış diye düşündüm ve yeniden başladık.

***

Üç beş saniye ara verdikten sonra, “taşınırken burada olan sarışın uzun boylu işte o Koray’dır ve benim sözlümdür” dedi ve nihayet sustu. O kadar heyecanla anlatmıştı ki, sözlüsünü konuşmanın başında da “bebek yüzlü” diye tarif ettiğini unutmuştu.

Tüm bunları bir buçuk saat içinde, dört sigara ve kahvesini içerek anlattı Zahide. Tahir hiç araya girmeden sadece arada bir şaşkınlığını, hayretini anlatan ifadeler ve tek sözcükler kullandı. Yine bu süre içinde, birkaç komşu iş olsun diye yoldan geçerek, birkaç komşu da balkon ve pencerelerden onları göz hapsine aldıklarını fark etti Tahir. “Neyse abi kafanı şişirdim, bana müsaade” deyip, iki dal daha sigara alarak çıktı Zahide.

O gittikten sonra ilginç bir hikâyenin belki de olayın içinde olduğunu, neyse ki sonu iyi bitmiş bir hikâye diye düşündü Tahir. Sonu iyi bitmiş diye düşündü ama aradan geçen bir ay içinde, Zahide’nin bazı davranışları yeni olaylara gebe olduklarını işaret ediyordu. İşyerinden aynı yerde oturan iş arkadaşlarıyla beraber geliyor, bazen onları eve davet ediyor, bazen geç vakit sadece bir erkek eve girip bir süre kalıyordu. Bunlar sadece Tahir’in değil tüm komşuların dikkatini çekiyordu. Tahir ise şahit olmamak için, görmezlikten geliyor veya saflığa vurarak normal karşılıyormuş gibi yapsa da, yeni olayların olacağını hissediyordu.

Bunların dışında bir olay daha oldu, ama bunu diğerlerinin dışında tutmak istiyordu Tahir: Annesinin yanında kaldığı sonbaharda bir gün, Tahir henüz yeni kalkmış ve banyodayken, annesi seslendi; “karşıda oturan kız seni çağırıyor bir baksana Tahir”. Hayra alamet değil diye düşünerek balkona çıktı Tahir. Zahide, “abi çok ağrım var, sağlık ocağına gidip iğne yaptırmam gerekiyor. Yardımcı olabilir misin?” diye sordu. Tahir’de ne yapacağını bilemeden“ geliyorum” dedi, annesine de, “sen kahvaltıyı hazırla ben geliyorum anne” dedi ve çıktı. Arabaya bindiler, “geçmiş olsun” dedi Tahir, ciddi bir şey olup olmadığını anlamaya çalışarak. Zahide sadece, “sağ ol Abi” dedi. Anlatmak istemeyeceği bir durum olabilir diye Tahir sormak istemedi nedenini, ama Zahide anlattı; “adet dönemim çok ağır geçiyor, sancılardan duramıyorum, doktorlar bazı kadınlarda bünyesinden dolayı böyle olabileceğini, evlenince azalabileceğini söylüyorlar. O nedenle her ay özellikle iki gün çok kötü oluyorum ve ancak ağrı kesici iğneyle acım diniyor”. Tahir hem utandı, hem üzüldü, sadece “geçmiş olsun” dedi ve köyün sağlık ocağına sürdü arabayı. Sağlık ocağında zaten tanıdılar Zahide’yi, yanında getirdiği iğnesini verdi yaptılar. Dönüşte hiçbir şey konuşmadılar, inerken Tahir “geçmiş olsun” dedi, Zahide “teşekkür ederim”. Aynı kişiyle çok farklı iki olayı iç içe yaşıyordu Tahir.

Altı ay bu şekilde geçti. Zahide’nin iş arkadaşları geldi gitti, Zahide arada mesai günlerini evde geçirdi, Koray arada bir gün içinde gelip, akşamüstü ayrıldı, Zahide evde olduğu bir gün, bahçede çalışan Tahir’e çay ikram etti, komşular pür dikkat olanları izledi. Tahir ise çaresiz bu olanlara hem şahit oldu, hem içine girdi. Meraklı komşular bu konuya girmek istedikçe kaçtı, patlayacak yeni olayı bekledi. O olay şöyle geldi: Sözlüsü Koray bu defa akşamüstü bir arabayla geldi. Ertesi güne kadar kapıda kalan araç, çevre sakinlerinin dikkatlerini yeniden Zahide’ye çevirdi. Zahide sabah işe gitmişti, evde kalan Koray bir ara dışarı çıkıp, bahçede çalışan Tahir’e selam verdi. Kısa bir hoş beş ettiler. Sonuçta o komşusunun sözlüsüydü. Yakınlarda oturan ev sahibi tesadüfen olanları görüp, Koray eve girince, Tahir’in yanına gitti. Sessiz ama sinirli bir ses tonuyla;
“Bizim kiracı kızın evindeki erkek kimmiş Tahir Efendi? Arabası da akşamdan beri burada.”
Olayın büyüme sebebinin kendisi olmasını istemeyen Tahir;
“Sözlüsüymüş” dedi.
Ama, beş vakit namazında, hacca gitmiş Behzat Efendi’nin hiç hoşuna gitmedi bu durum;
“Evlenmeden kızın evinde kalınır mı, ben istemem böyle şeyler” dedi.
Sanki kiracısının temsilcisi Tahir’miş gibi bu sözlerin kendisine söylenmesine sinirlense de, o hâlâ olayı uzatmamanın derdinde;
“Taşınırken eşyaları kızın kardeşiyle taşıdılar, kardeşi varken de kaldı, demek ki aileler biliyor Behzat Efendi. Hem artık devir değişti, kimseye karışamıyorsun” diyerek sakinleştirmeye çalıştı.
Behzat Efendi, sözlüsünün gelip gitmesini kinayeli de olsa kabullenip ayrıldı.
Bu olaydan sonra Tahir, çok sevdiği bahçesine nadiren çıkar oldu, çok sevdiği balkonunda oturmaz oldu. Zoraki gördüğü, içine girmek zorunda kaldığı bu olayla ilgili yeni bir şey yaşamak istemiyordu artık. Bir akşam mutfakta yemek hazırlıyordu. Dışarıdan bir ses duydu, Behzat Efendi’nin sesi, ona sesleniyor. Açtı kapıyı, kış olduğu için salona buyur etti. Bir şeylerin olacağını hissetti Tahir. Neyse ki, şahit olduğu yeni bir şey olmamıştı.
“Sana bir şey soracağım” dedi. Behzat Efendi. Sesi yine gergin ve titriyordu; “kiracıyı bu akşam gördün mü?”
Bir şeyler olduğunu artık iyice sezen Tahir, “mutfaktaydım, görmedim” dedi.
“Karşı komşu haber etti öyle geldim. Onların garajının kapısına bir araba park etmiş, bir erkek çıkmış ve bizim kiracıya gelmiş. Sonra da ışıklar kapanmış, hala da kapalı, istersen sen de bak. Bu gelen sözlüsü olan değilmiş, daha önce de birkaç defa gelmiş ama o geldiğinde ışıklar kapanmamış. Şimdi bu nasıl iştir, bu evde ne yapıyor bunlar? Sözlüsünü görmezden geldik, iş arkadaşlarını görmezden geldik, bunu da mı yapacaktı bu kız? Ben ne yapayım şimdi, evdeki yedek anahtarı alıp gidip basacağım.”

Bunları makine gibi söyleyen ev sahibi Behzat Efendi’nin gözlerinden ateş fışkırıyordu. Pencereden Zahide’nin evinin ışıklarının gerçekten de kapalı olduğunu gören Tahir bir kez daha şaşkın;
“Olacak şey değil, ne günlere kaldık” dedikten sonra, anahtarla kapıyı açarsa suç işleyeceğini, haneye tecavüz olacağını söyledi. En iyisi yarın git açık açık konuş ve gerekeni yap diye de tavsiye de bulundu. Bununla tatmin olmayan Behzat Efendi;
“Ben ne yapacağımı biliyorum” dedi ve çıktı.
Tahir ilk kez ne olduğunu bilmiyordu, zira bu defa olay daha ciddiydi.
Tahir, Zahide’nin giriş kapısını gören salonunun ışığını kapatıp, mutfağın ışığını yaktı. Salona gelip perdeyi hafif aralayarak dışarıda olacakları bekledi. Yaptığı şeyi çirkin bulsa da, hem olayın nereye varacağını, hem de olası daha tatsız bir durumda müdahale edebilmeyi düşündü. Birazdan Zahide’nin ışığı yandı, hemen sonra da Behzat Efendi kapıya geldi ve zile bastı. Bir dakikadan biraz fazla zaman geçtikten sonra kapı açıldı. Behzat Efendi, “komşu haber verdi, arabalarını çıkaracaklarmış, arabasını park edip sana gelen kimse var mı?”  O sırada arkadan genç bir erkek göründü. Behzat Efendi, bu andan sonra kontrolden çıktı; “bu kim, ışığı niye söndürdünüz, sen sözlü değil miydin, hemen evi boşaltıyorsun, fuhuş mu yapıyorsun…” Bir şeyler anlatmaya çalışarak, evden çıkıp arabasına gitti adam. Behzat Efendi bir taraftan bağırmaya devam ediyordu. Zahide de peşlerinden çıkıp, onların yanına gitti. El kol hareketleriyle bağırarak konuşan Behzat Efendi’ye açıklama yapmaya çalışan adam arabasına binerek gitti. Behzat Efendi,  Zahide’ye bağırmaya devam etti. Arada Zahide de bir şeyler söylüyordu. Sesleri duyan herkes balkonuna, penceresine çıktı. Tahir herkes adına o kadar utandı ki,  pencere ardından mutfağa kaçtı. Ne düşüneceğini, nasıl bir muhâkeme yapacağını bilmiyordu artık.

Bu konuşmaların ayrıntısını ertesi gün yolda karşılaştıkları Behzat Efendi’den öğrendi Tahir: “Anlattığına göre, başka yerde oturan iş arkadaşıymış, onun için alış veriş yapmış, geçerken bırakmaya gelmiş, evli ve çocuğu varmış, Zahide bir ara banyoya gitmiş, o arada misafir ışıkları kapatmış, başka bir şey kesinlikle olmamış”.

Başka bir ayrıntıyı da anlatan Behzat Efendi inanmış mı bu cevaba? Hayır. Dün akşam Tahir’e gelirken evin etrafında dolaşmış önce, hiçbir ışık yanmıyormuş? Zahide’nin “banyoya gittiğimde misafir ışıkları kapatmış” sözünün yalan olduğuna inandığı için, diğer söylediği şeylerin de hiçbirine inanmıyordu. “Peki ben ne yapayım Tahir Efendi?” dedi.

İnsanların kimseye zarar vermeden yaşaması gerektiğine inansa da Tahir, bu defa temkinli davranıp;
“Siz içinizden ne geliyorsa öyle yapın, çıkarmak istiyorsanız çıkarın, uyarmak istiyorsanız uyarın” dedi.
Behzat Efendi bu defa daha zor bir soru sordu; “sen olsan ne yapardın?”
Tahir kendisini köşeye sıkışmış hissetti. “Benim yapacaklarım genelde fazla iyi niyetli olur Behzat Efendi. Bana göre böyle bir olay olduysa, Zahide ne sizin, ne benim, ne de diğer komşuların yüzüne bakamaz. Olmamış olsa bile bu şaibeyle burada rahat edemez ve bence çıkar gider. O nedenle ben biraz beklerdim ve sonra da açık açık konuşur uyarırdım. Ama dedim ya, ben fazla iyi niyetli olduğum için çoğu zaman yanlış kararlar veriyorum. Siz bildiğiniz gibi yapın.”

Behzat Efendi bu şekilde ayrılır. Aradan bir hafta geçer, ne Behzat Efendi konuşur kiracılarıyla, ne de kiracı evden ayrılır. Zahide’yi koruduğunu düşünse de, Tahir’in son sözleri Behzat Efendi üzerinde yine etkili olmuştu.

Sözlüsü tarafından ihanete uğramış bir genç kız, çeşitli badireler atlattıktan sonra evinde evli bir adamla ev sahibi tarafından neredeyse suçüstü yakalanacak duruma gelmişti.  İnsan ilişkilerinde “olur mu ya?” dediren bir duruma şahitlik etmişti Tahir bu kez. Aynı kişiyle iki farklı olayı yaşıyordu. Üstelik Zahide evinde oturmaya devam ediyordu. Tahir ise bahçeyi ve balkonu mecbur kalmadıkça özellikle işe gidiş ve dönüş saatlerinde hiç kullanmıyordu, Zahide’yle karşılaşmaktan özellikle kaçınıyordu. Gerçi Zahide de, ev sahibiyle yaşadığı olay akşamı komşusunu hiç görmemişti. Fakat böyle bir yerde duymamasının mümkün olmadığını düşünüyordu. Karşılaşırlarsa ne Tahir ne de Zahide o akşamı konuşmak istemezlerdi.

Tahir’in bu son olayları muhâkeme edişinden, tam üç hafta sonraydı.  Bu süre içinde Zahide’yle iki kez karşılaşmışlar, ikisinde de iş hareketliliği olduğu için, Zahide sadece “iyi akşamlar” demiş ve evine girmişti aceleyle. Üç hafta sonra, bir mesai günü, öğlen saatlerinde Tahir bahçede çiçek köklerine yakın yabani otları temizlerken Zahide’nin sesini duydu. Çığlık sesleriydi. Son olaydan hemen sonra Tahir’in duyduğu sesler onu irkiltti. Hiç düşünmeden işini bırakıp balkona doğru kaçar adım gitti. Tahir balkondaydı ama Zahide’nin çığlık sesleri hâlâ geliyordu. Tahir bu defa eve yöneldi. Evin içinde de sesler duyuluyordu. Tahir kapıyı pencereleri kapattı. Sesler kesildi. Tahir bütün gün dışarı çıkmadı, pencereden bakmadı, hiç sesini çıkartmadı, evde yokmuş gibi davrandı, sessizce uzandı ve hep düşündü. Neden böyle yapıyordu bu kız?

Akşam olmuş, hava kararmak üzereydi. Dışarıdan sesler geliyordu. Tahir yeni olayların başladığını düşündü. Hiç dışarı bakmadı. Sesler gittikçe çoğalıyordu. Farklı araçlar geliyordu. Büyük olaylar olacak diye düşünüyordu Tahir. En son bir siren sesiyle irkildi. Neler oluyordu ki? Tüm cesaretini toplayarak kendini göstermeden dışarı baktı. Herkes dışarıdaydı. Behzat Efendi, diğer komşular, geçen yakalanan iş arkadaşı, yanında bir kadın, zaman zaman gelip giden diğer iş arkadaşları, evi kiralamak için gelen fabrika müdürü. Herkes buradaydı. Tahir iyice tedirginleşti. Tam o sırada ambulansla gelenler sedye üzerinde Zahide’yi hızla çıkardılar ve ambulansa koyup sirenleri çala çala hızla uzaklaştılar.

Bütün gün evde yokmuş gibi davranan Tahir, neler olup bittiğini bir türlü anlayamıyordu. Birden bire ortaya çıkmaya da cesaret edemiyordu. Öylece çakıldı kaldı. Ambülanstan sonra insanlar kendi arasında bir şeyler konuşuyordu ama kapısı, penceresi kapalı olan Tahir hiçbir şey duymuyordu. Sonra insanlar dağılmaya başladı, hava karardı.

Bir süre karanlıkta oturan Tahir, sonra kalkıp sessizce kapıyı açıp bahçeye çıktı, Belki gören vardır diye, sanki dışarıdan geliyormuş gibi tekrar eve girdi ve ışıkları yaktı, balkonda oturdu. Saatlerce oturmasına rağmen hiçbir komşusunu göremedi ve olanlar hakkında bilgi sahibi olamadı.

Uyku tutmadı Tahir’i. Nihayet sabah oldu, bahçeye çıktı, dün yarım bıraktığı işleri yapmaya başladı. Saat dokuz olmasına rağmen hâlâ kimseyi görmedi. Çalışıyormuş gibi yaparak dün olanları öğrenecek birisini arayan Tahir, ümidi kesip eve girmek için balkona doğru yürüdüğü sırada bir araç sesi duydu. Bir araç geldi Zahide’nin bahçesinde durdu. Araçtan bir erkek ve bir kadın indi. Erkeği tanıdı, geçen gece Zahide’yle evde yakalanan kişiydi, kadını hatırlayamadı. Adam ve kadın Zahide’nin evine doğru geldiler, anahtarı çıkartıp kapıyı açtılar ve eve girdiler. Tahir meraktan ölecekti neredeyse. Eve girmedi, çıkmalarını bekledi. Yaklaşık on dakika sonra ellerinde iki torbayla çıktılar. Kapıyı kilitlerlerken Tahir dayanamadı ve sordu:
“Hayrola! Zahide nerede?”
Adam Tahir’e baktı selam verdi. Tahir selamsız sorduğu için biraz daha bozuldu. Adam cevap verdi.
“Pek hayır değil, Zahide’yi dün hastaneye kaldırdık. Yoğun bakımda yatıyor.”
Tahir iyice şaşırdı. “Ne oldu ki? Geçmiş olsun” dedi ama birden dünü hatırladı ve ekledi; “ben de evde yoktum hiçbir şeyden haberim yok” yalanını söyledi durumunu kurtarmak için.

Adam yanında kadına baktı, kadın devam etti. “Zahide’nin muayyen günleri çok ağır geçiyordu. Bazı insanlarda oluyor bu, bünyeleri kaldıramıyor o acıyı. Özellikle adet günlerinin ilk günü bir iğneleri vardır, onları karından olmak zorundalar. Olmazlarsa eğer zehirlenmeye kadar gidebiliyor. Hatta bir defa da sizinle gittiğini söylemişti Zahide. Dün de adet günüydü, ilacını alamadığı için ağrılarına dayanamayıp bu duruma geldiğini düşünüyoruz” dediğinde Tahir kendisini daha kötü hissetti, rengi bembeyaz oldu: dün Zahide sancılarından çığlık atarken, o başka şeyler düşünmüş ve eve kapatmıştı kendisini. Oysa yardıma ihtiyacı varmış. Tahir allak bullak olmuş, kadının dediklerini anlamaya çalışıyordu. Kadın hem üzüntülü hem de biraz suçlayıcı şekilde konuşmaya devam etti: “On aydır bu işyerinde çalışıyor, yedi aydır da burada oturuyordu. Bu sorunu nedeniyle,  her ayın bir iki günü çalışamaması veya hasta hasta çalışması, beş altı ay sonra iş yerindeki yöneticilere sorun olmaya başlamıştı.  İzin vermek istemiyorlardı. Sizin sağlık ocağına götürdüğünüz ay izin alabildiği son ay olmuştu. Ondan sonraki aylar ağrılarına rağmen gelip çalışmak zorunda kaldı. Öğlen tatilinde fırsat bulabilirse sağlık ocağına giderek iğnesini yaptırıyordu. Geçtiğimiz ay iş çok yoğun olduğu için öğlen tatilinde gidip iğnesini olamadığını ve çok acı çektiğini eşim bana haber verdi. Bu acıyı ve sonuçlarını ben de yakından bildiğimden eşimden iş çıkışı Zahide’nin evine gidip iğne yapmasını rica ettim. Ben de yaşadığım için benzer sorunu eşim öğrenmişti iğne yapmasını. Çünkü onunla yakından tanışıyorduk ve çok iyi bir kızdı. Evde çocuk olduğu için ben beraber gelemedim. Eşim daha önce de ona yemek ve başka şeyler getirmişti. Ev sahibinin onları zina halinde yakaladığını sandığı geçen ay, Zahide eşimden utandığı için salonun lambasını söndürüp telefon ışığında iğneyi yapmasını rica etmiş. Tüm bunlar on dakika kadar sürmüş ve ev sahibi tam bu zamanda evi takibe almış. Zahide’nin çektiği acıdan başka bir şey düşünmesi mümkün bile değildi. Kaldı ki, böyle bir şey için gelen birisi aracını neden, göz önünde ve başka birisinin garajının önüne bıraksın ki? Eşim iğneyi vurup hemen gideceğini düşünerek aracı oraya bırakmış. Olay sonrası yine utandığı ve insanların anlamasının zor olacağını düşünerek ev sahibine eşimin orada oluşunun ve ışığın kapatılmasının gerçek nedenini söyleyememişler. Hastalığından dolayı beti benzi atmış. Zahide ev sahibine, sadece ‘düşündükleri gibi bir şey yapmadıklarını’ eşim de ‘ben evliyim ve çocuğum var, öyle bir şey yapmadık’ demişler. Bu olayın ardından önceki gün Zahide’nin adet döneminin ilk günüydü. İş yeri izin vermediğinden, Zahide’nin yine mesai saatleri içinde sağlık ocağına gidemediğini, başka kimseden de yardım isteyemediğini, atlatabileceğini düşündüğü ağrılarıyla evde baş başa kaldığını ve ağrıların üzerine stres de gelince zaten zayıf bünyesinin buna dayanamamış. Dün işe gidememiş ve bütün gün evde acılar içinde kıvranmış. Yaşadıklarından sonra kimseyi de aramamış ve arayanlara cevap vermemiş. İş çıkışı merak eden arkadaşları uğradıklarında durumu anlamışlar ve ambulans çağırmışlar. Hâlâ yoğun bakımda yatıyor. Şimdi de hastane için gerekli eşyalarını almaya geldik.” Deyip kısa bir süre sustuktan sonra ekledi kadın; “dün belki siz eve olsaydınız daha erken müdahale edilirdi ve hayati boyutlara gelmezdi”. Dediğinde Tahir “yer yarılsaydı da içine girseydim” diye düşündü. Ne diyeceğini bilemedi, çok kısık sesle “hiç sormayın” diye mırıldandı. Adam ve kadın araçlarına binip giderlerken Tahir, Behzat Efendi’ye lanet okudu, kendi de dâhil insanlardan nefret etti.

***

Zahide’yle ilgili üçüncü olay Tahir’i çok derinden sarstı; “ben arkadaşlarıma anlatacak eğlencelik bir olay içinde olduğumu düşünürken, başka bir gerçek önemsiz ve gereksiz bulduğum yerdeymiş oysa. Hem de suç ortağıymışım. Kızı neredeyse öldürüyorduk”.

Nisan 2017 – Mart 2020

2000’lerde izlediğim en iyi 50 yabancı dizi

2007’ye kadar da fırsat buldukça yerli diziler izlerdim. Sonrasında hayatımdan televizyonla beraber dizi izlemeyi de çıkarmıştım. Televizyon bir daha hayatıma girmedi ama, 2012 yılından sonra bilgisayardan yabancı diziler izlemeye başladım. Yabancı dizilerle, yerli diziler arasında ciddi bir tat farkı var. Yerli dizilerde, kurgulardaki mantık hataları, tekdüzelik, oyunculuk, hikâyelerin örgüsü gibi sorunlar fazlasıyla olmasına rağmen, yabancı dizilerde daha az. Sonrasında keşfettiğim İskandinav ve İngiliz, Yeni Zelanda, İspanyol yapımı diziler bu konularda çok daha başarılı. Her birinin farklı iyi özelliği var, her birinde farklı tatlar var.

Dizi izleme sürecim hızlı bir şekilde gelişince, izlediğim dizileri unutmamak için notlar almaya başladım. Bugün geldiğim durumda üç tanesi yerli olmakla beraber bitmiş ve devam etmekte olan yüz yirmi diziye ulaştım. Hazır 2020 gibi yeni bir on yılın başlangıcına gelmişken, en beğendiğim dizileri kısa notlar halinde önermek istiyorum. Önce “en iyi 20 dizi” olarak düşündüm, fakat 20 diziyi seçtiğimde, bana göre aynı kalitede daha fazlası olduğunu gördüm. 30 dizi olduğunda yine eksik kaldığını düşündüm, derken 50 diziyle bağlayabildim. Sıralamayı yaparken, en beğendiğim birinci dizi, ikinci dizi şeklinde değil, ilk yayın tarihine göre kronolojik olarak sıraladım. Ama her dizinin yanına 5 üzerinden bir not verdim.

Tabii ki, bu diziler sadece izlediklerim üzerinden yaptığım ve bana göre bir seçkidir. İzleyemediğim diziler içinde de, bunlar kadar, belki de çok daha iyi diziler olabilir.

5 Ocak 2020

Oz; ABD, 1997-2003, (6 Sezon, Bitti)  5/4,5

Suç, Hapishane, Şiddet, Adalet, Dram, Gerilim

Tom Fontano’nun senaryosunu yazdığı,  Alan Taylor , Darnell Martin , Nick Gomez , Leslie Libman’ın yönetmenliklerini yaptığı dizi, tam adı OswaldState Correctional Facility olan yüksek güvenlikli ABD hapishanesinde yaşananları konu ediyor. Uyuşturucu satıcılarının, katillerin, ırkçıların, tecavüzcülerin, politik mahkumların bulunduğu bu cezaevinde sanki dünyadan bağımsız bir şeyler yaşanıyor. Olabildiğince sert sahneler, vurucu diyaloglar nefesleri kesiyor. Böyle bir cezaevinde yönetici olmak da ayrı bir ceza çekiş gibi. 1997 yılında başlasa da, 21. Yüzyılın en iyi dizilerinden biri diyebilirim.

Band of Brothers (Kardeşler Takımı); ABD, 2001 (1 Sezon, Bitti) 5/3,5

Dönem, Savaş, Tarih, Dram

Yönetmenliğini Steven Spielberg ve Tom Hanks’in yaptığı dizide 2. Dünya savaşında bir bölükteki askerler arasında oluşan bağı anlatılıyor. Her ne kadar Amerikan askerinin yüceltildiği bir dizi olsa da, alt hikâyeler, görüntüler ve çekimler çok başarılı.

The Wire; ABD; 2002-2007 (5 Sezon, Bitti) 5/3,5

Suç, Narkotik, Gerilim, Polisiye, Dram

David Simon’ın yazıp ve yönettiği dizi, Amerika’daki, uyuşturucu kartelleri ve suç örgütlerinin kendi aralarındaki ve siyaset/polisle olan ilişkilerini anlatıyor. Çete kurbanı gençler arasındaki ve iyi polisle yozlaşmış polis arasındaki ilişkiler oldukça sert bir şekilde ele alınıyor.

Lost (Kayıp); ABD, 2004-2010 (6 Sezon, Bitti) 5/3

Macera, Gizem, Dram, Aksiyon

Senaryosu ve yapımı bir ekip tarafından yapılan dizi, bir uçağın manyetik bir etkiyle bir adaya düşme hikâyesi ile başlıyor. Hayatta kalanlar, yaşadıklarını duyurmak için çaba gösteriyorlar ama, başarısız kalıyorlar. Bu durumda adada ister istemez toplumsal bir yaşam başlıyor. Ne yazık ki, kurtulanların geçmiş karakterleri ve adanın yaşam koşulları, olayları başka mecralara götürüyor. Adada yaşam ilerledikçe, işler iyice çetrefilleşip, hiç hesapta olmayan başka sorunlarla boğuşmak zorunda bırakıyor kazazedeleri.

Dr. House; ABD, 2004-20012 (8 Sezon, Bitti)  5/4,5

Sağlık, Dram, Mizah, Psikolojik

Yönetmenliğini David Shore’un yaptığı dizi, sıradışı bir doktorun, ekibiyle ve hastalarıyla arasında geçen olayları konu ediyor. Karakter olarak huysuz ve itici görünen doktor, tanı koyma konusundaki ustalığı ve farklı yöntemleriyle bazen çileden çıkartıyor, bazen alkışlatıyor, bazen de ağlatıyor. Ağrılarıyla baş etmek için uyuşturucu derecesinde ilaç kullanıp, kendi sorunlarını kimseyle paylaşmıyor. Dizi boyunca doktoru keşfetmek bitmiyor.

Dexter; ABD, 2006-2013 (8 Sezon, Bitti) 5/4

Suç, Seri Katil, Dram, Psikoloji, Gerilim

Jeff Lindsay’ın romanından uyarlanan dizinin yönetmenliğini Scot Buck yapmış. Miami polis merkezinin oldukça kibar, sakin adli tıp görevlisinin, adaletin boşluklarından yararlanarak kurtulan ağır suçluları cezalandırma yöntemlerini anlatan bir dizi Dexter.  Belki de ilk kez bir seri katil, izleyicisi tarafından bu kadar sevilebilir. Her bölümü nefes nefese izleniyor. Kana karşı zayıflığı olanlar bile bir süre sonra kan görmeye alışıyor.

Mad Man, ABD. 2007-2015, (8 Sezon, Bitti) 5/4

Dönem, Reklamcılık, Dram, Cinsiyetçilik

Yönetmenliğini Matthew Weiner’in yaptığı dizi, 1960 yıllar Amerika’sında, reklamcılık sektörünün yeni palazlanmaya başladığı bir dönemi anlatıyor. Bunun yanında dizi kahramanlarının aile ilişkileri, özel yaşamları, rekabet, sektördeki erkek egemenliğine karşı kadınların mücadelesi oldukça gerçekçi şekilde ele alınmış. Kıyafetler, dönemi ifade eden alışkanlıklar ve ilişkiler belgesel tadında sunulmuş.

Forbrydelsen-The Killing; Danimarka, 2007-2012 (3 Sezon, Bitti) 5/4

Polisiye, Dram, Gerilim, Psikolojik

Soren Sveistrup’un yönettiği sıradışı bir polisiye dizisi. ABD dizilerindeki güçlü, yakışıklı polislerin aksine, sıradan bir kadın ve sıradan ortağının bir cinayeti soruşturmalarını konu ediyor. Polis kahramanların alışılmışın aksine aksiyonel hiçbir hareketi yok. Her bölümü 24 saati anlatıyor. Olayların yanında polislerin ve çevresindeki insanların özel hayatlarını da dramatik bir şekilde ele alıyor

Sons of Anarshy (Anarşinin Oğulları); ABD, 2008-2014 (7 Sezon, Bitti) 5/4

Suç, Çete, Gerilim, Dram, Aksiyon

Yönetmenliğini Kurt Sutter’in yaptığı dizide, bir motosiklet çetesinin içinde yaşananlar anlatılıyor. Çetedeki liderlik kavgası, aile ilişkileri, dış bağlantılar, polisle ilişkileri sert bir şekilde işlenmiş. İçlerindeki mücadelede, insani ilişkiler bazen unutuluyor, bazen de dramatik bir şekilde sonuçlanıyor.

Breaking Bad; ABD, 2008-2013 (5 Sezon, Bitti) 5/4,5

Suç, Uyuşturucu, Polisiye, Dram, Gerilim

Yönetmenliğini Vince Gilligan’ın yaptığı dizi, bir kimya öğretmeninin kanser olduğunu öğrenmesiyle, öldükten sonra ailesinin rahat yaşaması için, önce uyuşturucu üreticiliğine başlamasını ve zaman içinde uyuşturucu baronu olmasına giden süreci anlatıyor. Sıradan bir insanın, acımasız bir katile dönüşmesi adım adım örülerek işleniyor dizide. Suç sektörünün işleyişi, sokaktaki insanların nasıl suç makinesine dönüştüğü, enfes görüntüler ve diyaloglarla anlatılıyor.

Boardwalk Empire; ABD, 2010-2014 (5 Sezon, Bitti) 5/4

Dönem, Suç, Mafya, Siyaset

Nelson Johnson’ın kitabından uyarlanan dizinin yapımcıları Martin Scorsese ve Mark Wahlberg. ABD’nin 1920-1933 yılları arasındaki ekonomik buhran ve içki yasağını konu eden dizide, 20. yüzyıl mafyasının ilk örnekleri, siyasetle olan ilişkileri ve aileler içindeki dramatik öyküler konu ediliyor. Oyuncularının her birisinin başrol oyuncusu kadar başarılı olduğu dizide, aile içi cinselliğin ve şiddetin farklı biçimlerini görmek mümkün.

The Walking Dead (Yürüyen Ölüler); ABD, 2010-…. (10 Sezon, Devam ediyor) 5/3,5

Fantastik, Distopya, Şiddet, Gerilim, Dram, Korku

Senaryosu ve yönetmenliği geniş bir ekip tarafından yapılan dizide, dünyada bir facia yaşanınca, ölülerin dünyayı ele geçirmesini anlatılıyor. Yaşayan insanlarla, ölüler arasında başlayan nefes kesen mücadele, yaşayan insanların kendi arasındaki mücadeleye dönüşüyor. Bir tarafta yürüyen ölüler sürüler halinde dolaşıyor, diğer tarafta yaşayan insanlar, gruplaşarak yeni dünyayı kendi istedikleri yönde şekillendirme savaşı veriyor.  Önce fantastik bir dizi gibi düşünülse de, sonraları sanki yaşadığımız dünyada da her an olabilirmiş hissi veriyor insana.

Spartaküs; ABD, 2010-2013 (3 Sezon, Bitti) 5/4

Dönem, Tarih, Aksiyon, Sınıfsal, Romantizm, Cinsellik

Yönetmenliğini Steven De Knight’in yaptığı dizi, Roma döneminin köle gladyatörü Spartaküs’ün kölelikten kurtulma mücadelesini anlatıyor. Taş taşıyan zincirli kölelikten, Roma İmparatorluğuna kafa tutan bir kahramana dönüşme hikâyesi. Bu hikâyede, küçük bir kıvılcımın nasıl büyük bir yangına dönüştüğünü görmek mümkün. Çekimlerinde ileri teknolojinin kullanıldığı dizide, binlerce yıl öncesi çok görkemli görüntülerle canlandırılıyor.

Borgen (Kale);  Danimarka, 2010-2014 (3 Sezon Bitti) 5/4

Siyaset, Suç, Dram

Adam Price’nin yönetmenliğini yaptığı dizi Danimarka’da bir kadın başbakanın, siyaset yapma tarzını, siyaset ve basın ilişkilerini, ailesiyle ve yakın çevresiyle ilişkilerini anlatıyor. Alışılmadık bir siyasetçinin özel hayatını gözler önüne seriyor. Dizi bittiğinde insana “siyaset böyle de yapılabilirmiş” dedirtiyor.

Broen, The Bridge (Köprü); Danimarka/İsveç, 2011-2017 (4 Sezon, Bitti)  5/4

Polisiye, Gerilim, Psikolojik

Yönetmenliğini Björn Stein ve Hans Rosenfeldt’nin yaptığı dizi, Danimarka ve İsveç’i birbirine bağlayan köprüde yaşanan bir cinayetin soruşturulma hikâyesiyle başlar. Dizide, İsveçli, asosyal, ikili ilişkiler kuramayan ve psikolojik sorunları olan, ama aynı zamanda çok başarılı bir kadın polisle, Danimarka polisinin ortak soruşturmaları konu ediliyor. Diğer Slav dizilerinde olduğu gibi, yine soğukkanlı ve gerçekçi karakter dizinin başarısını sağlıyor.

Shameless (Utanmaz); ABD, 2011-…. (10 Sezon, Devam ediyor) 5/3,5

Mizah, Aile İlişkileri, Cinsellik, Narkotik

Yönetmenliğini John Wells ve Paul Abbott’un yaptığı dizide, sorunlu bir baba ve çocukları arasındaki ilişkiler ele alınmış. Bir tarafta, aileyi sadece çıkarları için kullanan baba, diğer tarafta aile içi eğitimden nasibini almamış ama, özünde iyi olan çocuklar. Ama hayatta kalmak için onlar da davranışlarında sınır tanımıyorlar. Amerikan özgürlüğünün aileyi getirdiği noktayı görmek için, hem dramdan hem mizahtan beslenmiş bir dizi. Bu dizinin bir de İngiltere versiyonu var.

Homeland (Vatan); ABD, 2011-…. (7 Sezon, Devam ediyor) 5/3

Komplo, Siyaset, Şiddet, Aksiyon, Gerilim, Dram, Psikolojik

İsrail dizisi Hatufim’dan esinlenerek, Gideon Raff tarafından yaratılan dizi, ABD istihbaratının dünyayı kontrol etmek için yaptığı faaliyetleri anlatıyor. Bunu yaparken kendi içi çatışmalarına da yer veriyor. Amerikan devletinin perde arkasına projeksiyon tutuyor. Bu dünyada güvensizlik, şüphe ve ihanet kol geziyor. Özellikle ABD’nin Ortadoğu politikalarının, operasyonlarının nasıl oluştuğunu anlamak için izlenmeye değer bir dizi.

Suits; ABD, 2011-2019 (9 Sezon, Bitti) 5/3,5

Hukuk, Adelet, Mizah, Dram

Yönetmenliğini Aaron Korsh’un yaptığı dizide, büyük şirketlerin davalarına bakan bir hukuk bürosundaki olaylar anlatılıyor. Hukuk öğrenimi görmemiş fakat çok zeki bir genç, polisten kaçarken tesadüfen büronun en popüler avukatıyla tanışır. Tamamen zekâ gösterisi şeklinde geçen dizide olaylar bu iki karakter çevresinde şekillenir. Her ne kadar bol bol Amerika güzellemesi yapılsa da, diyaloglar bakımından oldukça zengin bir dizi.

Game of Throns (Taht Oyunları); ABD, 2011-2019 ( 8 Sezon, Bitti) 5/4,5

Fantastik Tarih, Siyaset, Dram, Macera, Gerilim, Savaş

George R. R. Martin’in kitaplarından esinlenerek, David Benioff ile D. B. Weiss’in yarattığı dizi, geçmiş çağlarda, dünyadan farklı bir coğrafyada yaratılmış büyük ülkeler arasındaki güç savaşlarını gerçek ile fantastik karışımı bir kurguyla anlatıyor. Yine ezen ve ezilenler var, iyiler ve kötüler var, kahramanlıklar ve mağlubiyetler var. Bunların yanında bilinmez diyarlarda yaşayan “akgezenler” var. Hepsinin bir biriyle bağları var. Dizi tarihinin en büyük prodüksiyonlarından biri olduğu iddia ediliyor.

Black Mirror (Siyah Ayna); İngiltere, 2011-…. (5 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Bilimkurgu, Siber, Mizah, Psikolojik Gerilim, Distopya

Charlie Brooker, Jesse Armstrong, William Bridges tarafından yazılan dizi, teknolojik gelişmenin birkaç adım sonrasında yaşayacağımız olası dünyayı tasvir ediyor. Birbirinden bağımsız olan her bölümünde başka bir konu işleniyor. Günlük yaşamdan toplumsal yaşama, bireyden siyasete, eğlenceden beslenmeye bugün için olmasa bile yarın olma ihtimalinin yüksek olduğu davranış şekillerimizin distopyası. Hayal gücünün, yaratıcılığın uçlarda dolaştığı bir dizi.

Line of Duty (Görev Çizgisi); İngiltere, 2012-…. (5 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Polisiye, Suç, Dram, Gerilim, Psikolojik, Adalet

Yönetmenliğini Jed Mercurio’nun yaptığı dizide İngiltere Polis Merkezindeki, yozlaşmış polisleri araştıran bir birimin soruşturmaları konu ediliyor. Polisleri başarı geçmişlerine bakmaksızın araştıran bu birim, bazen ciddi bir hatanın eşiğinden dönmek zorunda kalıyor, bazen de büyük bir avla karşılaşıyor. Her sezonunda farklı bir olay, farklı bir soruşturma konusu olsa da, olaylar arasında sürpriz bağlantılar çıkabiliyor. Bağımsız ve tam yetkili olarak çalışan bu birim, her defasında geçemeyeceği bir çizgiyle karşılaşıyor.

The Shield; ABD, 2012-2018 (7 Sezon, Bitti) 5/4

Polisiye, Suç, Gerilim, Şiddet

Shawn Ryan’ın yönettiği, Amerika’da polis yozlaşmasını ve sistem içindeki etkilerini anlatan dizi,  ABD’nin en iyi polisiyelerinden biri. Shield, Kirlilikte tüm sınırları aşmış bir grup polisin, suç şebekeleriyle nasıl ortak çalıştıklarını, bunu ortaya çıkarmak isteyen polislerin nasıl çaresiz kaldıklarını tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Bazı sahneleri izlerken insan nefes almakta zorlanıyor. 

The Americans;  ABD, 2013-2018 (6 Sezon, Bitti) 5/4

Casusluk, Siyaset, Suç, Dram, Psikolojik, Gerilim

Joe Weisberg tarafından yazılan ve yönetilen dizi, 1980’lerde soğuk savaşın son döneminde, Amerikalı gibi yaşayan Sovyet casusu bir çiftin Amerika’daki faaliyetlerini anlatıyor. İki çocukları olan bu çift aynı zamanda bir FBI ajanıyla komşular ve görüşüyorlar. Bazı gerçek olayların perde arkasına da ışık tutan dizi, o yıllarda iki ülke arasındaki ilişkileri de anlatıyor.

Master of Sex; ABD, 2013-2017 (4 Sezon, Bitti) 5/4

Dönem, Cinsellik, Psikolojik, Romantik, Bilimsel

Michelle Ashford’un yönettiği dizi, 1950-60’lar Amerika’sında, cinsellik üzerine araştırma yapan bir doktorla asistanı arasındaki ilişkiler yumağını ele alıyor. İçinde bulunduğu dönem açısından oldukça cesur sayılabilecek bu araştırmalar sürecinde, çok ilginç bilimsel çalışmaların sonuçlarını görmek de mümkün. Gerçekçiliği açısından belgesel tadında, aynı zamanda oyunculuklar da şahane.

Broadchurch; İngiltere, 2013-2017 (3 Sezon, Bitti)  5/4

Polisiye, Suç, Adalet, Gerilim, Dram, Psikolojik

Yönetmenliğini Chris Chibnall’in yaptığı, İngiltere adalet sistemini eleştiren bu dizide hem doğasıyla, hem insanıyla soğuk İngiltere atmosferinin tüm özelliklerini görmek mümkün. Dizide Broadchurch isimli deniz kenarındaki bir kasabadaki gizemli cinayet soruşturmaları konu ediliyor. Çoğu İngiliz dizilerinde olduğu gibi, oyuncuların güzel kadınlardan ve güçlü, yakışıklı erkeklerden seçilmemeleri hikâyeyi daha gerçekçi kılmış. Her oyuncu sanki sokakta karşılaştığımız karakterlere benziyor.

Top of the Lake (Gölün Tepesi);  Yeni Zelanda, 2013-2017 (2 Sezon, Bitti) 5/4,5

Dram, Polisiye, Psikolojik, Gerilim, Gizem

Jane Campion’un yönetmenliği yaptığı dizi, Yeni Zelanda’da bir göl kenarında inzivaya çekilen ve erkeklerden zarar görmüş bir grup kadınla, kasabanın belalı bir ailesi arasında geçen olayları konu ediyor. Her bölümde karakterler gitgide belirginleşiyor, ilişkiler başka mecralara taşınıyor.  Çok yumuşak ve uzun diyaloglarla sert mücadeleler arasında keskin geçişler var. Bütün bunların arka planında ise çok büyüleyici görüntüler ve güzel çekimler… Alternatif dizi arayanlar için bulunmaz bir dizi. 

House of Cards; ABD, 2013-2018 (6 Sezon, Bitti) 5/4

Siyaset, Gerilim, Entrika, Dram

Yönetmenliğini Melissa James Gibson, Beau Willimon, Frank Pugliese’in yaptığı dizi, ABD başkanı olabilmek için, her türlü entrikayı, çirkinliği, acımasızlığı yapabilen bir insanı ve çevresindeki ilişkilerini anlatıyor. Siyasetin ne olduğunu anlamak, gücü ele geçirmek için nasıl bir insana dönüşmek gerektiğini anlatan başarılı bir dizi. Oyunculuklar çok iyi.

Hannibal; ABD, 2013-2015 (3 Sezon, Bitti) 5/4,5

Suç, Polisiye, Gerilim, Psikolojik, Zeka Oyunları

Yönetmenliğini Bryan Fuller’in, Thomas Harris’in eserinden esinlenerek yaptığı dizide, bir FBI ajanıyla bir psikiyatrist arasındaki ilişkiyi anlatılıyor. İşini profesyonelce yapan bir seri katili bulmaya çalışan FBI ajanı, katilin profilini belirlemek için, psikiyatristin uzmanlığından ve akıl hocalığından destek alıyor. Şiddet ve grilim dolu olan hikayesinde sürprizler de barındıran dizi, iki karakterin zeka gücü gösterisine dönüşüyor. 

Peaky Blinders; İngiltere, 2013-…. (5 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Dönem, Suç, Mafya, Siyaset, Dram

Senaryosunu Steven Knight’ın yazdığı dizi, 1920’le İngiltere’nin Birmingham  kentinde ortaya çıkan bir çetenin doğuşu, yükselişi ve faaliyetlerini anlatıyor. Gerçek bazı kişilerden yola çıkılarak yapılan dizide, suç örgütleriyle siyaset arasındaki ilişkiler, çeteler arasındaki ve çete ailesi içindeki ilişkiler konu ediliyor. Dizi, dönem İngiltere’sini görsel olarak da başarılı bir şekilde sunuyor. Nick Cave’in Red Right Hand şarkısı diziye oldukça güzel bir renk getirmiş.

Wikings; Kanada/İrlanda, 2013-…. (5 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Dönem, Tarih, Macera, Aksiyon, Dram, Gerilim

Yönetmenliğini Michael Hirst’in yaptığı dizi, Vikingler döneminde Ragnar Lothbrok’un kral olarak tarih sahnesine çıkışını ve İngiltere, Fransa seferlerini anlatıyor. Vikinglerin taht kavgaları, inançları, yağmacılıkları, gelenekleri ve aile içi hesaplaşmaları dizi boyunca nefes nefese izleniyor. Kuzey Avrupa tarihini tanımak, bölge insanının karakterini belirleyen doğa koşullarını başarılı çekimler ve görüntülerle öğrenmek için de izlenmeye değer bir dizi.

1864; Danimarka, 2014 (1 Sezon, Bitti) 5/3,5

Dönem, Savaş, Tarih, Siyaset, Dram

Yönetmenliğini Ole Bornadal’ın yaptığı dizi, 1864 yılında Danimarka ve Almanya arasındaki savaşı ve bir aşk hikâyesini konu ediyor. Savaşın yoksul kesimleri nasıl etkilediğini göstererek savaş eleştirisi yapıyor. Oyunculuklar, görüntüler ve kurgu çok başarılı. Bir savaş filmi olsa da içinde bolca insan öyküsü yer alıyor.

Fargo; ABD, 2014-2017 (3 Sezon, Bitti) 5/4

Polisiye, Mizah, Gerilim, Dram

Noah Hawley’in,  Coen Kardeşler’in 1996 yapımı sinema filminden esinlenerek yaptığı dizi, olaylar örgüsünü mizahi bir şekilde ele alarak, silik karakterlerin katile dönüşme hikayelerinden oluşuyor. Her sezonda farklı bir hikâye, farklı karakterleri karşımıza çıkartıyor. Alışılmış polisiye dizilerinden daha farklı bir kurguyla sunuluyor. Gerilimle mizah iç içe geçiyor.

The Affair (Mesele); ABD, 2014-2019 (4 Sezon, Bitti) 5/4

Dram, Romantik, Suç, Psikolojik

Yönetmenliğini Sarah Treem ve Hagai Levi’nin yaptığı dizi, bir yazarın eşi ve iki çocuğuyla birlikte bir sahil kasabasına yaz tatiline gelmesiyle başlayan olaylar zincirini anlatır. İkili ilişkileri zaman zaman varoluşçu bir yaklaşımla ele alan dizi, bazen evliliği, bazen sadakati sorguluyor. Sağlam bir kurgu, iyi oyuncular ve alt hikâye örgüleri çok başarılı.

Outlander (Yabancı); ABD, 2014-…. (3 Sezon, Devam ediyor) 5/3,5

Fantastik Bilimkugu, Tarih, Savaş, Aksiyon, Aşk, Dram

Yönetmenliğini Ronald D. Moore’nin yaptığı dizide, 1945 yılındaki yaşamından, 1743 yılına bilmeden zaman yolculuğu yapan bir kadının başına gelenler anlatılıyor. 1945 yılındaki  yakınlarının atalarıyla, geçmiş yaşamında bambaşka kişiler olarak karşılaşıyor. Bir iç savaş ortamınına, iki yüz yıllık bir birikimle, gitmenin faydaları ve zararları oldukça sürükleyici bir şekilde anlatılmış.

Happy Valley; İngiltere, 2014-2016 (2 Sezon, Bitti) 5/4

Polisiye, Psikolojik, Dram, Gerilim

Yönetmenliğini  Sally Wainwright’ın yaptığı dizi, alışılmış polisiyelerden çok farklı. Anne ya da teyze denilebilecek bir karakterdeki kadın polis, kasabadaki cinayeti aydınlatmaya çalışıyor. Bir taraftan kendi  sorunlu ailesiyle ilgilenmek zorunda olan kadın polis, zor koşullarda ve imkânsızlıklar içinde, kendisinden beklenmeyecek bir performans sergiliyor.

Deadwood; ABD, 2014-2016 (3 Sezon, Bitti) 5/3,5

Dönem, Western, Macera, Savaş, Suç, Gerilim, Dram

David Milch tarafından yazılan dizi, 1800’lü yılların sonunda, Güney Dakota’da henüz resmen yerleşim yeri olmayan ve altın madenleri olan bir yerde geçen olayları anlatır. Güçlü insanların kendi yasalarını yaptığı bu yeni yerleşim bölgesinde, can pamuk ipliğine bağlı, ekmek dere yatağındaki kumlarda saklıdır. Buraya medeniyeti ve yasal düzeni getirmek isteyen iyi insanlarla, kanunsuz bir şekilde silah gücü ve korku ile yöneten kötü insanlar arasındaki savaşı anlatan bir dizi.

Better Cal Saul; ABD, 2015-…. (3 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Hukuk, Suç, Gerilim, Dram, Mizah

Braking Bad Dizisinin yaratıcısı Vince Gilligan’ın yönetmenliğini yaptığı dizide, Braking Bad dizisinde avukat rolündeki Saul Goodman’ın, geçmiş yaşamı anlatılıyor. Nasıl avukat olduğu, normal bir avukatken bile hangi tür davalara baktığı ve yine avukat olan abisiyle olan ilişkisinin detayları… Onu kartel avukatlığına kadar götüren yol haritasını anlatan bir dizi.

Narcos; ABD, 2015-2019 (3 Sezon, Bitti) 5/4

Suç, Narkotik, Polisiye, Şiddet, Gerilim, Dram, Belgesel

Brezilyalı yönetmen Jose Padila’nın, Kolombiya’lı uyuşturucu karteli Pablo Escobar’ın yaşamından yola çıkarak çektiği, yarı belgesel dizi. Bir döneme damgasını vuran Pablo Escobar’ın krallığını kurmak için yaptığı eylemler, Kolombiya’da görevli ABD’li polisler gözünden anlatılıyor. 1. ve 2. Sezonlar Escobar dönemi, 3. sezon da sonraki gelişmelere ışık tutuyor.

Trapped; İzlanda, 2015-…. (2 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Polisiye, Suç, Gerilim, Gizem

Yönetmenliğini Sigurjón Kjartansson ve Baltasar Kormákur’nin yaptığı dizi, soğuk ve karlı bir liman şehrinde geçiyor. Bir cinayet işleniyor, kuzeyin anlaşılması zor insanlarının içinden katili bulmak, mutsuz, sıkıntılı, hayli kilolu bir polis müfettişine veriliyor. Bir tarafta kendi çocuğuyla olan sorunlarını bile çözemezken, diğer tarafta katili bulmak için ipuçlarını arıyor polis müfettişi.

Making a Murderer (Bir Katil Yaratmak); ABD, 2015 (1 Sezon, Bitti) 5/4,5

Adalet, Suç, Polisiye, Gerilim, Dram

Laura Ricciardi ve Moira Demos’un yönetmenliklerini yaptığı ve gerçek bir olaydan yola çıkılarak yapılmış bir mini dizi.  Amerikan adalet sisteminin boşluklarını eleştiren, suçsuz bir insanın nasıl katil olarak suçlanabileceğini gerçek belgeleriyle ortaya koyuyor. Aynı zamanda suçsuz bir insanın nasıl katile dönüşme sürecini anlatan etkileyici bir dizi.

The Crown (Taç); İngiltere/ABD, 2016-…. (3 sezon, Devam ediyor) 5/3,5

Dönem, Biyografi, Siyaset, Dram

Yönetmenliğini  Peter Morgan ve Stephen Daldry’nin yaptığı dizide, 1930’lardan başlayarak Kraliçe II. Elizabeth’in çocukluğu, tahta geçmesi ve değişik hükümetlerle ilişkileri anlatılıyor. Yarı belgesel ve biyografik dizide, Monarşi ve Hükümetin nasıl bir ilişki içinde oldukları, önemli tarihsel olaylarda devlet kararlarını nasıl aldıkları ve entrikalar gözler önüne seriliyor.

Billions (Milyarlar); ABD, 2016-…. (4 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Para, Siyaset, Suç, Dram

Yönetmenliğini  Andrew RossSorkin, BrianKoppelman ve David Levien’ın yaptığı dizide, borsa ve para ticareti ekseninde, bir yatırımcıyla başsavcı arasındaki savaş konu ediliyor. Para ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ve yatırımcıların kazanmak için nasıl spekülasyon yaptıkları anlatılıyor. Bunun yanında, analiz etme, taktik geliştirme, zeka gösterilerini de bu dizide görmek mümkün.

Westworld (Batı Dünyası); ABD, 2016-…. (2 sezon, Devam ediyor) 5/3,5

Fantastik Western, Bilimkurgu, Gerilim, Dram

Michael Crichton’un 1973’de yazıp yönettiği filmden uyarlanarak, Jonathan Nolan ve Lisa Jo’nun yönettiği dizi, zenginlerin eğlenmesi için oluşturulan plato parkta geçiyor. Yapay zekalar, farklı eğlence anlayışlarına göre programlanmışlar. Kim hangi eğlenceyi istiyorsa, o parkta yapay karakterlerle macerasını yaşıyor. Uygulamada bir sorun yaşannınca Vahşi Batı macerasını yaşamak isteyen gerçek kişilerle, yapay karakterler arasında bir savaş başlar.

La Case de Papel (Darphane); İspanyol, 2017-…. (3 Sezon, Devam ediyor) 5/4,5

Suç, Politik, Soygun, Polisiye, Gerilim, Dram

Alex Pina’nın yönettiği dizi, İspanya’da bir grup soyguncunun, politik gerekçelerle hazırladığı darphane soygununu anlatıyor. Alışılmış soygunların çok dışında ve kendine göre bir felsefesi olan dizinin ana müziği Çav Bella. Soygunu yöneten kişiyle, soyguncuları yakalamaya çalışan kadın polis arasındaki ilişki ve pazarlıklar ise nefesleri kesiyor. İlk iki sezonu tek bir soygunu anlatan dizinin, yayınlanmış olan üçüncü ve yayınlanacak olan dördüncü sezonu farklı bir soygunu konu ediyor. Yarıda kesilmemesi için, üçüncü sezonu, dördüncü sezon da yayınlandıktan sonra izlemekte fayda var.

Big Litle Lies (Büyük Küçük Yalanlar); ABD, 2017-2018 (2 Sezon, Bitti) 5/3,5

Kadın, Çocuk, Suç, İlişkiler, Dram

Yönetmenliğini Jean-Marc Vallee’nin yaptığ dizide, bir sahil kasabasında küçük çocukları olan ailelerin birbirleriyle ve aile içi ilişkileri anlatılıyor. Bütün çocuklar aynı okulun, aynı sınıfında oldukları için aileler birbirlerini iyi tanırlar. Yalnız her ailenin kendine özgü ve diğer ailelerle iç içe geçen sorunları vardır. Ve bu sorunlar ne kadar görülmek istenmese de, en sonunda patlayan bir olay, sakin sahil kasabasında kara bulutların dolaşmasına neden olur.

13 Reasons Why (Ölmek İçin 13 Sebep); ABD 2017-2019 (3 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Gençlik, Suç, Cinsellik, Dram, Psikolojik

Jay Asher’ın romanından uyarlanan diziyi Brian Yorkey yönetmiş. Küçük bir şehrin okulunda öğrenciler arasında yaşanan olaylar konu ediliyor. Okulun güçlü ve sporcu erkek öğrencilerinin, kız öğrencilere ve zayıf erkek öğrencilere yaptıkları kötülükler, nedenleri ve sonuçlarıyla anlatılıyor. Dizide, ergenlik çağındaki gençlerle, aileler arasındaki sorunlu ilişkiler, okul idaresinin zengin öğrencileri koruması, tecavüz, eşcinsellik ve intihara kadar varan sonuçlar irdeleniyor. Özellikle genç çocukları olan ebeveynler tarafından izlenmesini çok faydalı buluyorum.

Elite (Seçkinler); İspanya, 2018-…. (2 Sezon, Devam ediyor) 5/4

Gençlik, Suç, Siyaset, Cinsellik, Dram, Psikolojik

Yönetmenliğini Carlos Montero,ve Darío Madrona’ın yaptığı dizi, İspanya’da sadece zenginlerin gittiği bir okula bursla giren üç yoksul ve göçmen öğrencinin hikâyesini konu ediyor. Okulda bir cinayet işlenir ve zengin çocuklarından birisi ölür. Zengin oldukları için okulun maddi ve politik destekçileri de olan zengin aileler, burslu gelen öğrencileri günah keçisi yapmaya çalışırlar. Dizi de, La Casa de Papel dizisinden de iki oyuncu oynamaktadır. Oyuncuların çoğunluğu genç olmasına rağmen, oldukça yüksek performans gösteriyorlar.

When They See Us (Bizi Gördüklerinde); ABD,  2019 (1 Sezon, Bitti) 5/4,5

Dram, Gerçek Hikâye, Suç, Adalet, Irkçılık, Gerilim

Yönetmenliğini Ava Duvamey’in yaptığı, Central Park Olayı diye bilinen yaşanmış gerçek bir olayın canlandırılması. Polis, parkta koşu yaparken öldürülen bir kadının katili olarak, kendisini savunamayacak durumda olan beş siyahi genci tutuklar. Siyahi gençler, sorgularında korkutularak ve tehditlerle suçla bağlantılı hale getirilir. Sürekli haksızlığın sınırlarında yaşanan olaylar, insanı zaman zaman çileden çıkartıyor. Adalet yerini bulacağı beklentisiyle uzun yıllar geçiyor.

Chernobil; ABD/Almanya/ İngiltere, 2019 (1 Sezon, Bitti) 5/3,5

Belgesel, Gerçek Olay, Soğuk Savaş, Siyaset, Dram

Yönetmenliğini Craig Mazin’in yaptığı yarı belgesel dizide, 1986 yılında Sovyetler Birliği’nde meydana gelen Çernobil Faciası konu ediliyor. Çoğu gerçek karakterden yola çıkılarak yapılan dizide, olayın meydana gelme sebeplerini araştıran bilim insanın başından geçenler ve hükümetin olayı örtbas etmesi anlatılıyor.

The Capture; İngiltere, 2019 (1 Sezon, Bitti) 5/4

Suç, Gizem, Komplo, Dram

Yönetmenliğini Ben Chanan’ın yaptığı dizinin, suç, adalet ve teknoloji üçgeninde çok başarılı bir kurgusu var. Muktedirin ve onun elindeki teknolojinin gücü, suçluyu ve masumu ayırt etmemizi zorlaştırıyor. Dizi boyunca masumlar ve suçlular sürekli değişiyor.  Özellikle Black Mirror dizisini sevenlerin, beğenebileceği bir dizi.

Samsung; markanın “büyük”lüğü kimseyi aldatmasın…

Yaklaşık bir buçuk senedir yaşadığım buzdolabı sorunu, uzun bir “şikâyet var” yazısını zorunlu hâle getirdi. Elbetteki şikâyetimi bu yazıyı okuyacak sınırlı okurlara yapmıyorum. Ama en azından aynı olayları yaşamamaları için belki bir referans olabilir düşüncesindeyim.

Öncelikle, beyaz eşya alırken rutin olarak verilen, “2 yıl Garanti”, “3 yıl Garanti” gibi pazarlama yöntemlerine hiç itibar edilmemesi gerektiğini öğrendim. Firmalar tarafından verilen bu rutin garanti süreleri, normal koşullarda o süre içinde, o ürünün arıza vermediği sürelerdir genellikle. Eğer bir kullanıcı hatası yoksa ürünlere garanti süresi içinde herhangi bir şey olmuyor. Olduysa da arızayı, kullanıcı hatası adı altında yapılan tamiratı ücretlendiriyorlar. Ürünler genellikle,  rutin verilen garanti süresinin hemen ertesinde arıza vermeye başlıyor. Bazen birinci yılında, bazen ikinci yılında. Bu nedenle garanti süresine ek olarak teklif edilen, “+Garanti”yi satın almakta fayda var. Aldığınız ürünün fiyatını ortalama yüzde on yükseltse de, ileride çok işe yarayacağı aşikâr.

Bu tecrübeyi test etmemiş biri olarak, 05.03.2014 yılında yeni aldığım Samsung marka buzdolabının montajını yaptırdım. Dolabı 2018 yılının Mayıs ayına kadar sorunsuz olarak kullandım. Mayıs ayının sonlarına doğru, dolabın arka bölümünden damlalar halinde su geldiğini fark ettim. Biraz daha dikkat edince, su damlalarının dondurucu bölümünün altındaki aydınlatmanın kenarlarında da olduğunu gördüm. Dondurucu bölümünün içinde anormal hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine servis çağırdım. Garanti süresinin bir yıl iki ay geçtiğini de o zaman fark ettim.

Servis 02.06.2018’de geldi, dolabın içini açtı, kontrolünü yaptı ve raporuna şunu yazdı: “Yapılan ziyarette buzdolabı dondurucu evap rezistansı arızalı olduğu görülmüştür. Rezistans yenisi ile ücretli olarak değiştirilmiştir.” Bu tamir için 275 TL. ödeme yaptım. Ödediğim bu paraya üzülsem de, dolabımın yapıldığı için sevindim.

Buzdolabım yedi ay sonra, 17.01. 2019 tarihinde yine aynı arızayı verdi. Yalnız bu defa, servis gelinceye kadar buzdolabı evin ana sigortasını da attırdı. Sigortayı kaldırdıkça atıyordu. Servis yetkilisi geldi durumu anlattım;“yedi ay önce yine aynı şeyi yapmıştı ama, o zaman sigortayı attırmamıştı” dedim. Yine dolabı açtılar ve bu defa rezistansı buzların içinden parçalanmış olarak çıkardılar. Buzlanma çoğalınca rezistans içinde kalmış ve parçalanmış. O nedenle kısa devre yaptırıp, sigortayı attırıyormuş. Ben tabii bu duruma tepki gösterdim,“bu kadar sürede neden aynı arızayı veriyor, niçin yapılamıyor, bu durum hep böyle devam mı edecek vs”. Servis yetkilisi, “şimşek düşmesi ve başka sebeplerden dolayı,  eve gelen elektrik akımındaki değişikliklerin neden olabileceğini, eğer akım koruma aleti kullansaydım bunların olmayacağını” söyledi. Bir de “eğer bu arıza, parçanın son değişiklik tarihinden sonra altı ay içinde olmuş olsaydı, parça garantisi hakkımı kullanarak ücretsiz değiştirebileceklerini, ama altı ayı geçtiği için ücret almak zorunda olduklarını” söyledi. Bunun üzerine bir akım koruma alırsam servis ücreti yazmayacaklarını sadece, rezistans ve akım koruma  bedeli alacaklarını teklif etti. Çaresiz kabul ettim. Rapora şöyle yazıldı: “Yapılan kontrolde cihazın rezistansında kaçak olduğu ve bu sebepten dolayı sigorta attırdığı anlaşıldı. Rezistans değiştirilerek sorun giderildi.” Servis ücreti almadıkları için rezistans ve akım koruma için 250 TL. ödedim.

Aradan üç ay bile geçmedi.Nisan ayının başından aynı şeyler tekrar etti, yine su damlaları geldi ve arkasından sigorta attı. Sanırım artık arızayı kanıksamıştım ki, bir an için bu arızaya üzülmedim; çünkü sorun aynı ve henüz altı ay olmadığı için bu defa parça parası alamayacaklardı. Ama demek ki, arıza nedeni akım koruma olmadığı için değilmiş. Daha başka bir sorun var ve bu sorunun nedenini sormak için 09.04.2019 tarihinde gelen servis yetkilisini bekledim. Artık onlarda şaşkındı, çünkü arıza aynı ve arıza aralığı gittikçe azalıyordu. Bu defa servis sahibiyle birlikte geldiler. Açtılar, yine rezistans parçalanmıştı. Uğraştılar, uğraştılar nedenini bulamadılar. Servis sahibi araçlarından bir alet getirdi ve eve gelen voltajı ölçtü. Ve heyecanla sorunu bulduğunu söyledi; trafodan gelen elektrik olması gerekenden yüksekmiş. Bu yükseklik sürekli olduğu için akım koruma da görevini yapamıyormuş. Hemen elektrik idaresine dilekçe verip, trafodan gelen akımı kontrol ettirmem ve şu an 245-250 aralığında seyreden voltajı, 220-230’lara çekilmesini sağlamam gerekiyormuş. Hatta voltaj ölçer ekranındaki görüntülerin fotoğraf ve vidolarını çektirip, gerektiğinde kanıt olarak kullanabileceğimi de söyledi. Rezistans parça garantisi kapsamında ücretsiz değişti. Rapora ise şöyle yazıldı: “Yapılan kontrolde defrost rezistansı parçalanarak devredışı kalmış. Suluk gideri kontrol edildi. Üründe rezistans değiştirildi. 6 ay parça garantisi altında tüketiciden ödeme alınmadı.” Ödeme yapmadım ama, her arıza döneminde olduğu gibi, bozulacak şeyleri başka buzdolaplarına taşıma, bazı şeyleri atmak gibi sorunları yine yaşadım.

Öyle yaptım. Elimde görüntülerle elektrik idaresine başvurdum. Aynı trafodan elektrik aldığımız konu komşuya anlattım, onların bozulan cihazları olup olmadığını sordum. Tabii önemli bir toplumsal sorun olduğu için herkesin ilgisini çekti. Geçmiş dönemde bozulan cihazlarından, ustaların bunu anlamadığından, elektrik idaresini nasıl böyle bir hata yaptığını falan anlatıp, dert yandık birbirimize. Ben çok rahatlamıştım. Artık sorunu kökten çözmüştüm. Üstelik sadece kendi sorunumu değil tüm trafodaşlarımın sorunlarını da çözmüştüm. Elektrik idaresi, iddiamı ciddiye aldı ve gelip trafodan voltajımızı düşürdü. Artık bu sorunu unutmanın vakti geldi demiştim ki…

Tam üç ay sonra, üstelik yaz ayında yani Temmuz’un başında, son yapılanlara rağmen gayri ihtiyari artık gözlerim sürekli dolapta bir acayiplik aradığı için, yine su damlalarını gördüm. Dondurucu bölümünün ön tarafında bir plastik menfez var, onu çıkartıp elimi soktuğumda, straforun üstünün buzlandığını fark ettim ve dolabı kapattım. Servisten 09.07.2019 tarihinde geldiler. Ben tabii çok dolmuştum, sürekli aynı arıza ve sonuçsuz kalmalar, dolap içindekileri taşımak, evden her ayrıldığımda “acaba yine dolap bozulmuş mudur kaygıları, iyice kâbus olmaya başladığı için çok yorulmuştum. Parça garantisinden yine yararlanıyordum. Fakat servis bu defa başka bir öneri de bulundu. Dolabın anakartını ve defrost sensörünü geçici olarak test etmek üzere değiştireceklerini söylediler. Eğer altı ay içinde tekrar aynı arızayı yapmazsa, bu parçaların ücretini ödemem gerektiğini, aynı hatayı daha kısa bir zamanda verirse, parçaları geri alıp, çıkan parçaları tekrar takmayı teklif ettiler. “Peki bu kesin çözüm mü?” dedim, “başka yapacak bir şey kalmadı, son şansımız” dediler. Kabul ettim, rapora şöyle yazdılar: “Yapılan kontrolde cihazın rezistansının arızalı olduğu tespit edildi. Sürekli tekrarlanan rezistans arızası üzerine cihazın ana kartı ve defrost sensörü değiştirildi.” Yaşananlardan sonra çözümün bu değişiklik de olmadığına inanarak kabul ettim.

Artık gün aşırı dondurucu bölümünü açıp, içindeki kapağı çıkartıp, buzlanma başlayıp başlamadığını kontrol ediyordum. Yirminci günde, buza dokundum. Hemen haber verdim servise. Ama gelmediler. Sonra şunu denedim, dolabı birkaç gün kapattım, buzlarını erittim. Sonra dondurucu bölümüne donuk olması gereken hiçbir şey koymadan 0 derece ayarına getirdim. Ve dolabı çalıştırdım. Aradan bir aydan fazla bir zaman geçti, ama buzlanma olmadı. Sonra test için ayarı yeniden dondurucu ayarına getirdim, aradan on beş gün geçince buzlanma yine başladı. Bu arada tabii, servis gelmiyor ama ben yaptığım testleri onlara telefonda anlatıyordum.  Gelseler de zaten ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Buzdolabımın her bozulmasında, içindekileri komşu ve arkadaş dolaplarına taşımam artık o kadar alışıldık oldu ki, benimle karşılaşanlar, “nasılsın, iyi misin?” dedikten sonra, “dolabın yapıldı mı? sorusunu sorar oldular.

Bu koşullarda Ekim ayına kadar dondurucu bölümünü kullanmadan dolabı kullandım. Ama nihayet artık benim dolaptan ümidi kesmiş servise, “altı ay olmadan gelip, anakart ve defrost sensörünü alıp kendi parçalarımı takın, çünkü bu yöntem bir işe yaramadı” dedim. Nihayet servis Ekim ayının sonunda geldi. Ve dolabı götürüp içini açıp, kendilerinin bazı testler yapmaları gerektiğini söylediler. Tam o dönemde, on beş gün evde olmayacağım için teklifi kabul ettim, birkaç gün süre istedim, dolabın içindekileri konu komşuya, arkadaşların dolabına dağıttım. Ve dolabı teslim edip, bu işin on beş gün içinde mutlaka çözülmesi gerektiğini, döndüğümde hemen dolabı isteyeceğimi de sıkı sıkı tembih ettim. Kabul ettiler. Aradan bir hafta geçtikten sonra servis yetkilisini arayarak dolabın durumunu sorduğumda şu yanıtı aldım: Geçtiğimiz Pazar günü İzmir’de servisçiler eğitimi olduğunu, dolabın sorununu eğitim konusu yaptığını, firma yetkilileri dolabın açılmış şekilde ayrıntılı görüntülerini istediklerini, dolabın gövdesinde bir sorun olabileceğini, eğer öyleyse, 600 TL. ödeyerek dolabı yenisiyle değiştireceklerini söylediğinde, bayağı sevindim. Ancak böyle bir sonuç mağduriyetimi telafi eder ve mutlu olurdum. Aradan bir iki gün daha geçtiğinde, tekrar aradım servis yetkilisini. Arızanın dolabın gövdesinde olduğu kesinleşmiş. Samsung merkezden beni arayarak bilgilendireceklermiş. Nihayet her şey yoluna giriyordu, belli ki dolapta arıza dışı bir üretim hatası vardı ki, o nedenle çözüm bulunamıyordu. Bu arada ben eve döndüm ama dolapsız idare ediyorum. Zira bir türlü beklediğim arama olmuyordu. Nihayet 19 Kasım’da aradılar ama o anda araç kullandığım için birazdan kendilerine döneceğimi söyledim. Ben daha arayamadan tekliflerini Whatsapp mesajı olarak gönderdiler;  bana Samsung dört farklı model buzdolabı öneriyor; Birincisi için 1940 TL, İkincisi için 2120 TL, üçüncüsü için 2430 TL, dördüncüsü için 3115 TL. Rakamları görünce ben yıkıldım ve çok sinirlendim tabii. Rakamların arkasından da şu mesajı yazmışlar: “ÜCRETLİ DEĞİŞİM İÇİN ÖNERİLEN MODELLER VE FİYATLAR BU ŞEKİLDE İNCELEYİP HANGİSİNİ İSTİYORSANIZ DÖNÜŞ SAĞLAYABİLİRMİSİNİZ” Teklifin servis yetkilisinin verdiği rakamdan çok çok fazla olduğuna mı yanayım, verdikleri fiyatların yenisinin yüzde altmışına denk geldiğine mi yanayım, bir buçuk senedir bu dolabın bana çektirdiğine mi yanayım, artı garanti satın almadığına mı yanayım, Samsung’dan gelen mesajın büyük harfli ve hiçbir yazım ve imla kuralına uymadığına mı yanayım… O kadar yanacak ve sinirlenecek çok şey var ki. Ben yine de sükunetimi koruyarak telefon açtım ve tüm bu süreci özetleyerek, mağduriyetimin karşılığında böyle bir teklifi kabul edemeyeceğimi, bu rakamların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Maalesef hiç taviz vermedi. Bunun üzerine Samsung’un merkezini arayıp müşteri hizmetlerine de durumu anlatmaya karar verdim. Yine maalesef, müşteri hizmetleri yetkilisi daha da kaba, daha anlayışsız çıktı. Dedikleri şu, “garanti kapsamı bittiği için ancak bu kadar indirim yapabilecekleri”. Diyorum ki, “zaten garanti kapsamı içinde olsaydı ücretsiz değiştirmek zorundaydınız. Üründe belli ki, bir üretim hatası var ki, tamir edemiyorsunuz, sırf garanti kapsamını geçtiği için, bu hatayı görmezden gelemezsiniz”. Hiç dinlemediler ve “işime geliyorsa bu fiyatlara bu dolaplardan birini alabileceğimi, yoksa tekliflerini geri çekeceklerini” söylediler.

Onlara kabul etmiyorum diyerek hemen kestirip atmadım. Sakin kafayla birkaç gün daha düşündüm. 22 Kasım’da servise kendim gittim, belki onların yapabilecekleri bir şey vardır, şansımı bir de öyle deneyeyim dedim. Yapabilecekleri bir şey yokmuş. Servis yetkilisinin bana rakam bildirmesi (600 TL) bir hataymış. Zaten Samsung merkezden konuştuğum kişiler de, servisin bana verdiği bu rakama inanmadılar bile. Bana göre de servis yetkilisi, dolabın tüm arıza sürecini ve yaşadıklarımı bildiği için o fiyatı rahatlıkla telaffuz etti. Bunun üzerine buzdolabımın ana kartının ve defrost sensörünün bana ait olanlarını değiştirilerek dolabımın iadesini istedim. Dolap aynı gün akşam geldi. Servis yetkilileri de yaşadığım mağduriyetten ve sonuçlarından memnun olmadıklarını açıkça belli edip, merkezlerinin bana yapılan tekliflerinin çok yüksek ve kabul edilemez olduğunu da belirttiler. Dolabın servise gidiş gelişi için 80 TL ödedim.

Şimdi dolabımın dondurucu bölümünü kahvaltılık bölümü yaptım. Neyse ki, evde bir tanede sadece dondurucu bir dolabım var da(iyi ki Samsung değil), ikisiyle idare edeceğim artık.

Bu olayı tesadüfen karşılaştığım başka marka servis yetkililerine  de anlattığım da, teklifin çok yüksek olduğunu, sorunun üretim hatasından kaynakladığı için ücretli değişime gittiklerini, ama karşılığında garanti süresini geçtiği için çok cüzi bir rakam teklif etmeleri gerektiğini, hatta bazı firmaların bu gibi durumlarda garanti süresi geçse bile, müşteri memnuniyeti ve yaşananları telafi etmek adına yenisiyle değiştirebildiklerini söylediler.

İşte bu nedenlerle diyorum ki, beyaz ya da elektronik eşya alacağınız zaman, öncelikle Samsung’u eleyin, sonrasında ise kesinlikle “+Garanti” satın alın. Sakın ha, iki, üç, hatta beş yıl garanti belgelerine inanmayın. Çünkü her beyaz eşya da, garanti süresinin hemen bitiminde sizi servise muhtaç edecek arızalar, ya da üretim hataları olacaktır. Diyerek tarihe not düşeyim istedim.

Yazımı bitirdim ve son kez üzerinden geçmek için demlenmeye aldığım sürede içimde yine de bir eksiklik hissettim. Bu sorunu Samsung’un daha üst düzey yetkilileri öğrense belki de farklı bir sonuç olurdu diyerek, yazıyı olduğu gibi Samsung’un web sayfasındaki mail adresine şu ön notla 30 Kasım 2019’da gönderdim: “Sayın Yetkili, Buzdolabınızla ilgili yaşadığım sorunları, bloğumda yayınlamadan önce sizinle paylaşmak istiyorum. Belki mağduriyetime daha yetkili bir mevki çözüm bulabilir. Saygılarımla.”

Bir gün sonra bana şu cevap geldi: “Sayın ******* *** *******,

Bize ulaştığınız için teşekkür ederim. Ben Samsung Müşteri Hizmetleri Danışmanınız Abdullah. Size yardımcı olmaktan mutluluk duyacağım.

Tarafımıza iletmiş olduğunuz şikayetiniz yetkili birimlerimiz ile paylaşılmıştır. Yetkili birim tarafından aranılarak, tarafınıza bilgilendirme yapılacaktır.

İyi günler dilerim,

SamsungElectronics Türkiye
Müşteri Hizmetleri”

Bu mesajdan iki gün sonra telefon geldi. Şikâyetim üzerine arıyormuş, sorunu bir de benden dinlemek istemiş. Buraya yazdıklarımı özet olarak ona tekrar anlattım. Bana verdiği cevap şöyle oldu; “size verilen teklif Samsung merkezinin bu gibi durumlar için önerdiği genel bir tekliftir. Bunun dışında bir teklif söz konusu bile olamaz”. Ona şu cevabı verdim; “yani yeni bir şey söylemiyorsunuz, benim ürününüzle ilgili yaşadığım sorunların ve mağduriyetin çözümü için herhangi bir özel teklifiniz yok. Sadece bana maliyetine bir ürün satmak istiyorsunuz. Çünkü yaptığınız teklif, hatalı üründen dolayı müşterinin yaşadığı sıkıntıları telafi etmeye yönelik değil. Belki kâr/zarar hesabı yaptığınızı sanıyorsunuz ama yanlış bir hesap yapıyorsunuz.” Dedim ve görüşmeyi sonlandırdım.

Samsung yetkilisinin elinde böyle bir ayrıntılı açıklamaya rağmen “sizden tekrar dinlemek istiyorum” dediği anda aklıma yeni izlediğim bir dizi geldi. Dizi(Unbelıevable) de genç bir kız tecavüze uğruyor ve polis çağırıyor. Eve gelen birinci polis, olayın nasıl olduğunu soruyor. Sonra başka bir polis gelip o da olayın nasıl olduğunu soruyor, sonra kızı polis merkezine götürüp orada bir kez daha anlattırıyorlar. Tüm bunlar yetmiyor, tecavüz edilmiş kızdan başına gelenleri el yazısıyla yazmasını istiyorlar. Zavallı kız her defasında başına gelenleri tekrar tekrar hatırlayıp yaşamak zorunda kalıyor. Sonunda polis kıza inanmayıp, yanlış ihbar suçlaması yöneltip ceza veriyorlar. Aradan üç yıl geçtikten sonra seri tecavüzcü yakalanıyor ve bilgisayarında bu kıza da tecavüz ettiğine dair fotoğraflar da ortaya çıkıyor. Bu olay ortaya çıkıncaya kadar genç kız tecavüze uğramasına rağmen, yalancı damgasıyla yaşıyor. Samsung’un bana davranışı da bundan farksız değil. Mağdur ettiği yetmediği gibi tekrar tekrar başıma gelenleri anlattırıp, üzüntümü tazelemekten başka bir şey yapmadı. Umarım bu yazıdan sonra daha kimse bana buzdolabımı sormaz.

Bir buzdolabı sorunu için biraz fazla bir yazı oldu ama, belki bir gün işiniz yarar diye kenarda dursun isterseniz.

7 Aralık 2019

Hüzünlü bir seçim masalı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde çok güzel bir ormanda her türlü hayvan birlikte yaşıyorlarmış. Bu orman, bu kadar çok farklı hayvanın bir arada yaşadığı nadir ormanlardan biriymiş. Bu kadar fazla çeşit hayvanın bir arada yaşaması her ne kadar zenginlik gibi görünse de, zaman zaman ciddi sorunlar çıkıyormuş. Aslında bu sorunlara kendi halinde yaşayan hayvanlardan çok, ormanı yönetmek isteyen güçlü hayvanlar neden oluyormuş. Ormanın yönetimi zaman zaman aslan, kaplan, orangutan, yılan gibi hayvanlar arasında değişiyormuş fakat, sorunlar her yönetimde farklı olarak yeniden tezahür ediyormuş.

Gel zaman git zaman, ormanın yönetimi bir deveye geçmiş. “Deve de ormanı yönetebilir miymiş?” demeyin, başka büyük ormanların yöneticilerinin ve kendi ormanından yaşayan çok farklı hayvanların desteğini alarak deve ormanın yöneticisi olmuş. Çünkü onlara çok güzel vaatlerde bulunup, sözler verip, “beni seçerseniz hepinize eşit davranacağım ve bugüne kadar sizlere yapılan haksızlıkların hesabını soracağım” demiş. Ne yazık ki, deve ormanı yönetmeye başladıktan bir süre sonra anlaşılmış ki, evet bir şeyler değişiyor ama, bunlar hep devenin ihtiyaçlarına yönelik değişiyor. Hatta bir zaman daha geçtikten sonra yine anlaşılmış ki, aslında deve sadece kendisine destek verenlerin ihtiyaçlarını karşılıyor, onun dışında kalan orman ahalisine baskı uyguluyor, zulüm ediyormuş. Ormandaki tüm hayvanların kendisine koşulsuz biat etmesini istiyormuş.

Bu durum karşısında ormanın eski yöneticileri mücadele etmeye çalışıyormuş fakat, onların yönetimi sırasında yaptıkları büyük hatalar nedeniyle, baskı gören, zulüm gören hayvanların desteğini alamıyorlarmış. Zaman geçtikçe devenin gücü artmış, ona karşı olan hayvanların da sabrı tükenip, ümitsizliğe kapılmışlar. Ormanda yine bir seçim yapılacakmış ama, devenin gücü karşısındaki hayvanların, tek başlarına hiç şansları olmadığı gibi, kendi içinde paramparça oldukları için ve birbirlerine güvenmedikleri için ortak bir hayvan üzerinde birleşemiyorlarmış.

Tam bu dönemde, ormanın eski yöneticilerinden kaplan ve tilki aralarında anlaşarak, bir leoparı ortak aday göstermeye karar vermişler. Bu ortaklığa, ormanda epeyce bir gücü olan aslanın da dışarıdan desteğini almışlar. Hatta kedi de, devenin saldırılana  maruz kaldığından, tavrını leopardan yana kullanacakmış. Lakin, devenin gücü o kadar fazlaymış ki, onu sorgusuz destekleyen kurtla beraber, bir çok hayvan hiç sorgulamadan onu yine iktidar yapacaklarına inanıyormuş. Seçim günü yaklaştıkça, deve-kurt ittifakıyla, leopar, kaplan, tilki, aslan, kedi ittifakı arasındaki mücadele iyice kızışmış. her ne kadar tahminlere göre leoparın güçlendiği, devenin zayıfladığı görünse de, oyunu kime vereceği belli olmayan sayıları çok az olan bazı hayvanlar seçim için belirleyici duruma gelmişler. Bu seçim sonucunu sayısı çok az alan bu hayvanlar belirleyecekmiş.

Leopar bu hayvanlara gidip yalvararak, “bana oy verin ki, artık bu zulüm dönemi sona ersin. Söz veriyorum geçmişteki hataları yapmayacağım” diyormuş. Arada kalan bazı hayvanlar buna ikna oluyormuş ama, bazıları, “ben geçmişte ne sizi, ne de onları destekledim. çünkü hepiniz aynısınız” diyerek burunlarından kıl aldırmıyorlarmış. Bu koşullar altında seçim yapılmış.

Seçimi yine deve ve kurt ittifakı çok küçük bir farkla kazanmış. Çünkü seçimden önceki son günler, kararsız olan bazı hayvanlara karşı öyle oyunlar oynamış, tuzaklar kurmuşlar ki, o hayvanların bazısı korkudan, bazısı saflığından onlara inanmışlar. Leopar, kaplan, tilki, aslan ve kedi kaybetmişler.

O günden sonra o orman bir daha iflah olmamış. Çünkü deve bu seçimden sonra bir daha seçim yapmamış. Eline geçirdiği gücü öylesine despotça, acımasızca kullanmış ki, ormanda artık korku imparatorluğu hakim olmuş. Bunu kabullenmek istemeyen hayvanlar bu zulüme dur demek için, savaşmaya karar vermişler ama, bu savaş çok kısa sürmüş. Çünkü ormandaki bu iç karışıklığın pususuna yatmış başka orman yöneticileri de işin içine girerek, savaşı körüklemişler. Nihayet ormanda devenin yönetimi son bulmuş ama, ortada orman ahalisinden pek kimse kalmamış. Bir çoğu savaşta boğazlanmış, bir kısmı başka ormanlara kaçmış, bir kısmı da, ormanın yeni işbirlikçi yöneticilerinin kuklası olarak ormanı yönetmeye başlamış.

Bu savaşta ilk ölenlerin önemli bir kısmı, seçimlerde oyunu leopara vermediği için, devenin kazanmasına yol açan hayvanlar olmuş. Bu hayvanlardan “leopara da güvenmiyorum, hiç kimseye oyumu vermeyeceğim” diyen at ise, başlarda deveye karşı savaşsa da, daha sonra canını zor kurtararak, başka bir ormana kaçabilmiş. Bu at o ormanda başka bir atla çiftleşerek bir yavru yapmış. Bu yavru, her gece anne attan, “kaybolan orman” adlı bir masal dinliyormuş. O masalın sonu şöyle bitiyormuş; “ormanda yaşayan bazı hayvanlar, kibirinden, egosundan ve ukalalığından dolayı leopara oyunu vermediği için o ormanın kaybolmasına neden oldular”.

22 Haziran 2019

31 Mart seçimleri, 6 Mayıs darbesi ve 23 Haziran

Öncelikle, 31 Mart Yerel Seçimleri öncesi ve sonrası kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimleri sonrası, “bu sonuç benim için yeni bir milattı ve bir şekilde kaybedildi. Bundan sonraki seçimlerde oy kullanmama tercihimi kullanacağım” demiştim. 31 Mart’a iki hafta kalıncaya kadar da, bu düşüncemi korudum. Lakin seçim tarihi yaklaştıkça, AKP iktidarının seçimi kazanmak için başvurduğu yollar, belden aşağı vurmalar, kazanmak için her yolun mubah olduğunu gösteren tavırlar düşüncelerimi gözden geçirmeme neden oldu. Zira karşısında oluşan resmi/gayriresmi ittifakın yürüttüğü görece daha dürüst seçim stratejisi ve görece daha inandırıcı olmaları kararımı değiştirmeme neden oldu. Sonuçta 31 Mart’da sandığa gidip, yaşadığım bölgede bana en mantıklı gelen adaylara oyumu verdim. Pişman da değilim.

6 Mayıs darbesi

Seçim sonrasında bu minvalde daha açıklayıcı bir yazı yazmayı planlamıştım. Ama AKP iktidarının seçim sonuçlarını kabullenmekte ayak diremesi, sonuçları değiştirmek için elindeki tüm güçleri ve bürokrasiyi seferber etmesi nedeniyle biraz daha beklemeye karar verdim. Çünkü AKP iktidarının on yedi senelik pratiği, 31 Mart seçim sonuçlarının kolay kolay resmileşmeyeceği fikri bende ağır basıyordu. Seçimlerin tamamının, kaybettikleri önemli yerlerin ya da en önemli yerin iptal edilmesi gibi bir çok gelişmeye açık bir durum görünüyordu. Sonuçta, sadece İstanbul seçimleri, AKP ve MHP’nin kendilerini dâhi açıklayamadıkları sebepten dolayı, sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı sonuçlarının iptal edilmesiyle son bulan bir süreç yaşandı. Bu tam anlamıyla bir darbe oldu. Ama bu darbeyi sanıldığı gibi YSK yapmadı. Bizzat iktidar, kaybettiği önemli mevziyi yeniden kazanmak için seçmenin iradesine karşı kendisi YSK’ya yaptırdı.

Darbe sonrası Türkiye Haziran’da yenilenecek İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerine kilitlendi. Bu seçimler sadece bir belediye başkanlığı seçimleri olmaktan çıkıp, ülkemizin geleceğini belirleyecek bir seçim öneminde tescillendi. Bu seçimlerle darbe, ya güven oyu alacak ya da başarısızlığa mahkûm olacak.

Ekrem İmamoğlu

Bu koşullarda yapılacak olan 23 Haziran İstanbul seçimi, esas olarak iki aday arasında geçecek. Birincisi CHP ve İYİ Parti’nin ortak adayı olmasına rağmen, HDP’nin de desteklediği 31 Mart’taki seçimi on dört bine yakın bir oyla önde bitirmiş olan Ekrem İmamoğlu. İkincisi ise, AKP-MHP ittifakının adayı Binali Yıldırım.

Bu seçimi Ekrem İmamoğlu niçin kazanmalı? Beylikdüzü Belediye Başkanlığından, İstanbul Belediye Başkanlığına aday oluncaya kadar Ekrem İmamoğlu’nu çok fazla kimse tanımıyordu. Ekrem İmamoğlu, 31 Marta seçim çalışmaları süresince o kadar başarılı bir profil çizdi ki, Türkiye siyasetinden umudunu kesmiş bir çok insan bile “Bu farklı bir siyasetçi, Türkiye’yi AKP’nin baskıcı ve kutuplaştısırcı iktidarından kurtarmak için ileri bir mevzi insanı olabilir mi acaba?” diye düşünmesine neden oldu. Barışçı, birleştirici, kucaklayıcı bir dili var. Üslubu, zekası, soğukkanlılığı yerli yerinde. Çalışkanlığı, cesareti, takipçiliği gayet iyi. Olabildiğince halkın çıkarları doğrultusunda kararlar veriyor. Eğer tüm bunlarda samimiyse, böyle bir yönetici için bir şeyler yapmalı elbette. Çünkü Ekrem İmamoğlu klasik CHP çizgisinin epey üstünde bir vizyona sahip. Henüz bir kaç aydır Türkiye arenasında olmasına rağmen, çok geniş kitlelerinin takdirini kazanmayı başardı. Hatta bana göre bu çizgisiyle CHP’nin üyelerini, yöneticilerini de eğitti. Seçimi kazanmanın yolunun AKP-MHP ittifakına oy veren seçmeni kısmen de olsa da kazanmaktan geçtiğini biliyor, ki bu çok önemli. O nedenle kamplaştırıcı, ayrıştırıcı söylemlerden uzak duruyor ve taraftarlarını da bunu yapmaya zorluyor. Özetle İmamoğlu, iktidarla, yandaşlarını, seçmenlerinden ayrı tutmak gerektiğini iyi biliyor.

Eğer Ekrem İmamoğlu, tüm bu yaptıklarını bir seçim kazanmak için değil de, kendi inandığı siyaset anlayışı için yapıyorsa bu gerçekten Türkiye için çok önemli bir kazanım olur. O nedenle sisteme hep muhalif olan kesimler için de Ekrem İmamoğlu, daha yaşanılır bir Türkiye için önemli bir mevzi olabilir.

AKP-MHP adayı Binali Yıldırım

Aslında bu seçimlerde Binali Yıldırım’ın hiç bir hükmü kalmadı. Seçim çalışmasını esas olarak RTE yönetiyor. Tıpkı on yedi yıldır adım adım ele geçirdiği devleti tüm kurumlarıyla yönettiği gibi. İstanbul Belediye Başkanlığını kaybetmenin Türkiye’yi kaybetmek olduğunu onlar herkesten daha iyi biliyor. Tüm bu YSK kararları, gerekçelendiremedikleri nedenler, iktidarın ellerinden gitmemesi için. O nedenle bu seçimleri kazanmak için, 31 Mart seçimleri öncesi yaptıklarından çok daha fazlasını yapmayı mûbah sayacaklar.

Seçimi kazanmak için önlerine koydukları stratejileri şöyle sıralamak mümkün.

  1. 31 Mart’da boykot eden ya da kazanma ihtimali olmayan adaylara tepki oyu veren, kendi küskün seçmenlerini yeniden kazanmak.
  2. HDP’nin etki alanından bağımsız hareket edecek Kürt seçmenlerin oyunu kazanmak için ne gerekiyorsa yapmak.
  3. Muhalefeti PKK ve Fetö ile ilişkilendirecek açıklamalar yapıp, İmamoğlu’nu itibarsızlaştırmak.
  4. Dini ve milli duyguları kışkırtıp, “bölünme”, “iç savaş” algısı yaratacak provokasyonlar yapmak.
  5. “Dış güçler” karşısında mücadele eden, bir iktidar görüntüsü verecek dış politika çıkışları yapmak.
  6. Yeni rant kapıları üretip, seçim rüşveti olarak seçmeni etkilemek.

Önümüzdeki bir aydan fazla bir zamanda, bunların dışında da seçim kazandıracak her türlü yolu deneyecekler. Başarılı olma ihtimalleri var. On yedi senedir farklı kesimlerin oylarını, desteğini almak için yaptıkları siyaset modeli önümüzde olmasına rağmen, duygusal, milli, siyasi, maddi nedenlerden dolayı iktidarın söylemlerine bir kez daha kanabilecek insanlar çıkabilir.

Her şey çok güzel olacak”

Umut veren bir slogan. Ama aynı zamanda altı doldurulmazsa, rehaveti de getiren bir slogan. O nedenle tek başına “her şey çok güzel olacak” demek fazla işe yaramaz. Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin çok dikkatli bir seçim stratejisi yapması gerekiyor. İktidarın olası her türlü bel altı saldırısını bertaraf edecek savunma mekanizması, onun seçmeninin gönlünü kazanacak bir çalışma planlanması gerekiyor. Sonuçta kazanılacak olan sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı değil, Türkiye halklarının gönlünü kazanmak düşüncesinden hareket etmek gerekiyor. Her şeyin çok güzel olması için, sadece seçim çalışmasında görev alacak insanların değil, destek olan herkesin kullanacağı dilin önemi anlatılmalı. Umut veren bir slogan olmaktan çıkıp, umudun kendisi olmak için, o sözlerin altını dolduracak bir çalışma yürütmek gerekiyor.

İmamoğlu’na düşeceğim şerh

Bundan yirmi yıl önce bana deselerdi ki, “yirmi sene sonra bir siyasetçi için iyi şeyler düşünebilirsin” hâşâ kabul etmezdim. Ama bugün bunları yazıyorum Ekrem İmamoğlu için. Ama bunları yazarken şunları unutmuyorum. Sonuçta Ekrem İmamoğlu da bir siyasetçi. Her siyasetçi gibi o da kazanmak için ne gerekiyorsa yapar, ama kazanıp İstanbul Belediye Başkanı, başarılı olduğunda muhtemelen sonrasında Cumhurbaşkanlığı, yani iktidar olduğunda, şimdiki söylemlerinden kayabilir, unutabilir, belki sisteme fazla direnemeyip teslim olabilir. Tüm bu ihtimalleri göz önünde bulundurmakta fayda var. Buna rağmen şu an için önemli bir iş yaptığını düşünüyorum. Bu yazıyı yazarken, eğer bir gün söyledikleriyle ters düşen bir şeyler yaparsa, “yakasına yapışıp hesap sorma” hakkını kendimde görüyorum.

18 Mayıs 2019

Likya ya da Işık Ülkesi’nin yollarında

Nisan ayı kamplı yürüyüşler için en uygun zaman. Belki Mayıs ayının ilk iki haftası da hava koşullarına göre uygun olabiliyor. Bahar geçtiyse eğer, Eylül ve Ekim ayı da uygun zamanlar. Biz de geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, tanışıklığımız eskilere ve İstanbul’a dayanan arkadaşlarla Nisan ayı için bu yürüyüşü çok önceden planlamıştık. Yürüyüş başlangıç noktası olarak belirlediğimiz Faralya Köyü‘nün Kelebekler Vadisi tarafına iki araçla ulaşıp, Aktaş KoyuKabak Koyu-Cennet Koyu-Kalabantia Koyu‘na kadar yürüdükten sonra bir dolmuşla Araçlarımızı yanına dönecektik. Ancak bu planımızı değiştirmek zorunda kaldık. Bu durum plandan uzaklaşıp günlük hatta anlık planlar yapmamıza neden olsa da, birçok açıdan da daha iyi oldu. Okumaya devam et Likya ya da Işık Ülkesi’nin yollarında

Özel günler üzerine

Şubat ayı geldiğinde beni bir sıkıntı basar. Çünkü, özel günlerin içinde en sahtesi ve kokuşmuş olanı Sevgililer Günü. Diğer özel günleri akladığım sanılmasın. Doğum günleri, Anneler ve Babalar Günü, tanışma yıl dönümleri, hatta biraz genele yayarsak Evlilik yıl dönümleri de bana olabildiğince gereksiz ve yapmacık gelir. Çoğu insanın bir şekilde kutladığı ya da bir şekilde dahil olduğu bu özel günlerle ilgi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Okumaya devam et Özel günler üzerine